Yuklenirken kucuk bir hata olustu !

Lutfen sayfayi yenileyiniz ( press to F5 )


Tarih Kategorisi

Osmanlı’da Eğitim ve Öğretim

Osmanlı Eğitiminin Hedeflediği İnsan Tipi

Osmanlı devlet anlayışında eğitimin hedefi; itaat­kar, hoşgörülü, sorumluluklarını bilen, kanunlara uyan, başkalarına saygılı, çevresine yararlı kişiler yetiştirmekti.

Tanzimat Dönemi’nden itibaren Batı ile ilişkiler art­tı; yönetim ve eğitim alanlarında değişiklikler görül­meye başladı. Bu durum dönemin insan tiplerine yeni özellikler kazandırdı, insanlar bu dönemde de itaatkar olmasına rağmen, devlet ve toplum haya­tında sorumluluklarını görmeye başladılar. Batı tarzında askeri ve sivil okulları bitirenler, ülke so­runlarıyla ilgilenmeye ve çözüm aramaya başla­mıştır.

 Osmanlı Eğitiminin Muhtevası

Osmanlı Devleti’nin klasik döneminde temel kuru­mu medreseydi. Burada hem akli, hem de nakli ilimler okutuluyordu. Eğitim kurumlarının amacı, askeriye ve ilmiye sınıfına yönetici yetiştirmekti. Medreselerin dışında tekke, dergah, cami, lonca, sübyan mektepleri, saray okulları ve konaklarda da eğitim yapılmıştır.

 Klasik Dönem Osmanlı Eğitim ve Öğre­tim Kurumları

Enderun

Devlet memuru, idareci, komutan ve sanatkar ye­tiştirmek amacıyla kurulan bu saray okulu ilk ola­rak II. Murat Dönemi’nde Edirne Sarayı’nda açıldı. Bu okul İstanbul’un fethinden sonra Topkapı Sara­yı’nda faaliyetlerine devam etti. 1833′te yeni dü­zenlemeler yapılan okul 1909′da kapatılmıştır.

Devşirme sistemiyle toplanan çocuklar, burada iyi bir Müslüman, güvenilir ve nitelikli bir devlet adamı veya usta sanatkar olarak yetiştirilirdi. Osmanlılara tabi olan ülkelerin rehine olarak gönderdiği çocuk­lar da Enderun’da eğitilirdi. Daha sonraları Ende­run’a Müslüman ailelerin çocukları da alınmıştır.

Osmanlı Devleti’nde klasik dönemde Enderun Mek­tebi dışında devletin ihtiyaçlarını karşılamak ama­cıyla Bab-ı Ali Mektebi, Bab-ı Defterdari Mektebi, Bab-ı Fetva Mektepleri de faaliyet göstermiştir.

 Medrese

Osmanlı Devleti’nin dayandığı sistemlerin temel düşüncesini veren eğitim ve öğretim sisteminin te­mel kurumu medresedir. Eğitimin ilk basamağı Sübyan Mektebi (mahalle mektebi) idi. Hemen hemen her mahallede ve cami yanında Sübyan Mektebi vardı. Burada öğrencilere Kur’an okutulur ve İslâm dininin ilk bilgileri verilirdi. Yeteneklilere okuma -yazma öğretilirdi.

Anadolu Selçuklularını örnek alarak ilk medrese ve vakfı Orhan Bey tarafından İznik’te kurulmuştur (1331). Daha sonraları Bursa, Edirne ve İstanbul başta olmak üzere birçok medresede eğitim zirve­ye ulaşmıştır.

Osmanlı medreseleri Kuruluş Dönemi’nden Tanzi­mat’a kadar ülkenin bilim ve adalet hayatına önemli ölçüde de yönetime hakim olmuştu. Batıdaki geliş­melere ayak uyduramayan medreseler, Tanzimat sonrasında gelişmeyi engelleyen kurum haline gel­miş ve 1924 yılında kapatılmıştır.

Osmanlı toplumunda müftü, kadı (yargıç), müder­ris, astronomlar, matematikçiler, doktorlar vs. med­reselerde yetişiyordu Medreselerde öğrencilerin bütün ihtiyaçları bağlı oldukları vakıflar tarafından karşılanıyordu. Zamanla yükselerek çeşitli makam­lara gelen ve medreselerde yetişen bilim adamları, kadılar, müftüler, müderrisler ilmiye sınıfını oluş­turmuştur.

Medreseler, çeşitli derece ve kademelere ayrıldık­ları gibi öğretim alanlarına göre de kendi araların­da uzmanlaşmışlardır. Medreseler arttıkça bunla­rın dereceleri ve sınıflarının belirlenmesi gereki­yordu. Medreselerde ilk teşkilat Fatih Dönemi’nde yapılmıştır.

Medreseler, XVI. yüzyılın sonlarına doğru bozul­maya başladı. Bozulmanın nedenleri şunlardır:

Müspet bilimlerin giderek okutulmaması

Kanunlara aykırı olarak medreselere müda­hale edilmesi

Medrese ile ilgisi olmayanlara müderrislik verilmesi ve ulema çocuklarına daha beşik­te iken müderrislik payesi verilmesidir.

 Askeri Eğitim

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde askeri kuv­vetler aşiret askerlerinden oluşuyordu Kapıkulu ordusuna önceleri savaşlarda ele geçirilen esirlerin gençleri ve askerliğe elverişli olanlar: alınıyordu. Ankara Savaşı’ndan sonra Pencik oğlanı bulma zorlukları ortaya çıktı ve Osmanlı topraklarında ya­şayan Hıristiyan ailelerden çocukları alınarak “Dev­şirme usulü” uygulanmaya başladı. Kapıkulu Ocağı’na alınacak kişiler. Türk ailelerinin yanında Türk – İslâm kültürüne göre yetiştirilirdi. 17. yüzyıl son­larına kadar Osmanlı Devleti’nde askeri eğitim ve öğretim başlıca Tophane, Kılıçhane ve Humbarahane’de verilmiştir. 18. yüzyılda Avrupa’nın etki­siyle askeri alanda ıslahatlar yapılmıştır. Kara ve Deniz Mühendis haneleri kurulmuş, Avrupa’dan tek­nisyenler getirilmiştir. 19. yüzyılda Mızıka-i Hüma­yun, Mekteb-i Harbiye, Erkan-ı Harbiye, Bahriye Mektebi, Askeri idadiler kurularak buralarda askeri eğitim verilmiştir.

 Dini ve Sosyal Kurumların Eğitim ve Öğretim Fonksiyonu

Cami: Müslümanların ibadet yeri olan camiler, üç-yüz yıl boyunca dini merkez olmasının yanında; hükü­met konağı, misafirhane, mahkeme, genel eğitim ve si­yasi bilgi edinme yeri ve konferans yeri olarak kullanıl­mıştır.

Esnaf Teşkilâtı: Esnaf teşkilâtı olan Loncalar mes­leki eğitim veren önemli ve yaygın eğitim kurumlarıydı.

Mahalle: Osmanlı Devleti’nde eğitim ve öğretim ko­nusunda mahallelilerin de rolü vardı. Mahalle sakinleri, bilgisiyle meşhur olmuş şahısların etrafında toplanarak yapılan sohbetlerde her türlü konuyu tartışırlardı. Ca­mi yanında halkın katkılarıyla kurulan Mahalle mekte­binde çocuklar okuma, yazma ve dini bilgileri öğrenir­di. Böylece toplumda yaygın eğitim ve örgün eğitim gerçekleştirilmiş oluyordu.

 Eğitim ve Öğretimde Gelişmeler ve Yeni Kurumlar

19. yüzyılda Osmanlı eğitim kurumları dört bö­lümde incelenebilir:

Eskiden beri devam eden medreseler. Bura­larda programlar dünyadaki ilmi ve teknolo­jik gelişmelerden habersiz bir şekilde de­vam ediyordu.

18. yüzyılda kurulmaya başlayan önce as­keri ve 19. yüzyılda kurulan yeni tarz sivil okullar

Azınlık ve yabancı okulları

Osmanlı vatandaşlarının açtığı okullar

 Islahat Fermanı eğitim alanında yenileşmede önemli bir dönüm noktası oldu.

1857′de Maârif-i Umûmiye Nezareti (Genel Eğitim Bakanlığı) kurularak Milli Eğitim Bakanlığı’nın temeli atıldı. Bu gelişmeden sonra ilk defa Eğitim Bakan, kabineye girdi

1861′de Nizâmnâme çıkarılarak Harbiye. Bahriye ve Tıbbiye dışındaki okullar Maarif-i Umûmîye Nezâreti’ne bağlandı. Böylece askeri ve sivil okullar birbirinden ayrılmıştır.

 Askerî Kurumlar

1845′te Harp Okulu’na öğrenci yetiştirmek için Askerî Liseler açıldı. Günümüze kadar devam eden istan­bul’da Kuleli, Bursa’da Işıklar ve İzmir’de Maltepe Askeri Liseleri bu dönemde kuruldu. 1849′da Harbi­ye Mektebi’nde Veteriner bölümü açıldı. 1875′te As­keri Ortaokullar açıldı. Ayrıca ordunun kurmay subay ihtiyacını karşılamak için kurmaylık bölümü açıldı (1845).

 Sivil Kurumlar

II. Mahmut tarafından zorunlu hale getirilen ilköğretim istanbul dışında uygulanamadı. İlköğretim Sıbyan Mektebi (Anaokulu), İptidaiye (ilkokul) ve Rüşdiye (Or­taokul) şeklinde üç kademeli düşünüldü. 1861′de İstan­bul’da ilk Kız Rüşdiyesi açıldı. Bu tarihe kadar kızların yaygın olarak okula gitmedikleri görülmektedir.

1867 den sonra bu okullara Müslüman öğrencilerin yanında Hristiyan öğrenciler de alındı. Rüşdiye’yi bitirenlerin gittiği idadiler 1872′de kuruldu.

İdadilerin üstünde eğitim verecek Sultaniler ilk kez 1868′de Galatasaray Sultani’si adıyla açıldı. Bu oku­lun yönetimi ve programı Fransızlara verildi. Rüşdiye-ler ile Darülfün’un (Üniversite) arasında eğitim vermek üzere 1849′da Darülmaarif Okulu açıldı. Bu okul dev­let memuru da yetiştirecekti. 1876′da Darül muallimat (Kız Öğretmen Okulu) açıldı. 1873′te yetim Müslüman çocukların eğitimi için Darüşşafaka, 1850′de Encü-men-i Daniş (İlimler Akademisi) açıldı.

 Meslekî Kurumlar

1874′te Sultani Mektebi’nde bir sınıf ayrılarak Hukuk Mektebi açıldı. 1860′da Ticaret Okulu açılmak istendi. Ancak başarılı olunamadı. Tarım alanında ilk okul Amelî Ziraat Mektebi oldu (1847). Orman Mektebi (1870) ve Bursa’da Koza Okulu açıldı. Tanzimat dö­neminde önem kazanan Telgrafçılık Okulu açıldı. Mit­hat Paşa’nın girişimleriyle Niş ve Rusçuk’ta yetim ço­cuklara sanat öğretmek için Islahhaneler açıldı. İlk Si­vil Tıp Okulu 1866′da, Eczacı Okulu 1867′de açıldı.

Heybeliada’da Kaptanlık Okulu açıldı (1870). Mithat Paşa’nın çalışmalarıyla Sanayi Mektebi kuruldu (1868). Ayrıca Kız Sanayi Mektebi de kuruldu.

 Azınlık ve Yabancı Okulları

Azınlıklara kültür, eğitim ve inanç özgürlüğü tanıyan Osmanlı Devleti, okul açma izni de verdi. Azınlık okul­ları, Patrikhaneler ve Hahamhaneler aracılığıyla yöne­tildi. Bu okullarda bağlı bulunduğu kilisenin papazı ve­ya havranın hahamı ders veriyordu.

Bağımsız ilk Ermeni Okulu 1790′da Kumkapı’da açıldı. 1824′ten sonra Ermeni Patrikhanesinin emriyle Ermeniler Anadolu’nun en küçük yerleşim birimlerine kadar okullar açtılar.

Yahudi Cemaati’ne ait havraların dışında ilk modern okul 1854′te İstanbul’da Musevi Asri Mektebi adıyla açıldı. 1875′ten sonra Alliyans İsrailit’in gayretleriyle birçok okul açıldı.

Kapitülasyonlardan faydalanarak Osmanlı ülkesinde okul açma imtiyazını elde eden yabancı ülke misyo­nerleri akın akın topraklarımıza gelerek çalışmalara başladılar. Önceleri dini nitelik taşıyan kiliselere bağlı olarak kurulan okulların yanında Elçilik Okulları da açıldı. Bu okullar zamanla amacından saparak yaban­cı devlet okulları haline geldi ve Osmanlı Devleti aleyhine çalışmaya başladılar. Katoliklerin koruyucusu olan Fransa ülkemizde ilk okulu 1583′te açtı (Saint Benoit). Bu okul Osmanlı topraklarında açılan ilk yabancı okuldur.

ingilizler, Suriye ve Lübnan’da okullar açtı. Değişik yerlerde açılan İngiliz okullarından Nişantaşı’nda İngi­liz Erkek Lisesi (1905), Beyoğlu’nda açılan İngiliz Kız Ortaokulu (1857) Türkiye Cumhuriyeti’ne devredil­miştir.

Amerika Birleşik Devletleri, 1830′da Osmanlı Devle-ti’yle yaptığı antlaşmayla en ayrıcalıklı yabancı devlet haline geldi. Ermenilerle işbirliği yapmayı kendisi için daha uygun gören ABD, Ermenileri kullanarak Anado­lu’da etkinlik kazanmak için birçok okul açtırdı. 1863′te Robert Koleji açıldı. Bu okul Türk eğitimi için modern bir örnek teşkil etti. ABD, Osmanlı topraklarında sayı itibariyle şaşırtıcı miktarda okul açmıştır. 1904 itibariyle 465 Amerikan okulunda 22.867 öğrenci bulunuyordu.

İtalya kendi soydaşları için 1861′de İstanbul’da ve 1863′te Hatay’da okul açtı. Osmanlı ülkesinde yaşa­yan Alman azınlıklar Avusturya eğitim kurumlarından faydalandı. Ancak 1871′de birliğini sağladıktan sonra kendi kültürünü yaymak için Almanlar da okullar açtı.

 Darülfünun (Üniversite)1862′de burada halka açık dersler verilmeye başlandı. 1870′te Darülfünun İstanbul’da resmen açıldı. Ancak Darülfünun 1871′de kapatıldı ve tekrar 1900′de açıldı

 

Osmanlı’da Kültür ve Sanat

Osmanlılarda Kültür ve Sanat

Osmanlı Kültür Dünyası ve Türk Kültürü­nün Genel Özellikleri

Tanzimat Dönemi’nde batı müziği ön plana çıkmıştır. Sanatkârlar himaye edilmeyince musiki alanında gerileme başlamıştır.

Kültür, bir milletin sahip olduğu maddi ve manevi değerlerin tümüdür. Eğitim, sanat, bilim, gelenek -görenek, folklor, giyim, dil ve sosyal alandaki faali­yetler, bunların sonucu ortaya çıkan eserler kültü­rün öğeleridir. Belirli bir topluluğun kendi bilgi ve gücüyle ortaya koyduğu her şey milli kültürü mey­dana getirir. Klasik Osmanlı Türk toplumu ve kültü­rünün temelini; 1071 Malazgirt Zaferi’nden bu yana Türkleşen Anadolu, ahiler, gaziler, esnaf ve sa­natkârlar, İslâm dini, padişahların izledikleri temel kültür politikası. Türk örf ve geleneği meydana ge­tirmiştir.

Osmanlı müesseselerinde kısmen ilhanlılar ve Memlukların de etkisi olmuştur. Osmanlı Dönemi Türk kültürü, genel itibariyle coğrafyaya hakim, dış kül­tür değerlerini kendi bünyesinde birleştiren ve on­ları geliştirerek yeni bir mana kazandıran özellik taşır. XIII. yüzyılın sonlarından itibaren Bizans sı­nırında kurulan uç bölgelerinde, klâsik büyük bir devlete yükselişin tarihim yaşayan Osmanlılar, kültürlerini uçlardaki diğer kültürlerin gelişmelerim de alarak süslemiştir. Kuruluş Dönemi’nde başla­yan kültürel gelişme Fatih Devri’nde olgunlaştı.

XVI. yüzyıl sonunda, bizzat kendisi bir kültür varlı­ğı olan devlet klasikleşirken. toplumun çeşitli dal­larda verdiği eserler Osmanlı kimliğinin sembolle­ri haline geldi. Osmanlı Devleti’nin temel dayana­ğını ilim ve kültür oluşturuyordu.

17. yüzyıl ve sonrası klasikleşen değerlerin, de­ğişen dünya şartlarıyla karşılaşma dönemidir. XVI. yüzyılda gücünün zirvesine ulaşan Osmanlı Devle­ti, bünyesinde birçok kültürü toplamıştı. Diğer kül­türleri eritme yolunu kullanmayan Osmanlı kültürü­nün bazı unsurlarını teşkil eden ekonomi, siyaset ve sosyal hayat yeni görünüm kazanmış, Batı kültürüyle tanışma başlamıştır. 19. yüzyılda yem tarz ve değerler gündeme gelmiş, bu dönemde çağdaş­laşma kültüre yansımıştır.

Osmanlı Dönemi Türk Kültürü

(Klasik Dönem 1300- 1700)

Osmanlılar Dönemi’nde. Türk kültürünün en önem­li unsurları din. dil. hukuk, töre. ahlâk, sanat, ede­biyat, ekonomi ve müzikti.

Düşünce Hayatı

Osmanlılar Anadolu’da siyasi birliğin sağlanması yanında düşünce birliğinin de sağlanmasına  önem verdiler. Osmanlıların bütün sistemlerinin te­orik yapısına İslâm hukuku, eski Türk geleneği ve yaşanılan bölgenin özellikleri birleşerek esas teşkil etmiştir. Osmanlılarda Sünni İslâm akidesi. Anado­lu’ya gelirken İran’ın tasavvuf düşüncesinden, es­ki Türk inançlarından ve Anadolu’daki uç bölgelerinin kültüründen yararlanarak senteze ulaşmıştır.

Bir Kültür Unsuru Olarak Din

Din faaliyetler, özellikle tarikatların çevresinde yo­ğunlaşıyordu. Ahi ve   Babai tarikatları Osmanlı Dev­leti’nin kuruluşunda önemli rol oynamıştır. Tarikat şeyhleri bulundukları yerlerde, devlet işlerine karış­madan, hem kendi görevlerini yerine getiriyorlar. hem de kültürel gelişmeye katkıda bulunuyorlardı.

Böylece, din bir kültür unsuru olarak dil, edebiyat, musiki, mimari, güzel sanatlar ve düşünce hayatı üzerinde etkisini artırmıştır.

Güzel Sanatlar

Minyatür Sanatı: Osmanlılar resim yerine daha soyut olan minyatürü tercih ettiler. Fatih, III. Murat ve III. Mehmet Dönemlerinde portre, II Bayezid, Yavuz ve Kanuni Dönemlerinde minyatürcülük önem kazanmıştır.

Seramik Sanatı: Osmanlılarda ilk defa seramik ve çinicilik XVI. yüzyılda İznik’te başladı. 18. yüzyıldan itibaren İznik çini ve seramik merkezi olarak önemini yitirmiştir

Çinicilik ve Hat Sanatı: Osmanlı Devleti’nde önce İznik, daha sonra da Kütahya, Güneydoğuda ise Diyarbakır, çinicilik merkezi oldu. Osmanlı Devle­ti’nde çinicilik ve hat sanatı çok gelişmiştir. Türk yazı sanatı en parlak dönemini Osmanlı hattatlarıyla yaşamıştır.

Osmanlılar Türk müzik geleneğini devam et­tirmiş ve Mehterhane denilen mızıka takımını i kurmuşlardır.

Mimari: Osmanlı mimarisi, XV. yüzyılın ikinci yarısına kadar Selçuklu mimarisinin etkisinde kaldı. Bu dönemdeki eserler klasik dönem mimarisinin gelişmesinde etkili oldu.

Osmanlı mimarisi dini, si­vil ve askeri mimari olarak üçe ayrılır.

Kuruluş Dönemi’nin ilk önemli eserleri:

İznik’teki Hacı Özbek.

Bursa Orhan Bey Camileri ile Ulu Cami ve Yeşil Cami idi.

Fatih Dönemi’yle birlikte gelişmeye başlayan Osmanlı mimarisi. XVI. yüzyılda en olgun dönemine ulaştı. Klasik üslubun ilk örneği II. Bayezid Camii’dir(1506).

Türk mimarisi Mimar Sinan ile doruk noktasına ulaşmıştır.

