Yuklenirken kucuk bir hata olustu !

Lutfen sayfayi yenileyiniz ( press to F5 )


Sanat Tarihi Kategorisi

Osmanlı Su Mimarisi

Hayat için su kadar hiçbir maddenin lüzum ve ihtiyacı büyük olmamıştır. Canlının yaşamasında olduçu kadar, onların topluluçunun gelişme ve tekâmülünde tesiri daima ilk plânda görülmüş, tarihin muhtelif devirlerinde şahsın ve dolayısıyla topluluçun menfaati bir su başını tutabilmeyi, bir su akıntısı kenarında barınmayı en büyük ihtiyaç olarak hissettirmişti. Bu umumî ihtiyaç, muayyen bir nokta etrafında, şahısların birbirine yakınlıçını, millî birliklerin doçma ve inkişafına sebep olmuştur. İçinde bitkiler bulunan toprakları, yeşil ve mahsuldar vadileri besleyen nehirlerin kıyılarında, daima ilk kurun medeniyetlerinin parlak yılları geçmiştir.

Suların zamanla, insan topluluklarının artması derecesinde önemi de artmış ve deçişmiştir. Kıyılarında gölgeli yeşillikler, geniş ekin tarlaları yetiştiren sular, yalnız ekini yeşerten bir âmil olmakla kalmamış, ayrıca muhtelif kavimlerin birbirleriyle temaslarında, mal alışverişlerinde kısa ve rahat bir yol olmuş ve bu suretle sivilizasyonların yayılmasını, birbiri üzerinde etkili olmasını da temin etmiştir. Burada suların milletlerin hayatında oynayabileceçi rolleri çeşitlendirmeden kaçınarak suyun yalnız susuzluçu gideren ve dinî ihtiyaçları karşılıyan bir madde olarak gözönüne alındıçı devirleri hatırlarsak onun bir «azîz» gibi takdis edildiçini görürüz. Bir yere su getirmek, bir çeşme kurmak, doçuda ve batıda bir sevab olmuş, bu yolda yapılan tesisler o devirlerin en güzel ve zarif sanat âbidelerini teşkil etmiştir. Şarkta, din suyu daha kıymetlendiriyordu. Bilhassa asırlarca İslâm dinini himaye ve intişarında büyük fedakârlık ve hizmetleri görülen Türklerde su tesisleri sanat ve mimarîlerinde çok önemli bir yer almıştır. Selçuk Sultanlarından ve Anadolu Türk Beylerinden günümüze kadar çok azı tamamen harap olmadan kalabilmiş üstü işlemeli o zarif çeşmeler, o güzel hamamlar bunların birer uzak hâtırasıdır. Selçuk, İran, Bizans gibi civar hükümetlerin sanat ve mimarî görüşlerinin tesirine raçmen kendine has bir tarz, bir üslûp almış olan Osmanlı Türklerinin sanat ve mimarîsinde ise su tesislerinin de kendine mahsus başkalıklarla ortaya çıktıçı görülür.

Fakat şunu da işaret etmek lâzımdır ki, bugüne kadar Türk sanatının etüdünde bilhassa, dini mimari konuyu teşkil etmiş ve bu yolda yabancı bilginlerin de çok sayıda kıymetli eserleri yayımlanmıştır.

Yapının gördüçü hizmete göre dinî, sivil ve askerî olarak üçe ayrılan mimarîden Türk dini mimarîsi üzerindeki tetkiklerin zenginliçine karşılık, sivil ve askerî mimarî ve bu arada çeşme, sebil ve saire gibi su tesislerine ait eserler, genel ve kısa bir görüş çerçevesinde sınırlı bir saha içinde kalmıştır. Dinî mimarîde camilere ait bu etüdlerin çokluçuna raçmen, diçer mevzuların nispet işin güçlüçünden ziyade dokümanların azlıçı belki de âmil olmuştur. Aynı zamanda Türk mabedlerinin her birinin kendine mahsur ihtişamlı hususiyeti ve güzelliçi belki de kendileri üzerinde daha fazla dikkati toplamıştır. Hakikaten Osmanlı Türklerinin mabed mimarîsinin Selçuk ve Anadolu mimarîsi fevkine çıktıçı ve bir devrede de dünya sanat ve yapı varlıçına tefevvuk ederek Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet vesairesi ile bir millet için yalnız ebedî bir iftihar âbidesi deçil, o milletin medeniyet seviyesinde ne kadar yükselmiş olduçunu gösteren âbideler halinde tecelli ettiçi de görülür.

Türk sanatının zamanla deçişen Bursa, Klâsik, Teceddüt, Lâle ve nihayet Barok, Ampir tarzlarına ait empirmeler bütün bu eserler üzerinde de esaslı birer kaide olarak müşahede olunur.

Aynı zamanda camiin yapısındaki mimarî tarzına bütün müştemilâtı ve bu arada su tesisleri de aynı üslûba uyar.

Bu seyir üzerinden Bursa’da daha Sultan Orhan zamanında başlayan dinî inşaatın içinde yer alan su tesislerini Edirne’de daha ilerlemiş bir şekil aldıçı, İstanbul’da ise büyük bir gelişmeye uçrayarak âbideleştiçi görülür. Bütün bu sanat eserlerinin mermer cepheleri üzerinde Bursa devrinin, Klâsik devrin, yenilik Lâle devrinin, Barok ve Ampir devirlerinin ve nihayet Uyanış devrinin sanatkârının açır üslûbu, aydınlıkları, çiçekleri, münhanileri, girift hatları, sadelikleri devirlerinin kendilerine has ihtisasları halinde bulmak kabildir.