Mimar Sinan çıraklık döneminde Şehzade kalfalık döneminde Süleymaniye, ustalık döneminde Selimiye Camilerini yaptı.

Güzel Sanatlar Alanındaki Değişiklikler

Osmanlı klasik mimarı tarzı Lâle Devri’yle önemin kaybetmeye başladı. Lâle Devri’yle mimaride Avrupa’nın etkisi başladı ve Lâle Devri’nden sonra Türk Barok ve Rokoko devrine (1740-1808) girilmiştir.

Osmanlı Toplumu

Toplumun Yapısı

Örgütlenmiş gruplar halinde yaşayan insanların oluşturduğu bütünlüğe toplum denir, insanların bir arada yaşadığı en üst seviyedeki örgütlenme biçi­mine devlet denir. Devlet; halk, ülke ve hükümdar­lık unsurlarından oluşur.

XIV. yüzyıldan itibaren sınırlarını sürekli genişleten Osmanlı Devleti, Anadolu’da Türk nüfusu, bir yöne­tim altında birleştirdi. Balkanlardaki fetihler sonucun­da değişik soy ve dinden insanlar ülke nüfusuna ka­tılmıştır. XVI. yüzyılda sınırlarını iyice genişleten Os­manlı Devleti’nin sınırlarına Suriye, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’daki ülkelerde yaşayan insanlar da dâhil olmuştur. Dolayısıyla Osmanlı Devleti, çok uluslu ve çok dinli bir toplum haline gelmiştir. Müslümanlar yönetici konumundaydı.

 Devletin Resmi Tasnifine Göre Osmanlı Toplumu

Osmanlı Devleti’nde toplum, yönetenler (Askeri) ve yönetilenler (Reaya) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Osmanlı Devleti’nin toplum düzeninin sağlanması için yönetim felsefesinin temeli haksızlıkların önü­ne geçmek, emniyeti sağlamak, adalete dayalı bir toplum nizamı kurmak ve bunu sürdürmekle görev­li bir yönetici güce, (devlet gücüne), dolayısıyla bir hükümdara sahip olmaya dayandırılmıştır.

 Yönetenler (Askeriler)

Osmanlı Devleti’nde yönetenler, yönetilenlerden farklı olarak vergi ödemezlerdi. Yönetenler, gördük­leri vazife ve eğitime göre üç gruba ayrılmıştır.

Bunlardan birinci grup olan Seyfiye‘nin yönetim gö­revi vardı. Vezirler, Beylerbeyleri, Sancak Beyleri bu gruptan seçilmiştir. İkinci grup ise, ilmiye sınıfıydı. Medreselerde yetişen bu grup içinden Kazasker, Şeyhülislâm, Müderrisler ve Kadılar seçiliyordu. İlmi­ye sınıfı eğitim, adalet ve fetva görevlerini üstlen­miştir. Üçüncü grup ise, Kalemiye sınıfıdır. Defter­darlar, Nişancılar, Reisülküttaplar ve Divan Katipleri bu sınıftan seçilmiştir. Kalemiye sınıfı devletin ya­zışma işlerini, maliye ve dışişlerini üstlenmiştir.

 Yönetilenler (Reaya)

Osmanlı Devleti’nde yönetilenlere “reaya” denirdi. Reaya askerlerden farklı olarak vergi öderlerdi. Reayayı, çeşitli din, mezhep, ırk ve dilden topluluk­lar oluşturmuştur. Devlet yönetiminde hakim unsur Türkler olmakla beraber Rumlar, Ermeniler, Arap­lar, Yahudiler, Romenler ve Slavlar yönetimde yer alabiliyordu. Osmanlı Devleti, her inanç topluluğu­nu kendi içinde serbest bırakmış ve onları asimle etme yoluna gitmemiştir. Devleti oluşturan halkın en önemli unsuru devleti kuran, ona dilini, gelenek ve göreneklerini veren Türklerdi. Anadolu ve Ru­meli Türk nüfusunun en yoğun bulunduğu yerlerdi.

Osmanlı Devleti’nde yönetilenler dini yönden; Müs­lümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler diye üç gruba ayrılmıştır:

Müslümanlar: Türkler, Araplar ve Kafkasya’da ya­şayan topluluklar Müslüman’dı. Fetihler sonucunda; Arnavutlar, Bosnalılar ve Hersekliler Müslüman ol­dular. Müslümanlar yönetici olurlar, askerlik yaparlar ve vergi öderlerdi. Osmanlı Devleti’nde yönetici ola­bilmek için ilk şart Müslüman olmaktı. Müslümanlar çoğunlukla tarım ve zanaatla uğraşmıştır.

Hıristiyanlar ve Museviler: Geniş inanç özgürlü­ğüne sahip olan azınlıklar ticaret ve tarım faaliyet­leriyle uğraşmışlar, cizye ve haraç adı ile iki vergi ödemişlerdir. Hıristiyanlar ve Museviler askerlik yapmazdı. Ancak Islahat Fermanı’yla (1856) dev­let memuru olma hakkını elde etmişlerdir.

 Yerleşme Durumuna Göre Osmanlı Toplumu

Osmanlı toplumu yerleşme yerine göre; şehirliler, köylüler ve göçebeler şeklinde üçe ayrılmıştır:

Şehirliler; askerler, tacirler ve esnaflardan olu­şuyordu. Şehirliler grubu yönetim, adalet, eği­tim, güvenlik, üretim, ticaret ve zanaatkarlık gi­bi işlerle uğraşmıştır.

Köylüler; Osmanlı toplumunun en büyük bölü­münü köylerde yaşayan halk oluşturuyordu. Köylü, işlediği toprağa karşı çift vergisi öderdi. Kanunların yükümlülükleri dışında köylüler, hür ve bağımsızdı. Köylerde yaşayanlar genellikle tarım faaliyetleriyle uğraşırlardı. Köylüler dirlik sahibine vergi öderler, topraklarını üç yıl boş bırakmaları halinde çift bozan vergisi verirlerdi.

Göçebeler (Konar – Göçerler); genellikle hay­vancılıkla uğraşan göçebeler, Rumeli’ye yer­leştirilerek buraların Türkleşmesinde önemli rol oynamışlardır. Göçebeler, devlete ağnam ver­gisi yanında kullandıkları otlak, kışlak ve yaylaklar için de ücret öderlerdi.

 Osmanlı Toplumunda Sosyal Hareketlilik

Osmanlı toplumunda kişiler yönetenler (askeri) ve yönetilenler (reaya) diye ikiye ayrılıyordu. Bu sos­yal gruplar arasında geçiş serbestti. Bu durum ya padişah fermanıyla ya da kişilerin yetenekleriyle oluyordu. Toplumda sosyal hareketlilik iki şekilde yaşanmıştır:

 Yatay Hareketlilik

Bir toplumun ülke toprakları üzerinde köyden şehre veya bir bölgeden başka bir bölgeye gidip gel­mesi ya da oraya göçerek yerleşmesi olayına top­lumun yatay hareketliliği denir. Bu hareketlerin bir kısmı kendiliğinden gerçekleşmiş, bir kısmı da devletin imar ve iskân politikası sonunda ortaya çıkmıştır.

Bu uygulama doğrultusunda Anadolu’dan bir kısım Türk aileler Balkanlara yerleştirilmiştir. Devlet ya­tay hareketliliği teşvik etmiş ve bu hareketliliğe ka­tılanların yerlerini terk etmelerini önlemek için ted­birler almıştır.

 Dikey Hareketlilik

Dikey hareketlilik; bir toplulukta sınıflar arası geçiş­leri ifade eder. Osmanlı Dönemi dahil Türk toplu­munda hiçbir zaman doğuştan gelen ve birbirine geçişi kabul etmeyen bir sınıf sistemi görülmemiş­tir. Mesela; askeriye mensupları, emekli olduğun­da veya görevinden alındığında yönetilenler sınıfına (reaya) geçmiş olurdu. Reayadan bir kişi de padi­şahın fermanıyla askeri sınıfa geçebilirdi. Bunun için gerekli şartlar şunlardı:

Müslüman olmak

Devlet görevini en iyi şekilde yapmak

Padişaha tam bağlı olmak

Osmanlı Devleti’nde yönetenler sınıfına geçebil­menin yollarından biri devşirme sistemi, diğeri de medrese eğitimi görmekti. Savaşlarda başarı gös­tererek tımar sahibi olmak, kalemiye sınıfına dâhil bir büroya kâtip olarak girmek de yönetenler sınıfı­na geçmenin yollarındandı.

 Osmanlı Toplum Yapısında Meydana Gelen Değişmeler

XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren taşra yöneti­miyle ilgi olan dirliklerin büyük bölümünü ele geçiren kapıkullarının merkezden bağımsız olarak çiftlik ve malikaneler kurmaları resmi hüviyet sahibi ye­ni tip köy zenginini ortaya çıkarmıştır. Bu gelişme­lerden sonra tımarlı sipahilerin büyük bölümü dir­liklerini kaybetmiştir. Yeni gelişmeler köylünün;

Arazilerinin daralmasına,

Geçim sıkıntısına düşmesine ve borçlarını ödeyememesine,

Elinden çıkardığı topraklarda ücretle çalış­masına,

Köyünü terk etmesi gibi kötü durumlara ne­den olmuştur.

 Osmanlı dirlik sisteminin bozulması ve Coğrafya Ke­şifler’inden sonra Anadolu’da ticari canlılığın kaybol­ması ekonomik sıkıntılara yol açmıştır. İşsiz kalan halk Anadolu’daki isyanlara katılmıştır. 17. yüzyı­lın ikinci yarısına kadar devam eden Celali İsyanları Anadolu’daki halkı önemli ölçüde etkilemiştir:

Tımarlı sipahiler ortadan kalkmıştır.

Celâlilere karşı silahlanan köylüler, ayanla­rın paralı askeri olmuştur.

Köyden şehire ve güvenli bölgelere göçler hızlanmış, yeni köyler kurulmuştur.

Tarım üretimi düşmüş ve köy – şehir denge­si bozulmuştur.

Bu olumsuzluklara karşı devlet, köylünün mülkünü gasbeden ehl-i örfe karşı 17. yüzyıl boyunca adaletnameler yayınlanarak halkı korumak istediy­se de tam başarılı olmamıştır.

 18. Yüzyılda Toplumsal Alandaki Değişmeler

Avrupa ile diplomatik ilişkilerinin yoğunlaşması­na paralel olarak kalemiye sınıfının önemi art­mıştır.

Avrupa’nın etkisiyle değişik alanlarda ıslahatlar yapılmıştır.

Avrupa’dan uzmanlar getirilmiştir.

18. yüzyılda devşirme sistemi önemini kay­betti. Bunun sonucunda reayaya mensup kim­seler yoğun olarak yönetici kadroya girmiştir. Yöneticilerin etnik yapısı Türkler lehine değişti. Bu nedenle 18. yüzyıldan itibaren Osmanlı yüksek idareci ve bürokrasisi devşirme kaynak­lı değildir.

18. yüzyılda devlet savaştan çekinmiş, mo­dern eğilimli, yenilik taraftarı ve İstanbul’daki Avrupalı devletlerin elçileriyle boy ölçüşebile­cek tecrübeli kişiler yönetime getirilmiştir.

 Ayan ve Eşraf

Osmanlı toplumunda 18. yüzyılda kimlik değişti­rerek yeni bir rol üstlenen gruplardan biri de ayanlardır. Osmanlı toplumunda her zaman bulunan ayan ve eşraf yönetimle şehir halkı arasında diya­logu sağlamıştır.

19. yüzyılın başlarında iyice güçlenen ayanlar, merkez üzerinde etkili olmuşlardır. Ancak II. Mah­mut, yeniçerileri ortadan kaldırdıktan sonra merkezi yönetimi güçlendirmiş ve ayanlara son vermiştir.

 İskan Faaliyetleri

Osmanlı Devleti önceleri fethettiği yerlere Türk nüfusu taşırken, 17. yüzyılın sonlarında ve 18. yüzyılda savaşların kaybedilmesi nede­niyle elden çıkan topraklardan Anadolu’ya ge­len insanlar uygun yerlere yerleştirilmeye çalı­şılmıştır.

Elden çıkan topraklardan gelen ürünlerin telafi­si için göçebe konar – göçerler yerleşik hayata geçirilmeye çalışılmıştır.

 Tanzimat ve Sonrasındaki Gelişmeler

Batı tarzı okulları bitiren ve yabancı dil bilenler önemli görevlere getirilmiştir.

Merkezi hükümet güçlendirilmiş ve bakanlıkla­rın etkinliği artırılmıştır.

Tanzimat Fermanı’yla devlet ile toplum ilişkile­rinde yeni düzenlemeler yapılmış, halka yeni hak ve güvenceler verilmiş ve padişahın yetki­leri sınırlandırılmıştır.

Islahat Fermanı’yla Müslim – Gayrimüslim halk, din ve ırk ayrımı gözetilmeksizin kaynaştırılma-ya çalışılmıştır.

Üst düzey Tanzimat bürokratlarından her biri İstanbul’daki yabancı elçiliklerden biriyle ilişki içindeydi. Bu da yabancıların Osmanlı içişleri­ne karışmasını kolaylaştırmıştır.

Yeni bürokratlar İslâmi normlardan bağımsız olarak akıl yoluyla hareket etmişlerdir.

 Nüfus Hareketleri ve Yeni Yapılanma

19. yüzyılda Osmanlı genel nüfusu azalırken diğer yandan daralan Osmanlı sınırları içindeki nüfus gittikçe artmaktaydı. Genel nüfusun azal­ması toprak kayıplarına, mevcut nüfusun art­ması ise kaybedilen topraklardan gelen göçlere bağlıydı.

18. yüzyılın son yirmi yılında Osmanlı – Rus ve Avusturya Savaşları yüzünden Kazan, Kı­rım, Kafkasya ve Özi bölgelerinden Anadolu’ya göçler başlamıştır.

1806-1812 yılları arasında Osmanlı – Rus Sa­vaşı sonunda Balkanlardaki Türkler Rumeli köy ve kasabaları ile İstanbul ve Anadolu’yu dol­durmuştur.

1820-1830 yılları arasında Türkler Mora, Eflak ve Boğdan’dan Anadolu’ya zorla göç ettirilmiştir.

1854 – 1856 Kırım Savaşı sonunda altı yüz bin Kırımlı Anadolu’ya gelmiştir.

1877′de Kafkaslardan Anadolu’ya göçler devam etti. Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar süren göçler günümüzde de devam etmektedir.

17. ve 18. yüzyıllarda halk karışıklıklar­dan dolayı yamaçlara ve dağlara yerleşirken 19. yüzyılda ticaretin gelişmesi ve dışarıdan göçlerin gelmesi ovaların da ekilmesini zorunlu hale getirmiştir

Osmanlılarda Devlet Yönetimi

Osmanlılarda Devlet Anlayışı

Osmanlı Devleti’nde de daha önceki Türk Devletlerinin hâkimiyet anlayışı devam etmiş, ülke hanedanın ortak malı kabul edilmiştir. Hâkimiyet anlayışına göre hanedana mensup bütün erkek çocukların hükümdar olma hakkı vardır.

Osmanlı Padişahlarından I. Murat bu geleneği değiş­tirmiş, ülkeyi bundan sonra “hanedanın değil, sadece hükümdarın ve oğullarının malı” haline getirmiştir. Böylece merkezi otoritenin güçlenmesini sağlamıştır.

 Taht Kavgaları ve Kardeş Katli

Hâkimiyet anlayışının en önemli sonucu olan taht kavgaları ile devletin par­çalanmasının önüne geçmek amacıyla Fatih Sultan Mehmet şehzade katline müsaade eden kanunlar çıkarmıştır.

Fatih çıkardığı kanunlar ile (Kanunname-i Ali Osman) Türk tarihinde ilk kez tam olarak merkeziyetçiliği kurmuştur. Tahta çıkan şehzadeye Nizam-ı Âlem için kardeşlerini öldürme yetkisi veren bu kanunlar ile padişah mutlak bir hükümdar haline gelmiştir.

l. Ahmet “Ekber ve Erşed” Sistemini getirerek tah­ta, hanedana mensup erkekler içerisinde en büyük olanının geçmesini kanunlaştırmıştır.

Osmanlı Hanedanı ve Padişahlar

Os­manlı hanedanı Oğuzların Kayı boyuna mensuptur.

Hükümdara, “Sultan, Padişah, Bey” gi­bi unvanlar verilirdi.

Sultan unvanını, ilk kez I. Murat kullandı.

Bundan başka han, hakan, hünkâr gibi unvanlarda kullanılıyordu.

II. Murat’tan itibaren padişah unvanı kullanıldı.

Görünüşte padişahlar memle­ketin sahibi sayılırdı. Her türlü yetki sultanın elin­deydi. Fakat bu yetkisini hiç bir zaman keyfi olarak kullanamazdı. Kanun, nizam ve töreye dayanarak devlet işlerini yürütürdü.

Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı padişahları aynı zamanda halife unvanı ile tüm İslam dünyasının lideriydiler.

 Şehzadeler

Osmanlı Padişahlarının erkek çocuklarına “Şehzade” veya “Çelebi”  kız çocukları­na ise “Sultan” unvanı verilirdi.

Sancağa Çıkma

Hâkimiyet anlayışına göre bütün şehzadelerin hükümdarlık hakkı olduğundan hepsinin hükümdar olacakmış gibi yetiştirilmesi gerekmiştir.

Şehzadeler sarayda gerekli eğitimi gördükten sonra, yüksek haslarla kendilerine gösterilen sancaklarda bulunurlar ve oraları idare ederlerdi. Bir şehzade tayin edildiği sancağa gönderilir, yanına devlet işlerinde tecrübeli, devrin en iyi bilgili ulemasından “lala” denilen bir hoca ve­rilirdi. Şehzadeler sadece Anadolu’daki sancaklara gönderilirdi. Rumeli’deki sancaklara kesinlikle tayin edilmezlerdi.

 Rumeli’de Sancak Verilmemesinin Nedenleri

Rumeli halkının isyan eden ve saltanata or­tak olmak isteyen şehzadeleri her zaman desteklemeleri

Rumeli’de başka devletlerden yardım alına­bilmesi

Rumeli’nin sefer yolları üzerinde bulunma­sı ve şehzadelerin kışkırtılabilmesi

Anadolu’nun daha kolay kontrol altında tutu­labilmesi

Anadolu halkının tamamen Müslüman ol­ması

 En Önemli Şehzade Sancakları

Bursa, Amas­ya, Antalya Manisa, Balıkesir, Sivas, Kütahya, Eski­şehir, Aydın, Isparta ve İzmit gibi şehirlerdi.

 Sancağa Çıkma Uygulamasının Faydaları

Şehzadeler, ileride devletin başına geçtik­leri zaman hiçbir güçlük ve acemilik çekmeden dev­leti yönetmeye başlarlardı. Zaman zaman bir sefere de gönderilerek komutanlık sanatını da öğrenmele­ri sağlanırdı.

II. Selim döneminden itibaren sadece hükümdarın büyük oğlu sancağa gönderilmeye başladı. (III. Murat ve III. Mehmet bu şekilde tahta çıkmıştır.)

 Kafes Usulü

I. Ahmet devrinde “Sancağa Çıkma” geleneğinin kaldırılma­sı şehzadelerin tecrübesizliğini de beraberinde ge­tirmiştir. Sancağa çıkma geleneğinin kaldırılması “Ekber ve Erşed” sisteminin bir sonucu olmuştur. Zira şeh­zadelerin öldürülmesinin yasaklanmasından sonra onların sancaklara gönderilmeleri devlet için tehlike arz etmiştir.

Sancak bölgelerinde güçlenen şehza­delerin isyanlarını önlemek için merkezde kontrol altında tutulmuştur. “Kafes Usûlü” uygulamasına geçilmiştir. Bu usul şehzadelerin tecrübesiz ve bunalımlı yetişmesine yol açmış, duraklama dönemine girilmesinin en önemli iç sebeplerinden biri olmuştur. Ancak, taht kavgalarının önüne geçilmiştir.

Padişah buyruklarına ferman denirdi.

 Merkez Teşkilâtı

Osmanlı Devleti, merkeziyetçi bir yapıya sahiptir. Devlet yönetiminin merkezinde padişah ve saray teşkilatı bulunurdu.

 Başkent

Devletin merkezi İstanbul’du.

İstanbul, Dersaâdet, Âsitâne, Bâb-ı Âliyye, Belde-i Tayyibe isimleriyle anılırdı.

 Saray

Padişahlar sarayda hem hayatını devam ettirmiş hem de devleti yönetmiştir.

İlk saray Bursa’nın fethi ile Bursa’da yapılmıştır.

Edirne’nin alınması ile Edirne’de saray inşa edilmiştir.

Fatih döneminde İstanbul’un fethi ile Topkapı Sarayı yapılmıştır.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren padişahlar, Dolmabahçe ve Yıldız saraylarında oturmuşlardır.

Saray, sadece yönetim ve askerlik açısından değil, Osmanlı edebiyatı, sanayi, ekonomik ve sosyal hayatı bakımından  da geniş teşkilatlı bir merkez olmuştur.

 Osmanlı Saray Teşkilâtı

Osmanlı sarayı, genel olarak üç bölümden oluşurdu.

Enderun ve Bîrun…

Bâbüssaade ise bir ara bölümdür ve genelde törenlerin yapıldığı bir alandır.

 Kapıkulu Sistemi

Osmanlılarda yönetim ve askerlik görevlerinin yerine getirilmesinde gerekli olan insanları yetiştirmek için kurulan sistemin adı Kapıkulu Sistemi’dir.

 Devşirme Sistemi

Osmanlılarda, genelde Balkanlarda bulunan Hıristiyan ailelerin küçük yaştaki çocuklarının Müslüman-Türk ailelere verilerek eğitildiği ve zamanla devlet hizmetine alındığı bir uygulamadır.

Devşirme sistemiyle alınan oğlanlar, Acemi Ocağı’na seçilirdi.

Edirne Sarayı, Galata Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı’nda eğitimlerine devam ederlerdi. Bunlara İç oğlan denirdi.

Seçilen çocuklar, Topkapı Sarayı’na alınır, Enderun’da eğitimlerine ve hizmetlerine devam ederlerdi.

 Enderun Odaları

Has Oda

Kırk kişilik padişahın günlük hizmetinde bulunan bir odadır.

Görevliler

Has Odabaşı: Bu görevlilerin başıdır.

Silahdâr: Padişahın silahlarıyla ilgilenirdi.

Çuhadâr: Padişahın dış giyimiyle ilgilenirdi.

Dülbentçi: Padişahın iç giyimiyle ilgilenirdi.

Rikabdâr: Padişahın ayakkabılarıyla ilgilenirdi.

Hazine Odası

Padişahın özel eşyalarıyla ve hazinesiyle ilgilenirlerdi

Kiler Odası

Sofra hizmetiyle görevli olanların kaldığı odalardır.

Seferli Odası

Müzisyen, berber gibi görevlilerin bulunduğu odadır.

 Harem

Padişahın özel hayatının geçtiği, eş ve çocuklarının yaşadığı bölümdür.

 Birun

Sarayın dış bölümüdür, devlet işlerinin yürütüldüğü kısımdır.

Görevliler

Yeniçeriler

Kapıkulu Ocağı’nın yaya askerleridir.

Altı bölük Halkı

Kapıkulu Ocağı’nın atlı askerleridir. Altı kısımdır.

Topçular

Cebeciler

Mehterler

Müteferrikalar

 

İstanbul’un Yönetimi

Fatih zamanından itibaren devletin merkezi İstanbul oldu.

Padişah, sadrazam, şeyhülislam ve tüm merkez örgütü buradadır.

Başkent olmasından dolayı İstanbul’un yönetimi ayrı­ca düzenlenmişti.

Şehrin genel düzen ve güvenliği doğ­rudan sadrazamın sorumluluğundaydı.

Sadrazam, se­fere çıktığında İstanbul’la ilgilenmek üzere bir Sadaret Kaymakamı bırakırdı.

Şehrin güvenliği, yeniçeri ağa­sı, subaşı ve asesbaşı tarafından sağlanırdı.

Beledi­ye hizmetlerinden şehremini, adalet işlerinden taht kadısı sorumluydu.

Sivil kuralları çiğneyen yeniçeriler ve diğer askerler arasında düzeni Muhzır Ağa sağlar­dı.

İstanbul’daki her türlü ticaret faaliyetlerinin denet­lenmesi Muhtesib’in göreviydi.

Yapılacak binaların mimarbaşı tarafından onaylanması gerekirdi.

 Divan-ı Hümayun

Kuruluşu

Osmanlı Devletinde merkezi teşkilatın en önemli kurumu Divan-ı Hümayun’dur.

Devletin en önemli askeri, siyasi, ekonomik ve sosyal mesele­lerinin görüşüldüğü en yüksek karar ve yönetim ku­ruludur.

Temelleri Orhan Bey döneminde atılmıştır.

Son şeklini ise Fatih döneminde almıştır. Padişah başkanlığında, o bulunmadığı za­man Vezir-i Azam başkanlığında devlet merkezi (başkent) veya hükümdarın bulunduğu yerde topla­nırdı. Devlet işlerinin en son karar organı burası idi. Divan bu özelliğini her zaman korumamıştır.

Her ne kadar divan kararları uygulanmışsa da yine de son söz padişahındır. Bu yönüyle divan bir danışma or­ganı durumuna gelmiştir.

Divanda devletlerarası ilişkiler görüşülür. Halkın şikâyetleri dinlenir ve bazı davalara bakılarak onlar karara bağlanırdı.

Divanda görüşülen ve alınan kararlar “Mühimme Defterleri”ne yazılırdı.

Divan haftanın her günü sa­bah erkenden toplanmakta ve Padişah başkanlık etmekte idi. Divan görüşmeleri öğle vaktine kadar devam ederdi.

Fatih, divan başkanlığını Vezir-i Azam’a bırakarak görüşmeleri kafes (kasr-ı adl)  arkasından iz­lemeye başladı. Böylece divan üyeleri görüşlerini serbestçe söyleyebilmeye başlamışlardır.  Bu uygulama ile sadrazamlık mevkiinin önemi artmış ve güçlenmesine sebep olmuştur.

Divanda halkın din, dil, mezhep, cins ve statü­süne bakılmaksızın Osmanlı ülkesinde yaşayan herkesin başvurusu dikkatle görüşülürdü. Divan ka­rarlan kesindi ve değiştirilmesi mümkün değildi.

Divan-ı Hümayun duraklama döneminden itibaren güç kaybetmeye başlamıştır. Bab-ı Ali yani sadrazamlık hükümet merkezi haline gelmeye başlamıştır.

II. Mahmut döneminde Divan-ı Hümayun kaldırılmış yerine nazırlıklar (bakanlıklar) kurulmuştur.

 Divanın Üyeleri

Divan üyeleri, üç kısımdır.

1.Seyfiye

(Sadrazam, vezirler, Kazasker, Nişancı, Defterdar, Yeniçeri ağası, Kaptan-ı derya)

2.İlmiye

(Müftü, Şeyhülislam, kadılar, müderrisler)

3.Kalemiye

(Defterdar ve Nişancı’ya bağlı kâtipler ve kalemler)

Padişah: Padişahlar İstanbul’un fethine ka­dar divanın tabii üyesi ve başkanıdır. Fatih devrin­de, divanda üyelerin görüşlerini daha rahat söyle­yebilmesi amacıyla “kafes sistemi” getirilmiştir. Ye­ni sistemle padişahlar divan toplantılarına katılma­mış, ancak dilediklerinde kafes arkasından toplan­tıyı takip etmişlerdir.

Vezir-i Azam : Devlet işlerini Padişah adına yöneten hükümet başkanına Vezir-i Azam veya Sadr-ı Âzam denilirdi. Devletin en yüksek rütbeli me­murudur. Padişah adına mutlak vekil sayılırdı. Sadr-ı Azamın sözü ve yazısı Padişahın fermanı ve irade­si kabul edilirdi. Padişah olmadığı zamanlarda Diva­na başkanlık yaparlardı. Osmanlı Devleti’ndeki tayin­ler ve görevden almalarla, terfi ve ilerlemelerde birinci derecede sorumlu idi. Padişahlar sefere çıkmadığı zamanlar Vezir-i Azam’lar Başkomutan vekili olarak sefere çıkarlar kendilerine Serdar-ı Ekrem unvanı verilirdi. Padişahın mührünü de taşırdı. Çok önemli bir özrü olduğunda veya sefere çıktığında yerine “Sadaret Kaymakamı “ denilen vekili bakar ve divana başkanlık ederdi.

Vezirler: Vezir sayısı ikiye çıkınca bunlar­dan biri Vezir-i Azam yapıldı. Diğer vezirde Divana katıldı fakat yetkisi geniş değildi. Giderek vezir sa­yısı arttı. Fatih döneminde dört kişi oldu. Vezirler yalnız merkezde değil taşra örgütünde de görevlen­diriliyordu. Bugünkü Devlet bakanlarına benzerdi.

Kazasker: Divanda büyük davalara bakar­dı. Şer’i ve örfi konularda görüşü alınırdı. Kendi bölgelerinde kadı ve müderrisleri atama veya görevden alma işlerine bakardı.(İstanbul, Bursa ve Edirne kadılarını sadrazam atardı.) adalet, eğitim, kültür ve diyanet işlerine bakarlardı.

I.Murad döneminde kurulmuştur.

Fatih döneminde ise Anadolu ve Rumeli kazaskeri olarak sayısı ikiye çıkarıldı.

Rumeli kazaskeri protokol bakımından daha önce gelirdi. Divanda rütbe bakımın­dan vezirlerden sonra gelirdi.

Defterdar: Devletin gelir ve giderleri ile büt­çelerini hazırlardı. Divanda mali işlere dair görüşünü belirtirdi. Fatih’ten sonra sayıları giderek artmıştır. Rumeli defterdarı baş defterdar olarak anılırdı.

Nişancı: Padişahın, sancak beylerine, beylerbeyine ve hükümdarlara gönderdiği ferman ve beratlara padişahın imzası olan tuğra çekerdi.

Devletinin kanunlarını çok iyi bilir­di. Yeni çıkartılan kanunların usulüne uygun olarak tertip ve tanzimini yapardı.

Divanda alınan kararları usulüne uygun olarak yazmak, padişaha ve sadrazama gelen mektupları tercüme ettirerek bunlara cevap hazırlamak görevleri arasında idi.

Divandaki görevleri dı­şında toprakların Dirliklere (Has, Zeamet, Tımar) dağıtılmasını sağlardı. Ülkenin tapu ve kadastro iş­lerini düzenlerdi.

Reisülküttap: Divan’da ki katiplerin şefi olan reisülküttap nişancıya bağlıydı.

Kaptan-ı Derya: Osmanlı devletini ilgilendiren denizlerdeki bütün işlerin sorumlusu ve Donanmayı hümayunun başkomutanıdır. Kendi sorumluluğuna giren davalara bakardı. İstanbul’da bulunduğu zamanlarda kendisini ilgilendiren konularda divan toplantılarına katılırdı.

Yeniçeri Ağası: Vezir olan Yeniçeri Ağaları divanın daimi üyesiy­di. Ancak vezir olmayan Yeniçeri Ağalan ise ihti­yaç duyulduğunda görüşmelere katılarak gerekli bilgi ve görüşünü divana arz ederdi.

Şeyhülislâm (Müftü): 15. yüzyılda Divan’ın doğal üyesi değildi. Ancak yaptığı işler bakımından padişahın en önemli yar­dımcılarından biriydi Şeyhülislam. Divan’da alınan kararların İslam dinine uygun olup olmadığı konu­sunda fetva verirdi.

Fatih Dönemi’nde rütbe ve ma­kam olarak kazaskerden sonra gelen müftünün önemi I. Selim Dönemi’nde halifeliğin Osmanlılara geçmesiyle arttı.

Kanuni Dönemi’nde Vezir-i Âzam’a eşit hale geldi. Daha önceleri ilmiye sınıfı içersinden seçilen müftüler Kanunî Dönemi’nden itibaren padişah tarafından atanmaya başlamıştır. Bu du­rum Şeyhülislâmların etkinliğini azaltmıştır. Müftüler, Şeyhülislam ismini 18. yüzyıldan sonra almıştır.

Osmanlı Ordusu

Kuruluşun ilk yıllarında Osmanlı kuvvetlerini aşiret kuvvetleri oluşturuyordu.

Beyliğin kurucusu Osman Bey zamanında düzenli bir ordu yoktu. Sa­vaş zamanında aşiret kuvvetleri toplanır, savaş bit­tikten sonra dağılırdı.

Orhan Gazi döneminde biner kişilik iki grup askeri kuvvet teşkil edildi. Bu ilk aske­ri kuvvete “Yaya ve Müsellem” denildi. Yaya ve Mü­sellemler ilk ücretli askerlerdi. Toprakları ekip biçerlerdi. Bu top­raklardan dolayı vergi vermezlerdi. Bunlar 15. yüz­yılın ortalarına kadar kullanılmışlar, Kapıkulu As­kerleri çoğalınca geri hizmete alınmışlardır.

 

                  Osmanlı Kara Ordusu
Kapıkulu                  Eyalet                Yardımcı

Ocakları               Askerleri              Kuvvetler

 

Kapıkulu Ocakları

Kapıkulu askerleri, Kapıkulu Piyadeleri ve Ka­pıkulu Süvarileri olmak üzere iki sınıftan meydana geliyordu.

Kapıkulu Piyadeleri

Acemi Oğlanlar Ocağı

Bütün ocakların temelini oluşturan bu ocak, Rumeli’de fetihlerin ge­nişlemesiyle kurulmuştur. Fetihlerde esir düşen Hıristiyan çocukları Türk-İslam terbiyesiyle yetişmiş­ler, acemi oğlanlar ocağına verilmişlerdi. Bu ocak ilk olarak Gelibolu’da kuruldu. Burada savaş usûl ve nizamını öğrendikten sonra Acemiler Yeniçeri ocağına nakledilirlerdi.

Yeniçeri Ocağı

Acemi ocağı ile birlikte I. Murat tarafından kurulmuştur. Kapıkulu piyadeleri­nin en itibarlısı idiler. Üç ayda bir “Ulufe” denilen maaş alırlar, savaşlarda, padişahın yanında mer­kezde bulunurlardı. Evlenmeleri ve askerlik dışında bir işle uğraşmaları yasaktı. III. Murat döneminden itibaren bozulmaya başlamış, II. Mahmut döneminde kaldırılmıştır.

Cebeci Ocağı

Ordunun savaş malzemele­rini (ok, yay, tüfek, kurşun, barut) yaparlardı.

Topçu Ocağı:

Top dökmek, top mermisi yapmak için kurulmuştur. Savaşta yeniçerilerin ön­lerinde sıralanırlar, hem yeniçerileri korurlar hem de düşmanın ilerlemesine mani olurlardı.

Daha sonraki dönemlerde özellikle Fatih zamanında silah sanayisinde büyük gelişmeler mey­dana geldi. Surları yıkan topların kullanılması gibi. Fatih”ten sonra Kapıkulu Piyadelerine üç yeni sınıf katılmıştır. Humbaracı Ocağı, Top Arabacıları Ocağı, Lağımcılar.

 Kapıkulu Süvarileri

Bunlar, sarayın En­derun kısmıyla dış saraylardaki iç oğlanların ve Ye­niçeri Ocağından terfi kişilerden teşkil edilirdi. Altı bölükten oluşmuştu.

Sipahiler: Hükümdarın sağında bulunarak sefere giderlerdi.

Silahtar: Hükümdarın solunda bulunurlar­dı. Savaş meydanında Sipahla beraber padişahın çadırını korurlardı.

Sağ Ulufeciler ve Sol Ulufeciler: Savaşta saltanat Sancaklarını korurlardı

Sol Garipler ve Sağ Garipler: Ordu ağırlıklarını ve hazineyi korurlardı.

 Kapıkulu Ocaklarının Özellikleri

Genellikle devşirmelerden seçilirlerdi.

Masrafları devlet tarafından karşılanırdı.

İstanbul’da ya da sınır boylarındaki kale­lerde otururlardı.

İstanbul’un güvenliğini de sağlarlardı.

Ulufe adıyla üç ayda bir maaş alırlardı.

Her hükümdar değişikliğinde cülus bahşişi alırlardı.

Devletin teknik askeri gücünü oluştururlardı.

Savaşta, Padişahı, Sancakları ve Hazine­leri korurlardı.

Merkezi otoritenin bozulmasıyla pek çok is­yan çıkarmışlardır.

 Eyalet Askerleri

Tımarlı Sipahiler

Osmanlı devletinin dayan­dığı en büyük kuvvetti. Bu ordu, sadece savaş, zamanlarında teşekkül ederdi.

Osmanlı toprak siste­mine göre meydana getiriliyordu. Köken olarak Türk olup devletten dirlik almış ve tımarların başın­da bulunmuşlardır. Sipahiler devletten maaş almaz­lardı. Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında büyük rol oynamışlardır.

Dirlik sahipleri, aldıkları gelirlerin bir kısmı ile geçinirler, geriye kalan kısmı ile atlı asker beslerler­di. Bunlara cebelu denirdi. Savaş zamanında cebelunun bütün masrafları dirlik sahibine aitti. Böylece devlet hiç masraf yapmadan büyük bir orduyu sava­şa hazırlamış oluyordu.

Azablar: Bunlar Anadolu’dan toplanmış bekâr Türk gençleri idi. Ordunun yaya askerlerini oluştururlardı. Masrafları toplandıkları yerlerin halkı tarafından karşılanıyordu.

Akıncılar: Uç ve sınır boylarında görev ya­parlardı. Hafif süvari birlikleri olup Türklerden oluşur­du. Akıncılar, ordunun keşif hizmetini yapmak, esir alarak düşman hakkında bilgi edinmek, nehir geçitle­rini tespit ederek köprü kurmak gibi hizmetleri yapar­lardı. Çok çabuk hareket ederler, etrafa korku salarak düşman halkının moralleri üzerinde etkili olurlardı.

Osmanlı Akıncı Ocağının gayesi, düşmanın askeri ve iktisadi gücünü sarsmak, tahrip etmek, muntazam orduya yol açmaktı. Haber alma işlerin­de de birinci derecede kullanılırdı.

Müsellemler ve Yayalar

(Yörükler): Yaya ve müsellemler, Türkmen aşiretlerinden toplanan birliklerdir.

Gönüllüler: Beylerbeyleri yeniçeri ordusu­nun bozulmaya başladığı dönemlerde, ücretli asker­ler kullanmaya başlamışlardır. Bunlardan atlı olanla­ra “Sekban”, yaya olanlara “Sarıca” denmiştir.

Sakalar:  Ordunun su ihtiyacını karşılayan birliklerdir.

 Yardımcı Kuvvetler

Osmanlı’ya bağlı olan ve iç işlerinde serbest bulunan beyliklerin gönderdiği kuvvetlerdir. (Erdel, Eflak, Boğdan, Kı­rım)

Kanuni döneminde ordunun mevcudu 180 bin civarında idi.

 Donanma

Türk tarihinde donanmaya en fazla değeri Osmanlı Devleti vermiştir.

İlk dönemlerde denizlere kıyısı olmadığı için donanması yoktu.

Orhan Bey Dönemi’nde Karamürsel’de tersane kurulması (1327) denizlere kıyısı olan Karesi Beyliği’nin alınması (1345) ve Edincik üssünün kurulması (1350), da­ha sonraları da Saruhanoğulları, Menteşeoğulları ve Aydınoğulları beyliklerinin alınmasıyla Os­manlı denizciliği gelişmeye başlamıştır.

Beyliklere ait deniz gücü, Osmanlı donanmasının çekirdeğini oluşturmuştur, ilk büyük Osmanlı tersanesi Yıldı­rım Bayezid Dönemi’nde Gelibolu’da kuruldu.

Os­manlı Devleti’nin en büyük tersanesi ise Haliç tersanesiydi. En önemli savaş gemileri burada yapı­lırdı. Ayrıca Sinop, Süveyş ve Cezayir’de de tersa­neler kurulmuştur. Bunların başında bulunan tersa­ne emirleri Kaptan-ı Derya’ya bağlıydı.

Kaptan Paşa ya da Kaptan-ı Derya adı verilen donanma komutanı doğrudan Sadrazama ve Divan’a karşı sorumluydu. Genellikle Batı Anadolu’da yaşayan Türkmen çocukları arasından seçilen deniz asker­lerine “levent” adı verilirdi. Çalışkan ve başarılı olan leventler paşalığa kadar yükselmişlerdir.

Osmanlı donanması ilk büyük gelişmeyi Fatih Dönemi’nde göstermiş, bu dönemde İstanbul’un fet­hedilmesi amacıyla 400 parçalık bir donanma ku­rulmuştur. Osmanlı Devleti bu donanmayla Kara­deniz ve Ege Denizi’nde diğer uluslara üstünlük sağlamıştır.

II. Bayezid ve Yavuz Dönemlerinde de gelişmesini sürdüren Osmanlı donanması en parlak devrini XVI. yüzyılda Kanuni Dönemi’nde yaşamıştır. Bu dönemde Akdeniz bir Türk gölü haline geldi. Os­manlı donanması ilk büyük yenilgisini inebahtı da aldı. Kısa sürede toparlanmışsa da eski gücüne kavuşamamıştır. Sokullu Mehmet Paşa’nın ölümün­den sonra donanmaya önem verilmemiş ve Osman­lı donanması önemini kaybetmeye başlamıştır.

Osmanlı donanmasıyla fethedilen son yer Girit Adası’dır (1669). Bu tarihten sonra gerekli desteği göremeyen Osmanlı donanması hızla gelişen Av­rupa devletlerinin donanmalarına karşı koyamaz hale geldi. Çeşme, Navarin ve Sinop baskınların­da Rus donanması tarafından yakılan Osmanlı do­nanması, yeniden toparlanamadı.

 Osmanlılarda Vakıf Sistemi

Osmanlı Devleti’nde toplumun bazı ihtiyaçlarının karşılanması zenginlerin kurdukları vakıflara bıra­kılmıştı. Kişilerin sahip oldukları mallarının tama­mını veya bir kısmını halkın yararına sunmasına vakıf denir.

Tarihin seyri içinde vakıflar sosyal, ekonomik, eği­tim, sağlık, sanat, mimari, ulaşım ve bayındırlık alanında önemli rol oynamıştır. Osmanlı Devle­ti’nde başta padişahlar olmak üzere hanedan üye­leri, yüksek dereceli devlet görevlileri çeşitli vesile­lerle vakıflar kurmuşlardır. Böylece devlet birçok hizmeti para harcamadan yerine getirebilmiştir.

Va­kıflar yoluyla:

Fethedilen topraklarda Türklere yerleşme imkânı sağlanmıştır.

Anadolu ve Rumeli’deki şehir, kasaba ve köyle­rin büyümesi ve bayındır hale getirilmesinde büyük rol oynamıştır. Kurulan imaret, medrese, cami, mescit vb. yapılarla belde ve semtlerin oluşması sağlanmıştır.

Devletin egemen olduğu bölgelerde ulaşım, ha­berleşme ve taşımacılık alanlarında canlı bir hayatın oluşması için yol yapımında vakıflar çalışmalar yapmıştır. Ayrıca yollar kervansa­raylar ve hanlarla desteklenmiştir.

Vakıflar, bütün eğitim ve sağlık kurumlarının fi­nansmanı için en önemli kaynak olmuştur.

Taşınmaz malların vakfedilmesiyle bir yandan tesis edilen kurumların gelirleri karşılanmış bir yandan da bu nakit fonları dönemlerinin kredi kaynağı olarak kullanılmıştır. Vakıflar, devletin askeri yükünü de hafifletmiştir.

Vakıflar ticaret hayatının gelişmesi, Kolaylaş­ması, ortak giderlerin karşılanmasında ve sos­yal yardımlaşmada etkili olmuştur.

Yönetim ve adalet teşkilatındaki bozulmalara para­lel olarak vakıflar da etkinliklerini kaybetmeye baş­lamıştır. II. Mahmut tarafından 1836′da Evkaf Ne­zareti kurularak bütün vakıflar bu bakanlığa bağ­lanmıştır.

 MERKEZ TEŞKİLATINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞİKLİKLER

18. Yüzyıldaki Değişiklikler

18. yüzyılda, merkez teşkilatında yer alan ku­rumlardan kaldırılan olmadı. Ancak bu kurumlarda görev yapan kişilerin niteliklerinde değişmeler ol­muştur:

Şehzadelerin sancaklarda tecrübe kazanmadan padişah olmaları etkinliklerini azalttı. Bu geliş­melerden sonra padişahlar, devlet işlerini sad­razamlara bırakmaya başladılar. 17. yüzyılın sonlarına doğru Divan’ın devlet yönetimindeki önemi azalmıştır.

I. Mahmut ve II. Osman zamanlarında Divan toplantıları kaldırıldı. Devlet işleri sadrazam ko­nağında görülmeye başlandı. Bu durum sadra­zamın gücünü artırmıştır.

18. yüzyılda Avrupa devletleriyle diplomatik ilişkilerin artması kalemiye sınıfının önemini ar­tırmıştır. Çünkü bu yüzyılda Osmanlı Devleti Batıdaki bazı kurumları alarak ıslahatlara giriş­miştir.

 19. Yüzyıldaki Değişiklikler

19. yüzyılda bütün devlet kurumlarında önemli düzenlemeler yapıldı. Belli başlı bazı düzenleme­ler şunlardır:

II. Mahmut, merkez teşkilatının temel kurumu olan Divan-ı Hümayun’u kaldırarak Avrupa tar­zında bakanlıklar kurmuştur.

Yönetim, adalet ve askerlik işlerinin planlanma­sı ve yürütülmesi için Dar-ı Şuray-ı Babıali, Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye gibi meclisler kurulmuştur.

Tanzimat Fermanı’yla başlayan dönemde yeni meclisler kurulmuştur.(1854’te Meclis’i Âli-i Tanzimat, 1868’te Şura-i Devlet  – Danıştay-) dönemde padişahın yetkileri sınırlandırılmış ve kanunun üstünlüğü kabul edilmiştir.

Kara kuvvetleri komutanlığı durumunda seraskerlik oluşturuldu.

1876 yılında Kanun-i Esasi ilan edilerek Meşrutiyet yönetimine geçildi. Bu anayasa ile padi­şahın yanında halkın da yönetime katılması sağlandı. Meşrutiyet Dönemi’nde Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Âyan adıyla iki tane meclis açıldı. Padişah eski yetkilerini devam ettirdi. II. Meşrutiyet’le (1908) Kanun-i Esasi yeniden uygulanma başlamıştır.

1912 yılından sonra siyasi partiler faaliyete geçti ve hükümetler kuruldu.

 Taşra Teşkilatı
Kuruluş Devrinde devletin merkezleri sırasıy­la, Söğüt, Bilecik, Yenişehir, İznik, Bursa ve Edirne olmuştur. Sınırların genişlemesi sonucu yönetim yönünden eyaletler oluşturuldu. I. Murat döneminde Rumeli Beylerbeyliği, Yıldırım Beyazıt döneminde ise Anadolu beylerbeyliği oluşturuldu.

Anadolu Beylerbeyliği (Önce Ankara sonra Kütahya)

Rumeli Beylerbeyliği (Önce Edirne sonra Manastır)

Anadolu Beylerbeyliğinin merkezi Kütahya, Rumeli Beylerbeyliğinin merkezi Manastır idi. Stra­tejik öneminden dolayı Rumeli Beylerbeyliği daha üstündür. Beylerbeylik değişik sancaklardan oluş­maktaydı.

Sancaklar, Kazalardan

Kazalar, Kasaba,  Köylerden meydana geliyordu.

Bu taksimat sadece idari değil, aynı zamanda askeri idi.

 Osmanlı Devleti’nde Taşra Teşkilatı Üç Bölüm­den Meydana Gelmiştir:

 Merkeze Bağlı Eyaletler (Salyanesiz Eyaletler)

Dirlik sisteminin uygulandığı eyaletlerdir. Bu eya­letler dirliklere ayrılır, maaş karşılığı asker ve görevlilere verilir, “yıllıksız eyaletler” de denilen bu eyaletler, XVI. yüzyılda Rumeli, Bosna. Temaşvar, Budin, Eğri, Anadolu, Zülkadriye, Trab­zon, Şam, Halep, Hakka, Diyarbakır, Van, Kars. Kıbrıs ve Kefe eyaletlerinden oluşuyordu.

Özel Yönetimi Olan Eyaletler (Salyaneli Eyaletler)

Bunların gelirleri dirliklere bölünmez, vali ve as­kerlere belli bir maaş verilirdi. Bu tür eyaletlere salyaneli (yıllıklı) denirdi. Salyaneli eyaletlerin geliri iltizama verilirdi. Bu eyaletlerden alınacak belli miktardaki verginin devlet hazinesine yatı­rılmasına iltizam, açık arttırmayla vergileri top­lamaya hak kazanan kişiye mültezim denirdi. Mültezim devlete verdiği peşin vergiyi, salyaneli eyaletlerden kendisi toplardı. Trablusgarp. Tunus, Cezayir, Mısır, Bağdat, Yemen ve Ha­beş eyaletlerinde bu sistem uygulanmıştır.

İmtiyazlı Eyaletler

Bunlar içişlerinde serbest olup, siyaset bakı­mından Osmanlı Devleti’ne bağlıydılar. Yöneti­cileri padişah tarafından bölgenin ileri gelenleri arasından atanırdı. Kırım Hanlı­ğı, Eflak, Boğdan, Erdel ve Hicaz, Rakuza ve Sakız cumhuriyetleri bu statüye dahildi. Yıllık belli bir miktar vergi verirlerdi. Savaş zamanı yardımcı kuvvet olarak asker göndermek ile yükümlüydüler.

Kırım Hanlığı ve Hicaz Emirliği vergi vermezdi. Hicaz emirliği şerif adı verilen peygamber soyundan gelen kişilerce yönetilirdi. Hicaz emirliğinin savaş zamanı asker gönderme yükümlüğü yoktu.

 Beylerbeylik: Başında o bölgenin en yüksek askeri ve mülki otoritesini elinde bulunduran Beyler­beyi bulunurdu. Has adı verilen en geniş topraklar tımar olarak verilirdi. Sefere çıkarken Eyâlet deni­len beylerbeyi mıntıkasındaki, bütün Sancak Beyle­rini ve Tımarlı Sipahilerini yanma alıp istenilen yer­de orduya katılırdı. Beylerbeylerinin kendilerine bağlı diğer idari birimler üzerine geniş yetkisi yoktu. Sadece teftiş yaparlardı. Beylerbeyi merkez sanca­ğının idaresinden sorumlu idi.

Sancaklar: Başında Sancak Beyleri bulunur­du. Adli işlere bakan birde kadı bulunurdu.Sancakların idari, mülki ve asayiş işlerinden so­rumlu idi. Sancak Beyi bir şehzade ise yetkileri da­ha geniş olurdu.

Sancak Beyi herhangi bir savaş halinde, san­cağı içindeki tımarlı sipahileri toplayarak Beylerbe­yinin komutasına girerdi.

Kazalar: Başında Kadılar, Alay Beyleri ve Su­başılar bulunurdu. Güvenlik işlerinden Subaşılar so­rumlu idiler. Taşra yönetiminde Kadı, her türlü idari işlemi yargı denetimin de tutan önemli bir görevli idi.

Kadıların Görevleri:

İslam hukukunu uygularlar, kişiler arasında­ki anlaşmazlıkları çözümlerler.

Miras, ticaret ve nikah işlemlerini karara bağlardı.(Noterlik hizmeti yapardı.)

Vergilerin toplanması ve bunların hazineye aktarılmasını sağlardı.

Görev bölgesinde denetim yapardı.

Merkezden gönderilen emirler halka duyu­rur, halkın şikayetlerini de Divana iletirdi.

 Köy: Osmanlı Devleti’nde en küçük yerleşme yeridir. Köyün önderi imam veya köy kethüdası idi. Toplanma merkezi ise cami idi. Yönetici seçimle belirlenir ve Kadı’nın ataması ile gerçekleşirdi.

 Taşra Yönetimindeki Diğer Görevliler
Taşra yönetimindeki beylerbeyi veya sancakbeyi kadı ikilisinin yönetimi altında halkın sosyal ve ekonomik faaliyetlerinin yürütülmesi için birçok gö­revli bulunuyordu. Padişah tarafından görevlendiri­len bu kişiler hazineden maaş almazlar, reayadan gördükleri hizmete karşılık kanunlarda belirtilen vergi, resim ve harçları alırlardı. Böylece resimler toplanır ve verginin alınmasına neden olan görev­ler yerine getirilirdi. Taşrada Muhtesip, Kapan Emin­leri, Beytülmal Emini ve Gümrük Eminleri gibi gö­revliler bulunuyordu.

Mahalli Teşkilat
Devlete bağlı halkın kendi beldesindeki düzen ve hizmetlerin yerine getirilebilmesi, ortaklaşa harcamaların gerçekleştirilebilmesi ve daha önemlisi bi­reylerin devlet karşısındaki iradesinin belirlenebilmesi için mahalli örgütler kurulmuştur.

Mahalle ve Köy Teşkilâtı

Mahalle ve köy teşkilatında en önemli görevliler; Mahalle imamı ve Yiğitbaşı idi. Mahalle imamı, hü­kümetin temsilcisi sayılır ve padişahın emirlerini halka duyururdu. Yiğitbaşı, mahalle halkı tarafın­dan seçilir ve mahallede güvenliği sağlardı.

Esnaf Teşkilâtı

Osmanlı Devleti’nde esnaflar, lonca adı verilen teşkilata bağlıydı. Her esnaf bir loncaya üye olur, loncanın denetimi ve koruması altında bulunurdu. XIII ve XIV. yüzyıllarda Ahi teşkilatı olarak kurulan bu teşkilat, Osmanlılarda lonca adını almıştır. Her loncada yaşlılardan meydana gelen bir kurul bulunurdu ve en yaşlısına şeyh denilirdi. Loncanın işleri şeyhin yardımcısı konumundaki kethüda tarafından yürütülürdü. Lonca ustalardan oluşurdu. Şeyh çıraklık ve ustalık törenlerini yönetir, cezaların uygulanmasını sağlardı. Her loncada mesleği çok iyi bilen fiyat tespitinde yardımcı olan iki uzman (ehl-i ibre) vardı.

 Loncanın Görevleri:

Üye sayısını, malların kalitesini belirlemek.

Esnaf hükümet ilişkilerini düzenlemek.

Üyelerin zararını karşılamak, kredi vermek

Çalışamayacak durumdaki üyeleri korumak.

 Cemaat idareleri

Osmanlı Devleti’nde cemaat kavramı Hıristiyan. Er­meni ve Musevi topluluklar için kullanılıyordu. Bu cemaatlere mensup olan kişiler, ibadetlerini ser­bestçe yapar, istediği işle uğraşır, kendi dinlerine ve dillerine uygun eğitim yaparlardı.

Bu cemaatler dini kuruluşlar etrafında birleşmiştir. Devletle Hıristiyan halkın ilişkilerini düzenlemek için Fatih Döneminden itibaren Fener Patrikhanesi ve Patrik görevlendirilmiştir. Aynı şekilde Ermeni ve Yahudi Hahambaşılar da kendi cemaatlerinin tem­silcisiydi.

Cemaatler; evlenme ve boşanma konusunda ta­mamen kendi kurallarını uygular, ceza hukukunda ise. kadıların kararlarına uyarlardı.

Taşra Teşkilatında Meydana Gelen Değişiklikler

18. Yüzyıldaki Değişmeler

17. yüzyıldan itibaren taşra teşkilatı, giderek eski özelliklerini kaybetmeye başladı. Bu deği­şiklik önce taşradaki yöneticilerde görülmüştür. Eyalet ve sancaklara gönderilen idareciler yer­lerine gitmeyerek vekiller (mütesellim) tayin ettiler. Bu ne­denle 18. yüzyılda ortaya çıkan ayanlar güç­lenmeye merkezi yönetimle çatışmaya ve karşı gelmeye başlamıştır.

İltizam usulü yaygınlaşmıştır. Bu uygulamanın sonucunda tımar sistemi ve tımarlı sipahiler iş­levini kaybetmiştir. Bu durum eyaletlerde ve sancaklarda güvenliğin bozulmasına neden ol­muştur.

Tımar sisteminin bozulmasına paralel olarak topraklar boş kaldı, üretim azaldı, ekonomik sorunlar ortaya çıktı. Ayrıca eyalet ordusu öne­mini yitirmiştir.

 19. Yüzyıldaki Değişmeler

II. Mahmut, merkezi otoriteyi güçlendirme yolu­na gitti. Ayanların merkeze olan bağlılıklarını artırmak için onlarla “Sened-i İttifak” denilen belgeyi imzaladı (1808). Ancak bu belge padi­şahın yetkilerini sınırladığı gibi ayanların varlı­ğını da meşrulaştırmıştır.

II. Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan son­ra yönetime tam olarak hakim olmuş ve ayanlık sistemini ortadan kaldırmıştır.

Mahalle ve köylerde muhtarlık oluşturuldu.

Tanzimat Dönemi’nde iltizam usulü kaldırılmıştır. Güvenlik için zaptiye teşkilatı kuruldu. Eyaletlerde Büyük Meclis denilen meclisler kuruldu. Sonradan bu meclis Eyalet meclisi adını almıştır.

1864′te Vilayet Nizamnamesi çıkarılarak vilayet, liva (sancak), köy birimlerine ayrıldı. 1871 yılında köy ile kaza arasında nahiyeler kuruldu. Sancaklarda mutasarrıflar, kazalarda kaymakamlar yönetici oldular. Nahiyelerin başına seçimle gelen Nahiye müdürü getirilmesi kararlaştırıldı.

 İdari Birim
 Yönetici
 Asayiş
 Adalet

Eyalet Beylerbeyi
 Subaşı
 Kadı

Sancak
 Sancak Beyi
 Subaşı
 Kadı

Kaza
 Kadı
 Subaşı
 Kadı

Köy
 İmam veya

Köy Kethüdası
 Yiğitbaşı
 Kadı Naibi

Toprak Yönetimi:

Daha önceleri Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de toprak üç birime ayrılmıştı.

 Mülk Arazi: Osmanlı devletinde halkın elinde bulunan tamamen halka ait topraklardı. Bu tür topraklar ikiye ayrılırdı:

Öşür Topraklar: Fetih sırasında Müslüman­lara ait olan veya ele geçirildiğinde Müslümanlara verilmiş olan topraklardır. Bu topraklar sahiplerinin mülkü olup, istedikleri gibi tasarruf edebilirlerdi. Bu mal sahipleri öldükleri zaman öldüklerinde toprakla­rı varislerine kalabiliyordu. Devlet bu toprak sahip­lerinden toprak üretim vergisi olan öşür (onda bir oranında alınan vergi) alırdı.

Haraci Topraklar: Fetih sırasında Müslüman olmayan yerli halkın ellerinde “mülk” olarak bırakı­lan topraklardır. Bu şekildeki topraklarda öşrü top­raklar gibi sahipleri tarafından şahsi tasarrufa açık­tı. Miras bırakabilirdi. Yalnız bu topraklardan alınan vergi biraz farklıydı. Haraci topraklardan iki türlü vergi alınırdı.

Harac-ı Mukaseme: Toprağın verimine göre alman üretim vergisidir.

Harac-ı Muvazzaf: Arazinin yüzölçümüne göre alman vergidir.

 Vakıf Arazileri: gelirleri cami, medrese, hastane, imarethane, han ve hamam gibi topluma hizmet veren kuruluşların masrafları için ayrılmış arazilerdir. Vakıf arazilerinin alınıp satılması kesinlikle yasak olup vergiden muaf tutulmuşlardır. Vakıf topraklar üzerinde çalışan halk, arazisi hangi vakfa ayrılmışsa öşür vergisini o vak­fın yöneticisine veriyordu

 Miri (Emiri) Arazi : Memleketteki toprakların büyük bir kısmı bu topraklardır. Bu topraklar devle­te ait topraklardır. Bunlar devletin olmakla beraber, ekip-biçmek ve boş bırakılmamak şartıyla yine eski sahipleri üzerinde bırakılıyordu. Kendilerine arazi verilenler, şartlara uyarak, o toprağı ekip biçerler ve öldükleri zaman bu yerler vergisini vermek sure­tiyle çocuklarına kalırdı. Ancak bu topraklar onu iş­leyenlerin özel mülkü olmadığı için alınıp-satılamaz, vakıf yapılamaz ve hibe edilemezdi.

Miri arazi çok çeşitlere ayrılmış olup, bazı önemlileri kısaca şöyledir:

Havass-ı Hümayun : Bu toprakların geliri devlet hazinesine giderdi. Bu toprakların bir kısmı doğrudan padişaha ait olup geliri ise Hazineye gi­derdi.

Paşmaklık : Padişahların kızlarına, anneleri­ne ve ailelerine ayrılan topraklardır.

Malikane : Devlet adamlarına hizmetleri se­bebiyle mülk olarak verilen topraklardır. Bu toprak­ların mülkiyeti şahıslara aitti. Ancak tasarruf yetkisi devletin olup, istediği kimseye verirdi.

Yurtluk : Sınır boylarını bekleyen asker ailelerine verilirdi. Fetih sırasında bazı komutanların hizmetlerine karşılık olmak üzere verilen topraklar­dı. Yurtluk herhangi bir yerin gelirinin hayatta oldu­ğu sürece bir kimseye verilmesidir.

Ocaklık : Bu hakka sahip olanlar, öldüklerin­de miras hakkı söz konusu olan topraklar idi. Kale muhafızlarına ve tersane giderlerine ayrılmıştır.

Mukataa : Gelirleri doğrudan hazineye ayrılan topraklardı.

 Dirlik Toprakları : Belli hizmet karşılığı devlet adamlarına ve görevlilere verilen topraklardır. Üç kısma ayrılmıştır.

Has : Yıllık geliri yüz bin akçeden fazla olan dirliklerdir. Haslar padişahlara, vezirlere, divan üyelerine, şehzadele­re, beylerbeylerine, sancak beylerine verilirdi. Has sahipleri dirliklerinin gelirine göre silahlı ve her an savaşa hazır cebelu beslerdi.

Zeamet : Yıllık yirmi bin ile yüz bin akçe geli­ri olan topraklardır. Orta dereceli devlet memurlarına, kadılara, hazine ve tımar defterdarına, alay beylerine,kethüdalara, kale komutanlarına ve divan katiplerine verilirdi. Zeamat sahipleri ilk yirmi bin akçe hariç sonraki her beş bin akçe için bir cebelu beslerdi.

Tımar : Yıllık geliri üç bin ile yirmi bin akçe arasında olan dirliklerdir. Bunlar geçimlerini sağla­mak ve hizmetlerine ait masrafları karşılamak üze­re bir kısım asker ve memurlara tahsis edilen top­raklardı. Tımar sahipleri gelirlerinin üç bin akçesini geçimleri için ayırırdı. Buna kılıç tımarı denirdi. Geri kalan her üç bin akçe için bir cebelü beslerlerdi.Tımar toprakları üç kısma ayrılmıştır.

Mustahfaz tımarı  : Camii imam ve Hatiplerine verilirdi.

Eşkinci tımarı        : Savaşta yararlılık gösteren­lere verilirdi.

Hizmet Tımarı       : Saray da çalışanlara verilirdi.

 Dirlik Sisteminin Amaçları:

Topraktan daha iyi yararlanma

Devlet gelirlerini arttırma

Üretimde sürekliliği sağlama

Devlete masrafsız asker besleme

Ülkenin, Tımar bulunan bölgelerinde devlet otoritesini sağlama.

Vergilerin toplanmasını kolaylaştırma

Halkın ezilmesini önleme

Ülkeyi bayındır hale getirme

Ekonomik ve sosyal hayatı düzenleme.

 Miri araziyi ekip biçen halka ve köylüye reaya denirdi. Bunlar vergileri, devlet o yeri hizmet karşılı­ğı kime vermişse ona ödüyorlardı. Dirlik sahiplerine de sipahi denirdi. Reaya toprağı ekip biçmek ve ba­kımıyla yükümlüydü.

Tımar rejimi içinde Tımar sahiplerinin ve rea­yanın hakları karşılıklı olarak düzenlenmiştir. Hiçbir zaman reayanın toprağı bırakıp gitmesine tımar sahibi izin vermezdi. Sipahi’nin çift bozan denilen bir tür tazminat vergisi alma hakkı vardı. Bunun yanın­da haksızlığa uğrayan köylünün de şikayet hakkı vardı. Eğer sipahi haksızsa hakkında işlem yapılır, dirliği elinden alınırdı.

Kuruluş ve Yükselme Dönemleri’nde tımar sis­temi iyi işlemiştir. Sefer esası üzerine kurulan bu sis­tem:

Savaşların uzaması.

Tımarların belli kimselerin elinde toplanması

Tımarların iltizama verilmesi

Tımarların rüşvet ve iltimasla satılması gibi nedenlerden dolayı bozulmuş II. Mahmut devrinde de kaldırılmıştır.

 İltizam Sistemi

Osmanlı Devleti’nde tımar sistemi içine yerleştirilemeyen faaliyetlerin gerektirdiği parayı sağlayabil­mek için tımar sistemi yanında bir de iltizam usulü uygulanıyordu. XVI. yüzyılda bazı eyaletlerin ver­gilerinin açık artırma yoluyla belirli bir bedel karşılı­ğı peşin olarak mültezim adı verilen kişilere bırakıl­masına iltizam denir.

XVI. yüzyılda sınırların genişlemesi sonucu devle­tin giderleri arttı, uzak bölgelerdeki toprakların ver­gilerinin toplanması zorlaştı. Böylece uzak eyalet­lerde tımar sistemi yerine iltizam sistemi uygulandı. Bu sistem ilk defa Kanuni zamanında, Sadrazam Rüstem Paşa tarafından uygulandı. Devlet, uzak bölgelerin vergi gelirlerini açık artırmayla nakit ola­rak satmış, eyaletlerdeki askerler ve yöneticilerin maaşlarını ödemiştir. Mültezim, tımar sahibi gibi vergiye konu olan faaliyeti yapan zümreleri ve böl­geyi yöneten kişiydi. Dirlik sahibinin hakları mülte­zime de tanınmıştı. Merkezi idarenin zayıflamasıy­la, eyaletlerde asker yetiştirilmemiş ve halktan faz­la vergi alınarak reaya zor duruma düşürülmüştür.

 Tarım

Osmanlı toplumunda ekonominin en önemli kolu tarımdı. Tarım politikasını belirleyen en önemli uy­gulama tımar sistemiydi. Bu sistemde toprağın mülkiyeti devlete, işleme görevi köylüye, vergisi si­pahiye aitti. Köylü, toprağı sürekli işleme ve miras bırakma hakkını devam ettirebilmek için bazı yü­kümlülükleri yerine getirmek zorundaydı:

Sebepsiz olarak toprağını terk edemezdi.

Öşür ve diğer vergileri sipahiye ödemek zo­rundaydı.

Toprağını sebepsiz olarak üç yıl üst üste boş bırakamazdı. Eğer bırakırsa toprak ken­disinden alınırdı.

Bu yükümlülüklere karşı devlet de halkın güvenliği­ni korumak ve düzeni sağlamakla görevliydi. Vergi­yi toplamakla görevli olan sipahinin de reayaya karşı yükümlülükleri vardı:

Üretimin devamlılığını sağlama.

Reayanın vergilerini toplama.

Cebelu denilen asker yetiştirme.

Asker toplama.

Asayiş ve düzeni sağlama.

Bayındırlık faaliyetlerini yapma.

 Geniş topraklar, çeşitli iklim özelliklerinin varlığı ve toprak yönetiminin iyi olması nedeniyle tarımsal üretim yüksekti. Ürün fazlası Akdeniz ülkelerine sa­tılarak önemli gelir sağlanmıştır.

 Hayvancılık

Hayvancılık tarım ekonomisinin ve genel ekonomi­nin önemli unsurlarından biridir. Osmanlı Dönemi’nin teknolojik seviyesi içinde hayvan, ulaşım ve üretimin en önemli güç kaynağı idi. Hayvancılık, daha çok Doğu.,Orta ve Batı Anadolu’daki göçebe­ler tarafından yapılmaktaydı. Adet-i ağnam adıyla önemli bir miktar teşkil eden hayvanlar için vergi toplanıyordu. Bursa’da ipek, Ankara’da tiftik, Sela­nik’te çuha, Bulgaristan’da aba üretimi hayvancılı­ğı önemli sanayilerin hammadde kaynağı durumu­na getirmiştir. Osmanlı Devleti’nde hayvancılığın gelişmesinde, boy ve Türkmen geleneklerinin yanı sıra ülkenin coğrafi koşullarının da etkisi olmuştur.

 Sanayi

Esnaf Teşkilatı: Esnaf ve zanaatkârların çalışma ve pazar sorunlarını çözmek, mesleğe yeni ele­man yetiştirmek amacıyla lonca teşkilatı kurulmuştur. Osmanlı şehirlerindeki loncalar, ekonomik ha­yatın temeli durumundaydı. Loncaların dışında, esnaflık ve zanaatkârlık yapmak mümkün değildi. Loncalar, devletçe belirlenen kurallara uymak zo­rundaydı.

XVI. yüzyıla kadar Müslüman ve Hıristiyan esnaflar aynı loncaya üye olabilirken, daha sonra loncalar ayrıldı.

Loncaların Başlıca Görevleri

Ürünlerin kaliteli yapılmasını sağlamak ve fiyatları belirlemek

Esnafla hükümet arasında ilişkileri düzenle­mek

Üyelerinin zararlarını  karşılamak ve kredi sağlamak

Halka mesleki eğitim vermek

Kendi aralarında iyi bir dayanışma sağlayan lonca yöneticileri, esnaf birliğinin sorunları kadar belde­nin sorunlarıyla da ilgileniyorlardı. Bu teşkilat halka mesleki eğitim vermeyi de ihmal etmemiştir.

 Ticaret

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde en önemli ti­caret merkezi Bursa idi. Fatih Dönemi’nde ülke sı­nırlarının genişlemesiyle birlikte ticaret de gelişti. Karadeniz kıyılarında Amasra ve Trabzon fethedil­miş, buralar önemli ticaret merkezleri haline gel­miştir.

XV. ve XVI. yüzyıllarda, Türk tüccarları uluslarara­sı ticaret faaliyetlerinde görülmeye başlamıştır.

XVI. yüzyılda Bursa, istanbul, Kahire, Halep, Kefe, Edirne ve Selanik önemli ticaret merkezleriydi.

ipek ve Baharat Yollarıyla gelen mallar, Türk tüc­carları tarafından Avrupa’ya nakledilirdi. Karadan yapılan ticaret, kervanlarla gerçekleştiriliyordu. Ti­caret devlet tarafından teşvik edilir ve ticaret eş­yasından alınan vergiler son derece düşük tutu­lurdu.

 Hukuk

Osmanlı Devleti’nin İlk Yıllarında Hukuk

İlk dönemlerde yazılı bir hukuk olmadığından hu­kuksal anlaşmazlıklar töre ve geleneklere göre çö­zümleniyordu. Ayrıca Türkiye Selçuklularının hu­kuki uygulamaları da devam ettirilmiştir.

Osmanlı nüfusunun artması, topraklarının genişle­mesi her alanda olduğu gibi hukuk alanında da dü­zenlemelere yol açmıştır. Osmanlı Devleti fethetti­ği yerlerdeki halkın Osmanlı yönetimine uyum sağ­lamasını kolaylaştırmak amacıyla yürürlükteki ka­nunları bir süre kaldırmamıştır.

 Osmanlı Hukuku’nun Temelleri

Osmanlı Devleti’nde hukuk; şer’i ve örfi hukuk ol­mak üzere iki temele dayanıyordu. Örfi hukukun şer’i hukuk kurallarına ters düşmemesine özen gösterilmiştir.

 Osmanlı Hukukunun Gelişmesi

XV. yüzyılda Osmanlı hukuku gelişmeye başla­mıştır, ilk Osmanlı Kanunnamesi Fatih tarafından Kanunname-i Âli Osman adıyla düzenlendi. Fatih’ten sonraki padişahlar da kanunnameler yap­mışlardır. Bunların en meşhuru Kanuni Sultan Sü­leyman’ın kanunnamesidir. XV. ve XVI. yüzyıllarda Şeyhülislâmların verdiği fetvalar Şer’i hukukun ge­lişmesinde etkili olmuştur.

 Osmanlı Devleti’nde Hukukun Uygulanışı

Osmanlı Devleti’nde bütün davalar Şer’i mahkeme­lerde çözümleniyordu. Mahkemelerde hâkim ola­rak kadılar görev yapıyordu. Kararlar Şer’iyye Sicillerine yazılırdı. Kadılar, Şer’i hukuk konularında karar veremediklerinde “Müftü”den fet­va isterlerdi. Mahkemeler herkese açıktı. Mahke­menin verdiği karan kabul etmeyenler bir üst mah­keme olan Divan-ı Hümayun’a müracaat ederlerdi. Burada verilen kararlar değiştirilemezdi. Kadıların yardımcıları (naipler) vardı. XVI. yüzyıl sonlarına kadar toprak kadılığı adıyla seyyar kadı­lar vardı. Soruşturmalar toprak kadıları tarafından yapılıyordu.

 Kadıların Vazifeleri

İslam hukukunu uygularlar, kişiler arasında­ki anlaşmazlıkları çözümlerler.

Miras, ticaret ve nikâh işlemlerini karara bağlardı. (Noterlik hizmeti yapardı.)

Vergilerin toplanması ve bunların hazineye aktarılmasını sağlardı.

Görev bölgesinde denetim yapardı.

Merkezden gönderilen emirler halka duyu­rur, halkın şikâyetlerini de divana iletirdi.

 Osmanlı Hukukunda Meydana Gelen Değişmeler

XIX yüzyılda Osmanlı hukukunda önemli değişiklikler olmuştur

Avrupa hukuk kuralları örnek alınmıştır.

Tanzimat Dönemi’nde, II. Mahmut’un kurduğu Davalar Nezareti; Adliye Nezareti adını aldı (1870). Ticaret ve Temyiz Mahkemeleri kurul­du. Avrupa ile ilişkilerin yoğunlaşması üzerine maliye, hukuk, ticaret, ekonomi, eğitim ve idare alanlarında birçok kanun ve yönetmelik çıkarıl­dı. Ceza Kanunu (1840), Ticaret Kanunu (1850), Deniz Ticaret Kanunu (1868) ve yeni çıkan ka­nunları bildiren Düstur adlı dergi çıkarıldı (1865). Ahmet Cevdet Paşa’nın başkanlığında (Mecel­le adı verilen) İslâm hukukuna dayalı medeni kanun hazırlandı (1866 – 1878).
19. yüzyıl Osmanlı adalet teşkilatının en önem­li eksiği mahkemelerde birlik olmamasıydı. Bu mahkemeler dört kategoride incelenebilir: Niza­miye Mahkemeleri (Adliye nezaretine bağlı yeni mahkemeler), Konsolosluk Mahkemele­ri (Elçilik ve konsolosluklara bağlıydı, yabancıların davalarına bakardı, dolayısıyla Dışişleri Bakanlığı’na bağlıydı), Şer’i Mahkemeler (Şeyhülislama bağlı, Müslüman halkın evlenme, boşanma, miras v.b. gibi davalarına bakardı), Cemaat Mahkemeleri (Gayri Müslimlerin davalarına bakan mahkemeler, sadrazama bağlıydı).

Avrupa Tarihi II (1600-1918)

Mutlakıyetten Parlamentarizm’e

Mutlakıyet: Ülke yönetiminin bir kişinin elinde olduğu idare biçimidir

Meşrutiyet (Parlamentarizm): Ülkeyi kralla (padişahla) birlikte bir meclisin yönetmesidir.

İngiltere’de Demokrasi Hareketleri:

Avrupa’da ilk kez Meşrutiyet’e geçiş İngiltere’de yaşandı (1688).

Amerika Birleşik Devletleri’nin Kuruluşu

Amerika’ya yerleşen 13 koloninin İngiltere’ye bağlı kalmak istememesi.

I. Filadelfiya Kongresi’nde İngiltere’ye karşı mücadele kararı alındı ( 1774 ).

4 Temmuz 1776 ‘da II. Filadelfiya’da toplanan sö-mürgeler, bağımsızlıklarını ilan ederek İngiltere ile savaşa karar vermişler, İnsan Hakları ve Bildirgesini de kabul etmişlerdir.

Amerikalıların birtakım başarıları üzerine, o zamana kadar silah ve cephane yardımı yapan Fransa, İngiltere’ye karşı Amerikalıların yanında savaşa katıldı. Ona İspanya ve Hollanda da katıldı.

General Washington’un York Town başarısı, Fransızların Antil ve Hindistan denizlerindeki başarıları üzerine İngiltere barış istemek zorunda kalmıştır.

1783′de 13 koloni ile İngiltere arasında Versay Antlaşması imzalandı.

Bağımsızlığını ilan eden eyaletler iç işlerinde serbest olmak şartıyla Amerika Birleşik Devletlerini kurdular (1787).

Fransız İhtilali (1789)

Sebepleri

1. Halkın çeşitli sosyal sınıflara ayrılması

2. Krallık rejiminin baskısı

3. Fransız aydınlarının etkisi

4. Ağır vergiler, fakirlik

5. ABD’nin kurulması, İngilizlerin Meşrutiyet’e geçişi

Sonuçları

1. Soyluların ve rahiplerin ayrıcalıkları kaldırılarak eşitlik ilkesi getirildi.

2. Mutlak monarşi yıkılarak, egemenliğin halktan geldiği kabul edildi.

3. Eşitlik, adalet, milliyetçilik, hürriyet, ulusal egemenlik, laiklik, cumhuriyet gibi kavramlar önem kazandı.

4. Milliyetçilik fikrinin yayılması ile imparatorluklar dağılma sürecine girdi.

5. Fransız İhtilali sonuçları bakımından evrensel olduğundan yeniçağın bittiği, yakınçağın başladığı kabul edildi.

6. İmparatorlukların yıkılması ile milli devletler kurulmaya başladı.

7. Dağınık halde bulunan milletler siyasi birliklerini kurmaya başladılar.

8. Daha önce İngiliz bilgini Locke tarafından ileri sürülen ve Amerika bağımsızlık savaşları sırasında Amerikalılar tarafından kabul edilen İnsan Hakları Bildirisi Fransızlar tarafından dünya çapında bir bildiriye dönüştürüldü.

Osmanlıya Etkileri

Olumlu Etkileri

Osmanlı Devletinde demokrasi hareketlerinin başlamasına neden oldu.

Olumsuz Etkileri

Osmanlı Devletinde azınlıkların ayaklanması ve bunun sonucunda toprak kaybı.

Viyana Kongresi ve Kararları (1815)

Napolyon savaşları yüzünden bozulan Avru­pa’nın siyasal durumunu düzenlemek ve Avrupa’nın gelecekte alacağı durumu belirtmek ve saptamak amacıyla tüm Avrupa Devletleri Viyana’da büyük bir kongre topladılar.

Kongreye sadece Osmanlı Devleti katılmamıştır.

Viyana kongresi ile Avrupa’da yeni bir statü doğmuş oluyordu.

Kongrede Fransız İhtilali’nin Avrupa’ya yaydığı insan ve vatandaşlık haklarından hiçbirisi, yani hürriyet, milliyet ve eşitlik prensipleri göz önünde tutulmamış, sırf siyasal emel ve istekler üzerine kararlar verilmiştir. Bundan dolayı Viyana Kongresi kararları başarılı olmamış, kongre verdiği kararları yürütebilmek için silaha başvurmak zorunda kalmıştır.

Viyana Kongresi Kararlarına Tepkiler

1830 İhtilali

Mutlakıyet yönetimlerine karşı güçlenen liberal tepki 1830 yılında aniden patlak vererek bütün Avrupa’yı sarstı. Mutlakıyetçi devletlerin karşısına bütün bir Avrupa halkı çıkmıştır. Başta Fransa’da çıkan ihtilal, diğer ülkelerde de çıkmaya başlamıştır.

1830 ihtilalleri Fransa, Belçika ve İspanya gibi ülkelerde liberalizmin başarısıyla sonuçlandı.

Viyana Kongresiyle kurulan Avrupa statüsü büyük ölçüde değişerek, Avrupa’da yeni bir güçler dengesi kurulmaya başladı.

1848 İhtilalleri’nin Sebepleri

1. Milliyetçilik hareketlerinin ve liberalizmin gittikçe kuvvetlenmesi ve bunların bağımsızlığa dönüştürülmek istenmesi

2. Sanayi inkılâbı ile işçi sınıfının ortaya çıkarak bir takım haklar istemesi.

1848 ihtilali Fransa’da başladı, ihtilalin patlak vermesinde liberallerin ve sosyalistlerin büyük etkisi oldu.

Kral Lui Filip’in izlediği politika ihtilalin başlamasında etkili olmuştur.

Zira Kral, işçi sınıfının sorunlarını çözmede ihmalkâr davranıyordu. Üstelik kişi hürriyetini kısıtlamış, şahsi iktidarını kuvvetlendirme yoluna gitmişti. Bu durum ihtilalin patlak vermesine neden oldu. Kral istifa etti. Fransa’da cumhuriyet ilân edilerek bütün Fransızlara seçim hakkı tanındı.

Ölüm cezası kaldırıldı, esir ticareti yasak edildi. Bunlar gittikçe kuvvetlenen sosyalistleri tatmin etmedi.

Yeniden karışıklıklar çıktı. Yeni kurulan meclis cumhuriyeti ilan etti. Lui Napolyon cumhurbaşkanı seçildi. Bir süre sonra meclisi kapatarak Fransa’da ikinci imparatorluğunu ilân etti.

1848 ihtilallerinin Sonuçları

Fransa’da önce Cumhuriyet ve bir süre sonra da İmparatorluk kurulmuştur.

Sosyalist ve komünist akımlar güçlenmiştir.

Üçlü İttifak – Üçlü İtilaf

Alman Birliği’nin kurulması Avrupa dengesinde önemli değişikliklere neden oldu. Almanya Fransa’nın kendisinden intikam alacağından endişe ederek onu yalnız bırakma yollarını aradı. Bu amaçla 1872′de Rusya, Avusturya ve Almanya imparatorlukları Berlin’de toplanarak üçlü imparator birliği’ni kurdular. Bu birlik kısa zamanda dağıldı. Berlin Kongresi’nde birlik bozuldu. Rusya’nın ayrılmasıyla Almanya, İtalya ile yakınlaşmaya çalışarak, İtalya ile Avusturya arasındaki anlaşmazlıklar gidermiştir. Böylece bu üç devlet üçlü ittifakı kurdular (1883).

Üçlü ittifakın kurulması üzerine Fransa ile Rusya arasında da buna benzer bir bağlaşma yapıldı. Daha sonra İngiltere’de Alman korkusundan bu gruba katılarak üçlü ittifaka karşı yeni bir birlik doğmuştur (1907).

Sanayi Devrimi (1850)

Üretimde kol gücünün yerini makinenin almasıdır.

Sanayi devrimi önce İngiltere’de başlamış, daha sonra Fransa ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde etkisini göstermiştir.

Sebepleri:

1. Coğrafi keşifler ve sömürgecilikle ele geçen zenginlik kaynakları ve sermaye birikimi

2. Rönesans ve Aydınlanma sürecinde ortaya çıkan bilgi birikimi

Sonuçları

1. Üretim artmıştır.

2. Ham madde ve pazar sorunu ortaya çıkmıştır.

3. Sömürge elde etme yarışı hız kazanmıştır.

Bu gelişmeler yaşanırken Almanya ve İtalya siyasi birliklerini kuramadıkları için sömürgecilik yarışında geç kalmışlardır. Daha sonra siyasi birliklerini tamamlayan bu devletlerin gelişen sanayileri için sömürge elde etmek istemeleri Avrupa’daki dengeleri değiştirmiştir. Özellikle Almanya ile İngiltere büyük bir rekabete girmişlerdir.

Aydınlanma Çağı

18. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan her konuda akla öncülük tanıyan düşünce sistemine “Aydınlanma”, bu düşünce sistemi ile gelen yeni döneme ise “Aydınlanma Çağı” adı verilir.

Aydınlanma Çağı’nda “aklın kullanılması ile doğru bilgiye ulaşabileceği” fikri temel olarak kabul edilmiştir.

Bu dönemde deney ve gözlem önem kazanmış, doğa bilimlerinde büyük gelişmeler sağlanmıştır.

Aydınlanma Çağı’nın Sonuçları

1. Avrupa’da geçmişten kalan pek çok düşünce sistemi değişmiş, yerini akılcı düşünce sistemi almıştır.

2. Aydınlanma Çağı’ndaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler dünyayı geliştiren Sanayi İnkılâbı’nın temellerini oluşturmuştur.

3. Pek çok alanda önemli eserler verilmiştir.

4. Avrupa’daki sosyal ve siyasal gelişmeler Amerika Birleşik Devleti’nin kurulmasında ve Fransız İhtilâli’nin çıkmasında etkili olmuştur.

Osmanlı Siyasi Tarihi II (1600-1922)

 

A- BUNALIMLAR VE ÜSTÜNLÜĞÜ KORUMA ÇABALARI

İÇ ÇALKANTILAR VE İSYANLAR


a- İsyanların Sebepleri:

Bazı padişahların ve devlet adamlarının yeteneksiz olmaları.

Tımar sisteminin bozulması, tarım ve hayvancılığın gerilemesi.

Üretimin azalması, paranın değer kaybetmesi, fiyatların yükselmesi.

Avrupa’daki bilim ve teknik alandaki gelişmelere ayak uydurulamaması.


b- İstanbul İsyanları:

Yeniçeriler ve sipahiler, maaşlarının yetersizliği yüzünden ayaklanmışlardır. Bu ayaklanmalarda padişah II. Osman 1622’de yeniçeriler tarafından öldürülmüştür. IV. Mehmet zamanında da birçok devlet adamı Sultanahmet Meydanı’ndaki çınar ağacına asılmışlardır. Bundan dolayı bu olaya Çınar Vak’ası (Vak-a’i Vakvakiye) denilmiştir.

 

c- Taşra İsyanları:

Bu ayaklanmalar Anadolu’da çıkmıştır. İlk ayaklanan kişinin adı Celal olduğu için Anadolu’da çıkan ayaklanmalara “Celali İsyanları” denilmiştir.


Bu isyanların sebepleri, vergilerin yükseltilmesi, kadılar ile sancak beylerinin davranışları, İran ve Avusturya ile yapılan savaşların etkisidir.


Bu isyanlar neticesinde Osmanlı Devletinin merkezi otoritesi çöktü. Üretim azaldı. Devlete güven kalmadı.

 

d. Eyalet İsyanları:

Osmanlı’dan ayrılmak isteyen eyaletlerde ortaya çıkan isyanlar. Eflak, Boğdan, Yemen isyanları gibi…

2- 17. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİNİN DIŞ SİYASETİ:

Osmanlı-İran Münasebetleri:

Osmanlı Devleti ile İran arasındaki savaşlar 1603 yılında tekrar başladı. Bu savaşlara IV. Murat zamanında 1639 yılında yapılan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile son verildi. Bugünkü Türkiye – İran sınırı da bu antlaşmaya göre belirlenmiştir.


Osmanlı-Lehistan Münasebetleri: 1672 yılında Lehistan ile yapılan savaş sonucunda Bucaş Antlaşması yapıldı. Bu antlaşma Osmanlı Devletinin toprak kazandığı son antlaşmadır.


Osmanlı-Avusturya Münasebetleri:

1593 Yılında Avusturya ile başlayan savaşlara 1606 yılında Zitvatoruk Antlaşması ile son verildi. Bu antlaşma ile Osmanlı Devletinin Avusturya üzerindeki üstünlüğü sona ermiştir.
1683 Yılında Avusturya’nın Macarlara baskı yapması, Macarların da Osmanlı Devletinden yardım istemesi üzerine Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana’yı kuşattı. Ancak Avusturya’ya yardıma gelen Haçlı Ordusu karşısında Osmanlı Ordusu yenildi.


Viyana bozgunundan sonra Avusturya, Lehistan, Malta, Venedik Osmanlılara karşı “Kutsal İttifak” kurdular. Daha sonra bu ittifaka Rusya da katıldı. Bu devletlerle 1697 de yapılan savaşı Osmanlı Devleti kaybetti. 1699 Yılında Karlofça Antlaşması imzalandı.


Önemleri:

Viyana Bozgunu ile Avrupa’da Türk ilerleyişi durmuştur.

Karlofça Antlaşması ile Osmanlı Devleti ilk defa toprak kaybetmiştir.


3- KARLOFÇA’DAN KÜÇÜK KAYNARCA’YA:

Osmanlı-Rusya Münasebetleri:

1711 Yılında Rusya ile yapılan savaşı Osmanlı Devleti kazandı. Savaş sonunda yapılan Prut Antlaşması ile Azak Kalesi Osmanlılara geri verildi.

 

Osmanlı-Avusturya Münasebetleri:

İki devlet arasındaki savaşlar 1716 yılında tekrar başladı. Osmanlı Devleti bu savaşta yenildi. 1718 Yılında Pasarofça Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Osmanlı’da “Lale Devri” başladı.

 

Osmanlı Devleti, 1736 yılında Rusya ve Avusturya’ya tekrar savaş açtı. Her iki devletle 1739 yılında Belgrat Antlaşmaları imzalandı. Belgrat Antlaşmaları Osmanlı’nın 18. Yüzyılda imzaladığı son kazançlı antlaşmalar olmuştur. Bu antlaşmalarla Karadeniz’in Türk Gölü olduğu bir kez daha kabul edildi.


Bu antlaşmalarda Fransa’nın arabuluculuk yapması ve Osmanlı lehine çalışması sonucu 1740 yılında kapitülasyonlar genişletilerek sürekli hale getirildi.


Osmanlı-Rusya Savaşı (1768-1774):

Rusya’nın Lehistan’a saldırması ve buradaki Türkleri de öldürmesi üzerine Osmanlı 1768 yılında Rusya’ya savaş açtı. Savaş devam ederken Rus donanması, Cebelitarık Boğazından geçerek 1770’de Çeşme’de Türk Donanmasını yaktı.

 

Savaşta Osmanlı yenilerek 1774 yılında Küçük Kaynarca Antlaşması’nı imzaladı.

Bu antlaşmanın maddeleri şunladır:


a- Rus ticaret gemileri Karadeniz ve Akdeniz’de serbestçe dolaşabilecek, Ruslar İstanbul’da daimi elçi bulunduracaktı (Bu madde ile Karadeniz Türk Gölü olma özelliğini kaybetmiştir).

 

b- Rusya kapitülasyonlardan yararlanacaktı.

c- Rusya Osmanlı yönetimindeki Ortodoksların haklarını koruyabilecekti. Böylece Rusya Osmanlı Devletinin iç işlerine karışma fırsatını elde etmiştir.

d- Osmanlı Devleti, Rusya’ya savaş tazminatı ödeyecekti. Bu madde ile Osmanlı ilk defa bir devlete savaş tazminatı ödemiştir.


B- KÜÇÜK KAYNARCA SONRASI GELİŞMELER

 

Osmanlı-Fransa Savaşı (1798-1801):

18. Yüzyılın sonlarına doğru Fransa yayılmacı bir politika izlemeye başladı. Fransa’nın bu dönemde en önemli amacı Mısır’ı ele geçirmekti. Mısır’ı ele geçirmek istemesinin sebebi de İngiltere’nin sömürgesi olan Hindistan’a giden yolları kontrol altına almaktı. 1798 yılında başlayıp 1801 yılına kadar devam eden savaşlarda Fransa amacına ulaşamadı. 1804 Yılından itibaren iki devlet arasındaki ilişkiler tekrar düzeldi.


Milliyetçilik Hareketleri ve Yeni Meseleler

Fransız ihtilali ile ortaya çıkan Milliyetçilik akımı, en fazla imparatorlukları etkilemiştir. Osmanlı Devleti de ülkede bütünlüğü ve otoriteyi sağlayamaz duruma gelmiştir. Bir de başta Rusya olmak üzere İngiltere, Fransa ve Avusturya gibi devletlerin kışkırtmaları eklenince durum iyice kötüleşmiştir.

 

Sırp İsyanı (1804 – 1878)

Sebepleri:

Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı milliyetçilik akımı

Rusya’nın kışkırtması

Osmanlı merkezî otoritesinin bozulması

Gönderilen yöneticilerin ve yeniçeri askerlerinin hatalı davranışları

Osmanlı Avusturya savaşlarında Sırbistan’ın savaş alanı haline gelmesi.

 

İlk isyan 1804’de Kara Yorgi tarafından çıkarılmış, Rus savaşları yüzünden uzun süre bastırılamamıştır. 1812 Bükreş Antlaşması ile imtiyazlar elde eden Sırplar, 1829 Edirne Antlaşması ile özerklik kazanmış, 1878 Berlin Antlaşması ile de bağımsızlıklarını elde etmişlerdir.

Sırplar, Osmanlı’ya karşı ilk ayaklanan millettir.

 

Yunan İsyanı (1820 –1829) Megalo İdea

Sebepleri:

Milliyetçilik akımı

Rusya’nın kışkırtması.

Avrupa Devletlerinin Rumları Eski Yunan uygarlığının temsilcileri olarak kabul etmeleri

Etnik-i Eterya’nın çalışmaları

Osmanlı yönetimindeki bozulmalar

Rum aydınlarının çalışmaları

 

İlk isyan 1820’de Eflak’ta çıkmış, fakat Tepedelenli Ali Paşa tarafından bastırılmıştır. Ali Paşa’nın Osmanlı yöntemiyle arasının bozulup isyan etmesiyle uygun ortamı bulan Rumlar, 1821’de Mora’da isyan etmişler, Avrupa devletlerinin de desteğini alan isyan bastırılamamıştır.

 

Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan yardım istenmiş, Mehmet Ali Paşa Mora ve Girit valiliğine karşılık yardım ederek isyanı bastırmıştır. Buna kızan Avrupa devletleri, Navarin’de Osmanlı ve Mehmet Ali Paşa donanmasını yakmışlardır.

 

Osmanlı Devleti tazminat istemiş, buna karşılık Avrupa devletleri, Yunanistan’ın bağımsızlığını teklif etmişlerdir. Kabul edilmeyince Fransa geçici olarak Mora’yı, İngiltere İskenderiye’yi işgal etmiştir. Rusya da Osmanlı Devleti’ne savaş açmıştır. Yapılan savaşı kaybeden Osmanlı Devleti, 1829 Edirne Antlaşması ile Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kalmıştır.

Yunanlılar (Rumlar), Osmanlı’ya karşı bağımsızlık kazanan ilk millettir.

 

 

Pontus Sorunu

Pontus, Eski Yunanlıların Doğu Karadeniz’e verdikleri bir isimdir.

Tarihte Doğu Karadeniz’de iki devlet kurulmuştur.

Pontus Krallığı M.Ö. 298′de I. Mithridates tarafından kurulmuş ve M.Ö. 63′te yıkılmıştır.

Trabzon Devleti 1204’de Doğu Roma Prensi Aleksi Komnen tarafından kurulan bu devlet 1461’de Fatih Sultan Mehmet tarafından yıkılmıştır.

Bu iki devlet arasında herhangi bir ilişki mevcut değildir.

Bölge, zamanla Türkleşmiş ve Müslümanlaşmıştır.

Yunanistan, 20. yüzyılın başlarında, Fatih tarafından yok edilen Trabzon Rum Devleti’ni yeniden diriltme çabasına girmiştir.

Etnik-i Eterya Cemiyeti, Megalo İdea (Büyük İdeal) hedeflerinden biri olarak, faaliyetlerine bölgede başlamıştır.

İlk Pontus-Rum Cemiyeti, Merzifon Amerikan Koleji’nde oluşturulmuştur. Amacı, “Pontus Rum Devleti”ni kurmaktı. Bu

devlet, başkenti Samsun, Trabzon, Giresun, Ordu, Sinop, Gümüşhane, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat illerimizin tamamı, Erzurum, Erzincan, Sivas, Kastamonu’nun bir kısmını içine alıyordu.

Kurdukları yüzlerce çete ile Türk köy ve kasabalarına saldıran Pontusçu komiteciler, büyük katliamlar yaptılar. Bu çetelere, pek çok papaz da yardımlarda bulundu.

Türk Milleti Kurtuluş Savaşı’nda işgalcilerle mücadele ederken, asırlardır Osmanlı topraklarında yaşayan Rumlar, büyük bir ihanetle Türkleri acımasızca katlettiler.

Bugün Yunanistan, dünya çapında sayısı 176 dernekle sözde “Pontus Sorunu”nu tüm dünya kamuoyuna anlatmaktadır. 19 Mayıs’ı “Pontus Soykırımı Günü” olarak anan Yunanistan, bu sorunu, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi konusunda bir koz olarak kullanmaya çalışmaktadır.

 

Mısır Sorunu

Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır’da güçlü bir yönetim, ekonomi, ordu ve donanma oluşturmuştu. Mora İsyanı’nın bastırılmasında yardım istenince, Mora ve Girit valiliğini istemiş fakat Edirne antlaşmasıyla Mora’da Yunanistan kurulunca, Mora’ya karşılık Suriye valiliğini istemiştir. II. Mahmut Girit’i vermekle beraber Suriye valiliğini vermemiş, bunun üzerine Mehmet Ali Paşa isyan etmiştir. Oğlu İbrahim paşa komutasındaki Mısır ordusu Suriye’yi ele geçirmiş, Osmanlı ordusunu Adana ve Konya’da mağlup ederek Kütahya’ya kadar ilerlemiştir. İstanbul tehlikeye girince II. Mahmut Rusya’dan yardım istemek zorunda kalmıştır. Rus donanma ve ordusu İstanbul önlerine gelince bu durumdan İngiltere ve Fransa rahatsız olmuştur. Onların müdahalesi ile sorun uluslar arası bir hal almış ve Kütahya Antlaşmasıyla belli bir süre için çözüme kavuşturulmuştur.

 

1833 Kütahya Antlaşması

Mehmet Ali Paşa’ya Mısır valiliğine ek olarak Suriye ve Girit valiliği,

Oğlu İbrahim Paşa’ya Cidde valiliğine ek olarak Adana valiliği verilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin bir valisi karşısında mağlup olması güçsüzlüğünü ortaya koymuştur.

İki taraf da antlaşmadan memnun kalmamıştır.

 

Hünkâr İskelesi Antlaşması (1833)

II. Mahmut, Mehmet Ali Paşa’dan çekindiği, İngiltere ve Fransa’ya da güvenmediği için Rusya’yla ittifak yaparak bu antlaşmayı imzalamıştır:

Buna göre;

Osmanlı Devleti bir saldırıya uğrarsa Rusya ordu ve donanma yardımı yapacak, fakat masraflarını Osmanlı karşılayacak.

Rusya saldırıya uğrarsa, Osmanlı Devleti Boğazları kapatacak.

Antlaşma 8 yıl geçerli olacaktır.

Böylece Boğazlar sorunu ortaya çıkmıştır. Antlaşma İngiltere ve Fransa’nın tepkisine sebep olurken, Rusya amacına bir adım daha yaklaşmıştır. Osmanlı Devleti egemenlik hakkını kullanarak son kez Boğazlarla ilgili olarak kendisi karar vermiştir.

 

Balta Limanı Antlaşması (1838)

8 yıl sürecek antlaşmanın sonuna yaklaşılması ve Mehmet Ali Paşa’yla gerginliğin devam etmesi, Mısır ve Boğazlar sorununda İngiltere’nin desteğini almak isteyen Osmanlı Devleti’ni İngiltere ile antlaşma imzalamaya sevk etmiştir. Böylece İngiltere’ye çok geniş ayrıcalıklar verilmiştir.

 

Mısır Sorunu’nun Çözümlenmesi

Kütahya Antlaşması ile elde ettiği topraklarla yetinmek istemeyen M. Ali Paşa ve verdiği toprakları geri almak isteyen II. Mahmut arasında 1839 Nizip Savaşı meydana gelmiştir. Osmanlı ordu ve donanması mağlup olmuş, mağlubiyet haberi İstanbul’a gelmeden ölen II. Mahmut’un yerine Abdülmecit tahta çıkmıştır.

 

Hünkâr İskelesi Antlaşması’na göre Rusya’nın yardım istemesinden çekinen İngiltere Mısır sorununu uluslar arası bir konferansa çekmiş, Fransa hariç Avrupa’nın büyük devletlerinin katıldığı bir antlaşma imzalanmıştır.

 

1840 Londra Antlaşması

Mısır hukuken Osmanlı Devleti’nin olacak, yönetimi Mehmet Ali Paşa ve ailesine verilecek

Suriye, Girit, Adana, Cidde, Osmanlı’ya geri verilecek

Mısır Osmanlı’ya yıllık vergi ödeyecektir.

Mısır iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Osmanlı Devletine bağlı eyalet durumuna gelmiştir.

Fransa’ya güvenerek antlaşmayı tanımayan Mehmet Ali Paşa, Osmanlı-İngiliz donanmasına yenilince antlaşmaya uymuştur.

 

Boğazlar Sorunu

Hünkâr iskelesi Antlaşması’nın süresinin dolması üzerine bu antlaşmanın yenilenmesini engellemek isteyen İngiltere sorunu uluslararası bir konferansa taşımıştır. İngiltere, Rusya, Fransa, Prusya, Avusturya ve Osmanlı Devleti katılmıştır.

 

1841 Londra Antlaşması

(Londra Boğazlar Sözleşmesi)

Boğazlar Osmanlı Devleti egemenliğinde olacak

Savaş gemileri geçemeyecek fakat ticaret gemilerinin boğazlardan geçişi serbest olacaktır.

İlk kez Boğazların durumu uluslar arası bir konferansta belirlenmiştir.

Rusya, Hünkâr İskelesi Antlaşması’yla elde ettiği hakları kaybetmiştir.

İngiltere ve Fransa Akdeniz’deki güvenliklerini sağlamışlardır.

Osmanlı’nın Boğazlar üzerindeki mutlak egemenliği sona ermiştir.

 

DIŞ BASKILAR DÖNEMİ  (1839 –1922)

Büyük Devletlerin Osmanlı Politikaları

Osmanlı Devleti, 19. yüzyılda gücünü ta­mamen kaybetmiştir. Kendi varlığını kendi gücüyle koruma imkânını kaybetti. Bu nedenle çeşitli devlet­lerle sürekli değişen ittifaklar içine girdi. Osmanlı’nın bu siyasetine denge politikası denir.

Çağın güçlü devletleri de Osmanlı toprakları üzerinde çeşitli pazarlıklar yapmaktaydılar.

Rusya; 18. yüzyılda olduğu gibi, Boğazlar ve Balkanlar yoluyla sıcak denizlere inme idealindeydi. Bu amaçla, Balkanlardaki Slavları, Pan-slavizm politikasıyla birleştirmek ve Osmanlı’ya karşı kışkırtmak istedi.

İngiltere; Uzak Doğudaki sömürgelerine giden yolları, yani Doğu Akdeniz’i ele geçirme amacındadır.

Fran­sa ise İngiltere’yi güçsüz düşürmek amacıyla Mısır’ı almak istemektedir.

Bu üç devlet arasındaki çıkar çatışmaları, Osman­lı İmparatorluğunun varlığını korumasında etkili oldu. Herhangi bir saldırı anında çıkarları elden giden dev­letler Osmanlı Devleti’nin yanında yer aldılar.

 

Şark Meselesi:

Şark Meselesi, 1815 Viyana Kongresi’nde Rus çarı Aleksandr tarafından ortaya atılmıştır.

19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı toprak bütünlüğünün korunması, yüzyılın ikinci yarında da Osmanlı topraklarının Avusturya, Rusya, Fransa, İngiltere arasında paylaşılmasıdır.

Şark meselesine göre:

Türkler Avrupa’dan atılmalı

Türkler Balkanlardan atılmalı

Türkler Anadolu’dan atılmalı

Mümkünse Orta Asya’ya dönmeleri sağlanmalıdır.

 

Osmanlı Devleti’nin Avrupa Politikası

Dağılma sürecine girmiş olan Osmanlı Devleti, kendini koruyamaz hale gelmişti. Rus tehdidine karşılık Fransa ve İngiltere’ye yaklaşıldı. Avrupalı devletlerin desteğini almak için Batılılaşma hareketlerine hız verildi. Tanzimat ve Islahat Fermanları ilan edildi.

 

Tanzimat Fermanı (Gülhane-i Hatt-ı Hümayun / 1839)

Boğazlar ve Mısır sorununda Avrupa devletlerinin desteğini almak ve azınlıklara imtiyaz verme baskılarına son vermek amacıyla Abdülmecit zamanında Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanmış ve Gülhane parkında okunmuştur.

 

Özellikleri:

Avrupalı devletlerin desteğini almak amaçlanmıştır.

II. Mahmut döneminde başlayan batılı toplum oluşturma çalışmalarına hız vermiştir.

Osmanlı Devleti’nde bütün ıslahatlarda olduğu gibi Tanzimat Fermanı’nda da yenilik isteği halktan değil yönetici tabakadan gelmiştir.

 

Maddeleri:

Halkın can, mal ve namus güvenliği sağlanacaktır.

Askerlik, vatan hizmeti haline getirilmiş, askere alma ve terhis işlemleri belirli kurallara göre yapılacaktır.

Vergiler, herkesin gelirine göre alınacaktır.

Kanunlar herkese eşit uygulanacak ve mahkemeler açık olacak

Herkese mal, mülk, edinme ve istediği gibi tasarruf hakkı sağlanacak.

Rüşvet ve iltimas önlenecek.

 

Önemi:

Tanzimat Fermanı, ilk kez padişahın üzerinde bir kanun gücü olduğunu göstermiştir.

Bir hukuk devleti olma yolunda önemli bir adımdır, anayasacılık hareketi başlamıştır.

Batılılaşma hareketi hızlanmıştır.

 

Kırım Savaşı (1853 – 1856)

Sebepleri

Rusya’nın sıcak denizlere inmek istemesi

Boğazlar üzerinde söz sahibi olabilmek için Hünkar İskelesi’ne benzeyen bir antlaşma yapmak konusunda Osmanlı’ya baskısı

Balkan toplumlarının kışkırtması

Kutsal yerler sorunu

İstanbul’a elçi olarak gönderilen prens Mençikof’un saygısız ve tutarsız istek ve davranışları

Rusya, Osmanlı’ya savaş açarak doğudan ve batıdan taarruza geçmiştir. İngiliz ve Fransız donanmasının Boğazlardan geçerek, İstanbul önlerine gelmesine kızan Ruslar, Sinop limanında bulunan Osmanlı donanmasını yakmıştır (1853 Sinop Baskını).

 

Rusya’nın güçlenmesi, Boğazlarda söz sahibi olması ve Akdeniz’e inmesi Avrupa devletlerinin çıkarlarına ters düşmekteydi. Bu amaçla İngiltere, Fransa ve Piyemento Devleti, Osmanlı’nın yanında savaşa katıldılar. Müttefik orduları karşısında Rusya tutunamayarak mağlup oldu. Rus yönetiminde de değişiklik olmuş, yeni Çar barış istemiştir. Paris’teki barış görüşmelerine İngiltere, Fransa, Piyemento, Avusturya, Prusya, Rusya ve Osmanlı Devleti katılmıştır.


1856 Paris Antlaşması

Karadeniz tarafsız bir bölge olacak, burada Osmanlı ve Rusya donanma ve tersane bulunduramayacak.

Yorum: Osmanlı Devleti galip geldiği savaşta mağlup muamelesi görmüştür.

Osmanlı Devleti bir Avrupa devleti sayılacak ve toprak bütünlüğü Avrupa devletlerinin garantisi altında olacak.

Yorum 1: Böylece Avrupa devletler hukukundan faydalanacak ve Rusya karşısında toprak bütünlüğü korunmuş olacaktır.

Yorum 2: Osmanlı Devletinin kendi topraklarını koruyamayacak kadar güçsüz olduğu ortaya çıkmıştır.

Osmanlı ve Rusya savaşta işgal ettiği yerlerden geri çekilecek

Eflak ve Boğdan’a özerklik verilecek

Boğazların durumu 1841 Londra Antlaşması’na göre olacak

Tuna Nehri’nin yönetimi bir komisyona bırakılacak ve ticaret gemilerine açık olacak

Avrupa devletleri Osmanlı’nın yapacağı ıslahatlara karışmayacak.

 

Notlar

Paris Konferansı, esnasında Osmanlı Devleti, iç işlerine karışılmasını önlemek amacıyla Islahat Fermanı’nı hazırlayarak konferansa sunmuştur.

Rusya, Küçük Kaynarca ve Edirne Antlaşması ile elde ettiği hakları kaybetmiştir.

Osmanlı Devleti ilk kez Kırım Savaşı esnasında Abdülmecit zamanında 1854’de İngiltere’den borç almıştır.

Islahat Fermanı’nın antlaşma metninde yer alması Avrupa’nın içişlerimize karışmasına zemin hazırlamıştır.

 

Islahat Fermanı (1856)

Kırım savaşı’nın sonunda 1856’da Paris’te toplanan barış konferansına sunulmuştur.

Fermanın sunulmasındaki amaç, Osmanlı Devleti üzerindeki baskıları azaltmak konferanstan olumlu sonuçlar almak ve iç işlerimize karışmalarını engellemek olmakla beraber Avrupa devletlerinin iç işlerimize müdahalesine daha fazla zemin hazırlamıştır.

Ferman daha çok Hıristiyan azınlığa ve onların haklarını, ayrıcalıklarını genişletmeye yöneliktir.

 

Maddeleri

Din ve mezhep özgürlüğü sağlanacaktır.

Okul, kilise, hastane gibi binaların tamiri ve yeniden inşaası sağlanacaktır.

Hıristiyan ve Yahudi azınlığı küçük düşürücü sözler yasaklanmıştır.

Hıristiyan azınlıklara devlet memurlarına ve çeşitli okullara girme imkânı verilmiştir.

Mahkemelerin açık yapılması, herkesin kendi dinine göre yemin etmesi, hapishanelerin ıslahı ve kanunların azınlıkların diline çevrilmesi kararlaştırılmıştır.

İşkence, dayak ve angarya kaldırılmıştır.

Vergiler herkesin gelirine göre alınacak

Azınlıklara bedelli askerlik getirildi.

Hıristiyanlar da il genel meclisine üye olabilecekler

Yabancılara da vergilerini vermek şartıyla mal mülk sahibi olma imkânı verilmiştir.

Azınlıklara da banka, şirket, okul açma imkânı verilmiştir.

Müslüman halka bir ayrıcalık getirmezken Gayr-ı Müslim halkın hakları daha da genişletilmiştir.

 

DAĞILMA BAŞLIYOR

Panslavizm Hareketi ve Balkanlarda Ayaklanmalar

Pan-Slavizm: Rusya’nın Balkanlardaki Slavları dil ve kültür birliği içinde kendi egemenliğine alma amacını güden tarihî politikasına Pan-Slavizm denir.

Rusya, bu amaçla Balkanlardaki Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bosna-Hersek ve Makedonya isyanlarına destek verdi.

 

Meşrutiyet

Avrupa’da eğitim görmüş, oradaki gelişmeleri takip eden kimi aydınlar kendilerini Yeni Osmanlılar olarak adlandırıyorlar, Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet’i ilan etmek için çalışıyorlardı.

Ziya Paşa, Namık Kemal, Mithat Paşa ve Hüseyin Avni

Paşa önderliğindeki Yeni Osmanlılar, Abdülaziz’i tahttan indirerek, önce V. Murat’ı ardından da Meşrutiyet’i ilan edeceğine söz veren II. Abdülhamit’i padişah yaptılar.

Abdülhamit, söz verdiği gibi derhal II. Meşrutiyet’i ilan etti.

İlk anayasa, Kanun-u Esâsi, Mithat Paşa tarafından hazırlanmıştır.

İstanbul Konferansı’nın toplanması sırasında ilan edilmiştir.

Meşrutiyetin ve Kanun-u Esasi’nin yayınlanmasında Yeni Osmanlıların etkisi vardır.

 

Yayınlanmasının Nedenleri:

Osmanlı’yı yıkılmaktan kurtarmak

Azınlıkların devlete bağlılığını arttırmak

Balkan Meselesi’nin amacıyla toplanan Tersane Konferansı’nda azınlıklar konusunda Avrupalı devletlerin baskısını engellemek.

 

Meşrutiyet ve Kanun-u Esasinin Önemi

Osmanlı’da halk ilk kez yönetime katılmış; halk seçme, seçilme ve temsil hakkını kullanmıştır.

Azınlıklar da meclise girmiş ve mecliste gayr-i Müslim üye sayısı Müslüman üyelerin sayısını geçmiştir.

Kanun-u Esasi, Türk tarihindeki ilk anayasadır.

 

Abdülhamit’in I. Meşrutiyet’i Kaldırma Nedenleri

1877–78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın (93 Harbi) başlaması ve meclisten bir karar çıkarılamaması.

Azınlık ve gayr-i Müslim milletvekillerinin olumsuz çalışmaları.

Yine de I.Meşrutiyetin ilanı, Yeni Osmanlıların (Jön-Türkler) zaferidir.

 

1877–1878 Osmanlı Rusya Savaşı

Sebepleri

Almanya ve İtalya’nın siyasi birliğini kurmasıyla Avrupa’da meydana gelen gelişmelerden Rusya’nın faydalanmak istemesi

Kırım Savaşı’yla kaybettiği hakları elde etmek istemesi

Karadeniz kıyılarını silahlandırmak istemesi

Bosna – Hersek, Sırbistan, Romanya, Karadağ ve Bulgaristan’da kışkırtmalarda bulunarak isyanlar çıkartması

Osmanlı Devleti’nin kuvvet kullanarak isyanları bastırması ve Rusya yanlısı beyleri görevden alması

Böylece Balkan bunalımının ortaya çıkması

Balkan bunalımını görüşmek için toplanan Berlin, Londra, İstanbul konferansları kararlarının Osmanlı Devleti’nce kabul edilmemesi

İstanbul konferansı toplandığı esnada Jön Türklerin gayretleriyle Avrupa devletlerinin iç işlerimize karışmasını engellemek için Kanuni Esasi ilan edilerek I. Meşrutiyet Dönemi başlamıştır.

Rusya ile yapılan savaşta ağır mağlubiyetler alınmış, Ruslar doğudan Erzurum’a batıdan İstanbul yakınlarında Yeşilköy’e kadar ilerlemişlerdir. Osmanlı Devleti barış istemiştir.

 

1878 Ayestafanos (Yeşilköy) Antlaşması

Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız olacak

Batum, Kars, Ardahan, Artvin, Doğu Beyazıt ve Eleşkirt Rusya’ya bırakılacak

Büyük bağımsız Bulgaristan kurulacak

Osmanlı savaş tazminatı ödeyecek (30 milyon)

Bosna – Hersek’e muhtariyet verilecek

Yunanistan’a Teselya bölgesi verilecek

Ermeni ve Rum azınlıklara ayrıcalıklar verilecektir.

 

Rusya tarihi emellerine ulaşma yolunda önemli bir adım atmıştır. Balkanlar ve boğazlarda elde ettiği haklar özellikle İngiltere ve Avusturya’nın çıkarlarına ters düşmüştür.

Denge politikası izleyen II. Abdülhamit’in müracaatı ile

Avrupa devletlerinin baskı sonucunda Berlin Antlaşması imzalanmış ve Ayestafanos yürürlüğe girememiştir. Ölü doğmuş bir antlaşmadır. (Sevr Ant. gibi)

 

Berlin Kongresi ve Sonrası

1878 Berlin Antlaşması

Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız olacak

Batum, Kars, Ardahan ve Artvin Rusya’ya bırakılacak fakat Doğu Beyazıt ve Eleşkirt Osmanlı’da kalacak

Bulgaristan üçe ayrılacak; Makedonya Osmanlı’da kalacak, Doğu Rumeli Hıristiyan bir valinin yönetiminde imtiyazlı bir eyalet olacak, asıl Bulgaristan ise Osmanlı’ya bağlı özerke bir prenslik olarak kalacak.

Savaş tazminatı 60 milyona çıkarılacak

Bosna – Hersek Osmanlı’ya ait olacak fakat yönetimi Avusturya’ya bırakılacak

Yunanistan’a Teselya bölgesi verilecek

Ermeni ve Rum azınlıklara ayrıcalıklar verilecektir.

19. Y.y. da imzalanan en ağır antlaşmadır.

Rusya, Balkanlar ve Boğazlar üzerinde Ayestefanos ile elde ettiği hakları kaybetti.

İngiltere ile Avusturya en karlı çıkan devletlerdir.

Osmanlı Devleti açısından önemli bir değişiklik olmamış, yalnız Rusya’nın Osmanlı’yı parçalama emellerine set çekilmiştir.

Ermeni sorunu ortaya çıkmıştır.

Osmanlı Alman yakınlaşması başlamıştır.

İngiltere, Osmanlı’yı korumaya yönelik politikasını değiştirmiş, bundan sonra parçalamaya çalışmıştır.

Osmanlı Devleti’nin tek kazancı Doğu Beyazıt olmuş, Kıbrıs gibi önemli bir üs kaybedilmiştir.

 

Ermeni Sorunu

Ermeni meselesi, Berlin Kongresi’nde ilk defa uluslararası bir antlaşmada yer almıştır.  Ermeni meselesi, Ermenilerin değil Osmanlı’yı parçalamak isteyen devletlerin meselesi olarak ortaya çıkmıştır.

Berlin Antlaşması, Ermeni meselesinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

(Ermeni Sorunu bölümünü ayrıca okuyunuz.)

 

Kıbrıs’ın İngilizlere Üs Olarak Verilmesi  (1878)

Berlin kongresi sırasında Osmanlının çıkarlarını savunması karşılığı İngiltere’ye Kıbrıs’ta üs kurma sözü verilmişti.  Berlin Antlaşmasından sonra Kıbrıs üs olarak İngilizlere verildi.

İngiltere böylelikle Süveyş kanalını kontrol etme imkânına kavuşmuştur.

Osmanlının I.Dünya savaşına girmesiyle İngiltere, Kıbrıs’ı toprakların kattığını açıkladı.

 

Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi’nin Kurulması  (1881)

Osmanlı Devleti, dış borç ve faizlerini ödeyemeyince alacaklı devletler bu idareyi kurmuşlardır. Bu idare, dış borçları doğrudan toplamak suretiyle kurulan yabancı bir mali kontroldü.  Bu da Osmanlı Devleti’nin ekonomik bağımsızlığına gölge düşürmüştür.

 

Tunus’un Fransızlar Tarafından İşgali  (1881)

Fransa’nın Tunus’u işgalini Osmanlı Devleti sadece protesto edebilmiştir. Fransa hatırlanacağı gibi 1830 yılında da Cezayir’i işgal etmişti.

 

Mısır’ın İngilizler Tarafından İşgali(1882)

İngilizler Süveyş kanalının açılmasıyla önemi daha da artan Mısır’ı 1882′de işgal ettiler.

 

Doğu Rumeli’nin Bulgar Prensliği İle Birleşmesi (1885)

Doğu Rumeli Bulgarlarının Bulgar Prensliği ile birleşmek için ayaklanmaları sonucu yapılan görüşmelerde Osmanlı Devleti bu bölgenin Bulgar Prensliğine bağlanmasını kabul etti.

 

 

Girit Sorunu ve Osmanlı-Yunan Savaşı

Yunanistan’ın Girit’in iç işlerine karışması ve burada çıkan ayaklanmayı desteklemesi sonucu Osmanlı-Yunan savaşı çıktı. Yapılan Dömeke Meydan Savaşı’nı kazanan Osmanlı kuvvetlerine Atina yolu açıldı. Ancak Avrupa Devletlerinin müdahale etmesi üzerine İstanbul Antlaşması imzalandı (1897).

Buna göre Girit’e özerklik verilmiş, ayrıca yönetimi Yunanlı bir prense verilmiştir.

Bu antlaşma ile Girit yönetimi elimizden çıkmış, II. Meşrutiyet sırasında da Girit, Yunanistan tarafından işgal  edilmiştir.

Balkan Savaşı sonucu imzalanan Atina Antlaşması’yla da Girit’in Yunanistan’a ait olduğu kabul edilmiştir.

 

Bulgaristan’ın Bağımsızlığını Kazanması(1908)

Meşrutiyet’in ilanı ile oluşan karışıklıklardan yararlanan Bulgarlar, bağımsızlıklarını ilan ettiler. Rusya’nın araya girmesiyle Osmanlı Devleti bu durumu kabul etmek zorunda kaldı.

 

Meşrutiyet ve 31 Mart Vakası

II. Meşrutiyet’in İlanı (1908)

Yeni Osmanlılar (Jön Türkler), İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurmuştur.

İttihatçılar, Osmanlı’nın parçalanacağından endişe etmişler, II. Abdülhamit’e Meşrutiyet’i ilan etmesi için baskı yapmışlar ve Rumeli’de ayaklanmışlardır.

II. Abdülhamit, baskılar sonucu Meşrutiyet’i tekrar ilan etmiştir (1908).

İttihatçıların Meşrutiyet yönetimi için ciddi bir hazırlığı olmadığından beklenen sonuçlar alınamamıştır.

Meşrutiyet’e geçişte iktidar boşluğu ve kargaşa yaşanmıştır.

 

II. Meşrutiyet’in Sonuçları

Bulgaristan bağımsızlığını ilan etmiştir.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bosna-Hersek’i topraklarına katmıştır.

Girit, Yunanistan’a bağlanma kararı almıştır.

Osmanlı’da ilk kez parlamenter sistemin denemeleri yapılmıştır.

 

31 Mart Vakası (1909)

Meşrutiyete karşı olan İstanbul’daki avcı taburları 31 Mart Olayı’nı çıkarmışlardır (13 Nisan 1909).

İsyancılar sadrazamın ve meclis başkanının istifa etmesini istemişler, bazı İttihatçıları öldürmüş ve gazete binalarını bastırmışlardır.

II. Abdülhamit,  isyanı bastırmakta başarılı olamamıştır.

Komutanlığını Mahmut Şevket Paşa’nın, Kurmay Başkanlığı’nı Mustafa Kemal’in yaptığı Hareket Ordusu Selanik’ten İstanbul’a gelerek, 31 Mart Ayaklanması’nı bastırmıştır.

II. Abdülhamit tahttan indirilmiş, V. Mehmet Reşat tahta çıkarılmıştır (1909).

Balkan Savaşı sonucu Londra Görüşmeleri devam ederken İttihatçılar, Bâb-ı Âlî Baskını’nı gerçekleştirmiş ve yönetime hâkim olmuşlardır (1913).

 

Bosna Hersek’in Elden Çıkması (1908)

Berlin Antlaşması’nda Bosna Hersek’in yönetimi geçici olarak Avusturya’ya bırakılmıştı. II. Meşrutiyetin ilanı sırasında Avusturya, Bosna-Hersek’i topraklarına kattığını açıkladı. Osmanlı bu durumu kabul etmek zorunda kaldı.

 

 

 

Trablusgarp Savaşı (1911-1912)

Sebepleri:

Siyasi birliğini geç kuran İtalya’nın sömürgecilik faaliyetlerine girişmesi.

İtalya’nın diğer Avrupa devletleri ile anlaşması.

Trablusgarp’ın İtalya’ya yakın ve savunmasız olması.

Trablusgarp’ın ticaret yolları üzerinde bulunması ve zengin maden yataklarına sahip olması

 

Gelişimi:

İtalya, Rusya ile Racconigi Antlaşması’nı yapmış, Rusya boğazlara karşılık İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal etmesini desteklemiştir (1909).

İtalya, Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp’ı gelişmişlikte geri bıraktığı ve bölgedeki İtalyanlara kötü davrandığı iddiasıyla Osmanlı’ya ültimatom çekmiştir.

Osmanlı Devleti’nin görüşme isteğine rağmen İtalya, Trablusgarp’ı işgal etmiştir.

Mustafa Kemal Trablusgarp ve Derne’de, Enver Bey de Bingazi’de başarılar kazanmıştır.

Savaşın uzun sürmesi İtalya’yı maddi sıkıntıya sokmuş, savaşın bitmesini isteyen halkın tepkisi üzerine İtalya, Osmanlı’yı barışa zorlamak için Oniki Ada’yı işgal etmiştir.

Bu sırada I.Balkan Savaşı başlaması, Osmanlı’yı zor durumda bırakmış ve Osmanlı Devleti İtalya ile Uşi Antlaşması’nı imzalanmıştır

 

Uşi Antlaşması

Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya bırakılacak.

Oniki Ada, Balkan Savaşı’ndan sonra geri alınmak üzere geçici olarak İtalya’ya bırakılacak.

İtalya, kapitülasyonların kaldırılması konusunda Osmanlı’ya yardım edecek.

Trablusgarp ve Bingazi’nin Duyun-u Umumiye İdaresi’ne ödediği borçları İtalya ödeyecek.

Trablusgarp ve Bingazi dini bakımdan Osmanlı halifesine bağlı kalacak.

 

Sonuçları

Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’da toprağı kalmamıştır.

İtalya Ege Denizi’ne yerleşmiştir.

İtalya Doğu Akdeniz’de önemli bir güç olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin zayıfladığı anlaşılmıştır.

Oniki Ada geri alınamamıştır.

 

Uşi Antlaşması, halifelik makamının kullanılması yönü ile 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’na benzer.

 Oniki Ada, Sevr’de ve Lozan’da İtalya’ya bırakılmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra İtalya, Oniki Ada’yı Yunanistan’a vermiştir (1947).

 

Balkan Savaşları (1912-1913)

Sebepleri:

Balkan devletlerinin kendi arasında Osmanlı’ya karşı ittifak yapması ve Osmanlı Devleti topraklarını ele geçirmek istemeleri.

Rusya’nın Balkanlar’da takip ettiği politika

Rusya’nın Boğazlara yerleşme planı.

Trablusgarp Savaşı’nın çıkması (1911).

 

Gelişimi:

Karadağ’ın Osmanlı’ya savaş açmasıyla başlamıştır.

Karadağ’dan sonra Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan Osmanlı Devleti’ne savaş açmıştır.

Bulgar ordusu, Edirne’yi kuşatmış, Kırklareli ve Lüleburgaz’ı da alıp Çatalca’ya kadar ilerlemiştir.

Yunanlar Ege adalarına asker çıkarmıştır.

Osmanlı Devleti, Osmanlı ordusu içindeki siyasi çekişmeler yüzünden savaşı kaybetmiştir.

Osmanlı Devleti Londra Barış Antlaşması’nı imzalamıştır.

 

 

Londra Antlaşması (1913)

Osmanlı’nın Batı sınırı Midye-Enez hattı olacak.

Yunanistan; Selanik, Güney Makedonya ve Girit’i alacak.

Bulgaristan; Kavala, Dedeağaç ve bütün Trakya’yı alacak.

Sırbistan; Orta ve Kuzey Makedonya’yı alacak.

Arnavutluk ve Ege adalarının geleceği büyük devletlere bırakılacak.

 

Sonuçları:

Arnavutluk savaş sırasında bağımsızlığını ilan etmiştir.

Londra Görüşmeleri devam ederken Bâb-ı Âlî Baskını gerçekleşmiştir (1913).

Bulgaristan Ege Denizi’ne ulaşmıştır.

Osmanlı Devleti’nin batıda yalnızca Bulgaristan’la sınırı kalmıştır.

Osmanlıcılık fikri sona ermiştir.

Balkanlar’dan kaçan Türkler Anadolu’ya göç etmiştir.

Mustafa Kemal’in; “Ordu siyasete karışmamalıdır” sözünün doğruluğu anlaşılmıştır.

Arnavutluk, Balkanlar’da Osmanlı’dan ayrılarak bağımsız olan son devlettir.

 

Balkan Savaşı (1913)

Nedenleri

Bulgaristan’ın çok güçlenmesi

Osmanlı Devleti’nden alınan Balkan topraklarının paylaşılamaması

Balkanlar’daki tüm devletler Bulgaristan’a saldırmıştır.

Daha sonra cephe değişmiş, Bulgaristan ile Romanya, Yunanistan ile Sırbistan arasında savaş olmuştur.

Osmanlı Devleti Edirne ve Kırklareli’ni geri almıştır.

Bulgaristan mağlup olmuştur.

Balkan devletleri, aralarında Bükreş Antlaşması’nı imzalayarak savaşa son vermiştir (10 Ağustos 1913).

Antlaşmaya göre Bulgaristan; Yunanistan, Sırbistan ve Romanya’ya toprak vermiştir.

Osmanlı Devleti’nin II. Balkan Savaşı sonunda imzaladığı antlaşmalar şunlardır:

 

İstanbul Antlaşması (29 Eylül 1913 Bulgaristan ile)

Kırklareli, Dimetoka ve Edirne Osmanlı’da kalacak.

Meriç Nehri batı ile sınır olacak.

Bulgaristan’daki Türkler dört yıl içinde göç edebilecek.

Bulgaristan’da kalan Türkler din ve mezhep hürriyetinden yararlanabilecek.

Türklerin okuduğu ilk ve orta dereceli okullarda eğitim dili Türkçe olacak.

Türklerin mülkiyet hakkına saygılı olunacak.

 

Atina Antlaşması (14 Kasım 1913 Yunanistan ile)

Girit; Yunanistan’a bırakılacak.

Yunanistan’da kalan Türklerin hakları güvence altına alınacak.

Ege adalarının geleceğini büyük devletler belirleyecek.

 

İstanbul Antlaşması (13 Mart 1914 Sırbistan ile)

Sırbistan’da kalan Türklerin hakları güvence altına alınacaktır.

Osmanlı Devleti’nin Sırbistan ile sınırı olmadığından antlaşmada sınır problemi yaşanmamıştır.

İmroz, Bozcaada, Meis ve Kaş adaları dışındaki tüm adalar Yunanistan’a verilmiştir.

 

 

Dağılmayı Önleme Çabaları

Osmanlıcılık

Osmanlıcılık akımı, Tanzimat Dönemi’nde doğmuştur.

Osmanlıcılık akımını Yeni Osmanlılar (Jön Türkler) savunmuştur.

Tüm halka aynı hak ve yetkilerin verilmesini istemişlerdir.

Meşrutiyet’in ve Kanun-i Esasi’nin ilan edilmesinde etkili olmuşlardır.

Osmanlıcılık düşüncesi Berlin Antlaşması ile zayıflamış (1878), Balkan Savaşları ile etkisi kaybolmuştur.

 

İslamcılık

İslamcılık akımı I.Meşrutiyet’ten sonra önem kazanmıştır.

Abdülhamit döneminde İslamcılık, devletin resmi politikası haline gelmiştir.

İslamcılık akımının savunucuları; Mehmet Akif, Said Halim Paşa, Cemaleddin Afganî’dir.

İslamcılık düşüncesi I. Dünya Savaşı sonunda etkisini kaybetmiştir.

 

Türkçülük

Türkçülük akımı Rus işgalinden kaçan Türk göçmenlerin etkisiyle başlamıştır.

Türkçülük akımının en büyük savunucusu Ziya Gökalp’tir.

Meşrutiyet’ten sonra gelişme göstermiştir.

Osmanlı sınırları içindeki Türkler arasında birlik kurulmasına Türkçülük, tüm dünyada yaşayan Türkler arasında kurulacak birliğe ise Turancılık denmiştir.

Türkçülük akımı, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında etkili olmuştur.

Turancılık; Türkçülerin bir idealidir. Rusya’nın Pan-Slavizmi’ne karşılık Pan-Türkizm (Türk Birliği) idealini gerçekleştirmeyi düşünmüşlerdir.

Gaspıralı İsmail, Yusuf Akçuraoğlu, Ahmet Ağaoğlu yazılarıyla Turancılık düşüncesini desteklediler.

Enver Paşa, siyasî olarak Turancılık düşüncesi için mücadele etti.

 

Batıcılık

Batıcılık akımı II. Meşrutiyet’ten sonra gelişme göstermiştir.

Batıcılık akımının savunucuları; Abdullah Cevdet, Süleyman Nazif, Celal Nuri’dir.

Kadın özgürlüğü, medeni kanun, laiklik, Latin alfabesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi düşünceleri savunmuşlardır.

Türkçülerin “Turancılık” akımına karşılık, Batıcılar “İrfancılık” idealini savunmuştur.

 

Adem-i Merkeziyetçilik

Merkezi yönetimin yetkilerinin azaltılması, yerinden yönetime önem verilmesi savunulmuştur.

Devlet içindeki değişik unsurların yönetime katılması istenmiştir.

Savunucusu Prens Sabahattin’dir.

Liberal ekonomi modeli benimsenmiştir.

 

Türkçüler, iç politikada Türkçü, dış politikada Batıcı davranmıştır.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken Türkçülük ve Batıcılık akımlarından etkilenmiş, inkılâpları da Türkçülük ve Batıcılık akımları doğrultusunda gerçekleştirmiştir.

 

 

Birinci Dünya Savaşı

ve Osmanlı Devleti’nin Sonu

 

Savaşın Nedenleri:

Avrupalı devletlerin sömürgecilik faaliyetleri, hammadde ve pazar rekabeti

Almanya ve İtalya’nın sömürgeciliğe başlamaları

İngiltere ve Fransa’nın, Almanya’ya karşı silahlanmaya başlaması

Rusya’nın ideallerini gerçekleştirme isteği

Balkanlar’da Slav-Germen çekişmesi

Fransız İhtilali’nin doğurduğu milliyetçilik akımı

Fransa’nın Alsace-Loraine’i Almanya’dan almak istemesi

Avusturya-Macaristan prensinin Saray-Bosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi (28 Haziran 1914).

 

I. Dünya Savaşı Öncesi Oluşan Bloklar

İttifak (Bağlaşma) Bloğu

İtilaf (Anlaşma)Bloğu

Almanya

Avusturya-Macaristan

İtalya

İngiltere

Fransa

Rusya

   

İtalya, İttifak grubunda iken Antalya ve çevresinin kendisine bırakıldığı gizli Londra Antlaşması ile İtilaf Grubu’na geçmiştir.

Bulgaristan Çanakkale Savaşı’ndan sonra İttifak Grubu’na katılmıştır.

 

 

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na Girme Nedenleri

İttihatçıların Almanlara sempati duyması

Alman desteği ile devletin kurtulacağına inanılması

Osmanlı Devleti’nin Almanya ile gizli bir anlaşma yapması (2 Ağustos 1914)

Osmanlı Devleti’nin siyasi yalnızlıktan kurtulmak istemesi

Osmanlı Devleti’nin, İngiltere ve Fransa’nın ekonomik baskılarından kurtulmak istenmesi

Osmanlı Devleti’nin kaybettiği toprakları geri almak istemesi

Osmanlı coğrafyasının jeopolitik önemi

 

Almanya’nın Osmanlı Devleti’ni I.Dünya Savaşı’na Çekme Nedenleri

Almanya’nın halifelik makamını kullanarak İngiliz ve Fransız sömürgelerindeki Müslümanları ayaklandırmak istemesi

Almanya’nın yeni cepheler açarak İtilaf devletlerinin kendi üzerindeki baskısını hafifletmek istemesi.

Almanların, İngilizler’in Osmanlı toprakları üzerinden geçen Uzak Doğu sömürge yollarını ele geçirmek istemesi.

Almanya’nın Musul-Kerkük petrollerinden yararlanmak istemesi

Almanya’nın, İtilaf devletlerinin Boğazlar yoluyla Rusya’ya yardım göndermesini önlemek istemesi.

Almanların İngilizlerden kaçan Goben ve Breslav adlı gemileri Osmanlı Devleti’ne sığınmıştır. Osmanlı, gemileri satın aldığını açıklamış ve gemilerin adlarını Yavuz ve Midilli olarak değiştirmiştir.

Bu gemiler, Rusya’nın Sivastopol ve Odesa limanlarını bombalamıştır. Ruslar bunun üzerine Karadeniz sahillerine ve Doğu Anadolu’ya saldırmıştır.

 

Savaştığımız Cepheler

Topraklarımızda Savaştığımız Cepheler    

Kafkas Cephesi                                             

Kanal Cephesi                                               

Filistin-Suriye Cephesi                                

Irak Cephesi

Çanakkale Cephesi

Hicaz-Yemen Cephesi 

 

Topraklarımız Dışında Savaştığımız Cepheler

Makedonya

Galiçya Cephesi

Romanya

 

 

Kafkas Cephesi

Cephenin Açılma Nedenleri

İttihatçıların Orta Asya’daki Türkleri birleştirme ve Hindistan’a kadar toprakları genişletme isteği.

Almanların Bakû petrollerini ele geçirmek için Osmanlı’yı kışkırtması.

 

Rusların Doğu Anadolu’ya saldırmasıyla mücadele başlamıştır (1 Kasım 1914).

Enver Paşa Sarıkamış’ta Ruslara karşı cephe açmıştır.

90.000 asker Allahuekber Dağları’nda soğuktan donarak şehit olmuştur (Sarıkamış Faciası).

Ruslar, Doğu Anadolu’yu işgal etmiştir.

Mustafa Kemal Muş ve Bitlis’i Ruslardan geri almıştır (1914).

Rusya’da Bolşevik İhtilali çıkmıştır (1917).

Rusya, Brest Litowsk Antlaşması ile I.Dünya Savaşı’ndan çekilmiş; Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı Devleti’ne bırakmıştır (3 Mart 1918). 

 

Kanal Cephesi

Cephenin Açılma Nedenleri

Osmanlı Devleti’nin Mısır’ı İngilizlerden geri alma düşüncesi.

Osmanlı Devleti’nin, İngilizler’in Uzak Doğu sömürgeleriyle olan bağlantısını kesmek ve Süveyş Kanalı’nı ele geçirmek istemesi. 

Cephede mücadele 3 Şubat 1915’te başlamıştır.

Almanya’nın desteği ile iki kez harekat düzenlenmiştir.

Osmanlı Devleti başarılı olamamıştır (1916).

 

Çanakkale Cephesi

 

Cephenin Açılma NedenleriDevletleri’nin Rusya’ya yardım göndermek istemesi.

İtilaf

 

İtilaf Devletleri’nin Boğazları ele geçirerek, Osmanlı’nın İttifak Devletleri ile bağlantısını kesmek ve Osmanlı’yı saf dışı etmek istemesi.

İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale Boğazı’na saldırmış, savaş başlamıştır (19 Şubat 1915).

Mayınlı boğazlardan İtilaf Devletleri geçememiştir.

İtilaf Devletleri Gelibolu Yarımadası’na ve boğazın iki yakasına asker çıkarmıştır. Türk askeri Gelibolu, Conkbayırı, Anafartalar’da başarı elde etmiştir Mustafa Kemal bu cephede başarılar kazanmıştır.

Düşman askerleri sekiz ay sonra savaştan çekilmek zorunda kalmıştır (9 Ocak 1916).

 

Çanakkale Savaşı’nın Sonuçları

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı, yalnız bu cephede başarılı olmuştur.

Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı’nın uzamasına neden olmuştur.

500.000 insan ölmüştür.

Bulgaristan İttifak Devletleri yanında savaşa katılmıştır.

Rusya’da Bolşevik İhtilali olmuş, SSCB kurulmuştur.

Zafer, tutsak milletlere bağımsızlık mücadelesinde bir örnek oluşturmuştur.

 

Hicaz-Yemen Cephesi

Cephenin Açılma Nedeni

Osmanlı Devleti’nin kutsal yerleri İngilizlerden korumak istemesi.

İngilizler Arapları Osmanlı aleyhine kışkırtmıştır.

Fahrettin Paşa İngilizler’le ve Mekke Emiri Şerif Hüseyin ile mücadele etmiş, başarılı olunamamıştır.

 

Irak Cephesi

Cephenin Açılma Nedenleri

İngilizler’in Rusya’ya yardım ulaştırmak istemesi.

İngilizler’in Musul-Kerkük petrollerine sahip olmak istemesi.

İngilizler’in Hint deniz yolunun güvenliğini sağlamak istemesi.

İngilizler’in Basra’ya çıkarma yapmasıyla başlamıştır.

Türk ordusu Kut-ül Amare’de başarılı olmuş ise de, İngilizler Bağdat’ı ele geçirmiştir (11 Mart 1917).

 

Galiçya, Romanya ve Makedonya Cephesi

Cephenin Açılma Nedeni

Osmanlı Devleti’nin; müttefiklerine (özellikle Almanlara) yardım etmek istemesi.

Osmanlı; Rusya, Romanya ve Fransa ile mücadele etmiş, fakat başarılı olamamıştır.

 

Suriye ve Filistin Cephesi

Cephenin Açılma Nedeni

Osmanlı Devleti’nin İngilizler’in Süveyş’ten kuzeye doğru ilerleyişini durdurmak istemesi.

İngilizler Halep’e kadar ilerlemiştir (1918).

Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal Paşa, İngilizler’i Halep’in kuzeyinde durdurmuştur.

 

Notlar:

Mustafa  Kemal; Kafkas, Çanakkale ve Suriye-Filistin cephelerine katılmıştır.

Kafkas ve Kanal cepheleri taarruz cepheleridir ve bu cephelerin açılmasında Almanya’nın isteği etkili olmuştur. Kanal cephesinde Almanlar cephane yardımı da yapmışlardır.

Osmanlı Devleti Galiçya, Romanya ve Makedonya Cephesi’nde kendi sınırları dışında savaşmıştır.

Brest-Litowsk Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Berlin Antlaşması ile Rusya’ya verdiği Kars, Ardahan ve Batum’u geri almıştır.

Osmanlı’nın kazandığı tek cephe Çanakkale’dir.

Başta kazanılmaya çalışılıp kaybedilen cephe Irak’tır.

 

Savaşın Sona Ermesi ve Mondros Mütarekesi(30 Ekim 1918)

Osmanlının Teslim Olma Nedenleri:

Wilson İlkeleri’ne güvenilmesi

Bulgaristan’ın I.Dünya Savaşı’ndan çekilmesi.

İttihatçılar savaşın kaybedilmesinin sorumluluğu kendi üstlerine kalacağından ülkeyi terk etmişlerdir.

Hükümler:

Boğazlar tüm devletlere açık olacak ve İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecek.

İtilaf Devletleri, kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durumda herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecek (7. madde).

Vilâyât-ı Sitte’de (Altı il; Erzurum, Van, Harput, Diyarbakır, Bitlis, Sivas) bir karışıklık çıkarsa, İtilaf Devletleri buraları işgal edebilecek (24.Madde).

Bütün haberleşme-ulaşım araç ve gereçleri İtilaf Devletleri’nin kontrolüne verilecek.

Güvenliği sağlayacak askerden fazlası terhis edilecek.

Silah, cephane ve orduya ait tüm mallar İtilaf Devletleri’nin kontrolüne bırakılacak.

Sonuçları:

Osmanlı Devleti fiilen sona ermiştir.

 

Dünya Savaşı’nın Sonuçları

Savaştan en kârlı devlet İngiltere çıkmış ve Avrupa’nın en güçlü devleti olmuştur.

Fransa, Almanya’nın etkisinden kurtularak ikinci güçlü devlet haline gelmiştir.

İtalya, Avusturya’dan toprak almış ve Oniki Adalar’a hâkim olmuştur.

Rus, Alman, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları yıkılmış yeni milli devletler kurulmuştur.

Litvanya, Letonya, Estonya, Finlandiya, Yugoslavya, Çekoslovakya, Polonya, Macaristan, SSCB kurulan yeni devletlerdir.

Yenilen devletlerde rejim değişikliği olmuştur.

Dünya barışını sağlamak için merkezi Cenevre’de olan Milletler Cemiyeti kurulmuştur.

Sömürgeciliğin yerini manda ve himayecilik almıştır.

 I. Dünya Savaşı’nı bitiren antlaşmalar, II. Dünya Savaşı’nın zeminini hazırlamıştır.

Avrupa Tarihi (1300-1600)


Fatal error: Maximum execution time of 30 seconds exceeded in C:\Inetpub\vhosts\ozgurokul.org\httpdocs\wp-content\plugins\seo-automatic-links\seo-links.php on line 159