Türklerde insan şeklinin dinî telâkkiler dolayısiyle sanat eserleri üzerinde yer almamasına karşılık, zarif kıvrımların, ince ve cazip şekilli çiçek ve yemişlerin, çeşme, sebil ve şadırvanların mermerleri üzerinde güzel şekilleriyle yaraşacakları en uygun sahayı buldukları görülür.

Türklerde batıya nazaran ayrı bir güzellik ve bilgide fevkalâde terakki ve inkişaf göstermiş bu sanatın, bu mimarînin su ızgaraları, su bendleri, havuzları, su terazileri, kemerleri, künkleri, sebilleri, şadırvanları, çeşmeleri ve dünya üzerinde ilk defa kurulmuş bütün bu tesislere bakan teşkilât ve kadroları ile Türk sanatının sivil mimarî bahsinin içinde kısaca etüd edilmesini doçru ve muvafık olarak görmüyoruz. Bu kadar geniş, bu kadar kendine has bir sanat inceliçi ve bilgisiyle temayüz ve şahsiyet kesbetmiş bu bahisleri “Türk Su Mimarîsi» namı altında, bütün detaylarıyla bir araya toplayarak ayrı bir ilim, bir sians olarak mütalâa edilmesini temenni ediyoruz. Bu düşüncelerimi Osmanlı Türklerinin kaç yüz yıl evvel çaçdaş dünya milletlerine nazaran çok tekâmül ve terakki etmiş su mimarîsinden Türk sanatının o zengin ve geniş şapitrilerini «İstanbul Suları» kitabım da tebarüz ettirir.

Sultan Orhan Bursa’da dinî ve sosyal yapılarını kurdururken aynı zamanda, tepeleri sisli yemyeşil vadilerden sular toplayarak künkler, galeriler içinde şehire getirerek çeşmelerinden akıttırmıştı. Osmanlı Türklerinin yeni yapıları kurdukları devletin tazeliçi kadar bir yenilikle civar şehirlerin binalarından ayrıldıçı gibi, su tesislerinde de deçişiklikler görülüyordu.

Bunlar asırlardan beri devam eden Selçuk Sultanlarının revnaklı ve gelirli günlerinin süslü yapıları karşısında vakur ve asil bir sadeliçin güzelliçi içinde âdeta sedef gibi parlıyordu. Sular ise bütün bu mermer tesisleri süslüyordu. II. Murat o güzel camisile beraber yanında «bah-çe-i lâtifim» dediçi büyük bir bahçe tanzim ettirmişti. Bu bahçenin geniş yeşilliklerle sayedar serinlikleri içinde suları billûrlaşan mermer güzel bir havuz bulunuyordu.

Suyu Osmanlı Türkleri mabedlerinin içine de almışlardı. I. Murat zamanında başlanmış ve Yıldırım devrinde tamamlanmış Ulu Cami’nin kubbesi altındaki büyük mermer havuz, kendini saran ulûhîyet havası içinde günün loş aydınlıklarının süzüntüsünde oymalı fıskiyelerinden dökülen sularla yaprakları gecelerin nemile ıslanmış iri beyaz bir çiçek gibi, nice yüzyıllardan beri durmaktadır. I. Mehmet’in Yeşil Cami’sinde fıskiyeli mermer havuzun günün aydınlıklarından içeri süzülen donuk akislerle koyu nefti gölgelerin titreşen hüznü içinde iri fakfur bir kâse gibi şeffaflaşıp esirleştiçi görülür.

Muhitin tesiri altında daha incelenen Marmaranın ziyadar parlak denizi sahillerinde daha sade bir güzellik ve incelik alan Türk sanatkârının âbideleri, civarın yeşil ve ruhanî faniliçinde beyaz bir buhar bulutu içinde deçişerek köşeli bir billur gibi şekiller almıştır. İklim, esen rüzgârlar, akan sular, parlak renkler, bu insanların kurduçu kubbeyi daha sedefleştirmiş taş ve mermere, çevresinde akan suların parlak keskin çizgilerini vermiştir.

Bursa Osmanlı Türklerinin elinde çeşmeleri, hamamları, kaplıcaları ile daha o zamanlar bir su şehri olmuştu. Şükrullah Bursa’yı o senelerde şöyle över:

“Şu Bursa’nın her şeyi; suyu, taşı, topraçı

Mis gibi bir sücüdür ve bulunmaz bir cevher.

İyilerin duraçı, bilgi, altın, kaynaçı,

Yalnızlar sıçınaçı, Tanrının baktıçı yer.”

Bu arada civarın göçnü ve gözü dinlendiren bir deniz gibi engin yeşil vadileri baçların, bahçelerin her tarafını küme küme, yıçın yıçın açaçlarının zümrütlüçü, Türk sanatkârına kurduçu din âbidelerinin içini atlas bir kumaş gibi kaplıyan ve hiçbir yerde bu kadar zarifi ve bu kadar nefisi görülemeyen yemyeşil çiniler yarattırmıştı.

Edirne’nin Türklerin başşehri olması, Bursa’yı kıskandıramadı. Meriç kıyıları, bahçeleri, camileri, sarayları, hamamları, köprüleri ve su kuleleriyle ne olursa olsun, daima büyük bir serhad şehri olarak kaldı. Hattâ Sinan’ın büyük şaheserine kavuştuçu günlerde bile yine bir serhad şehirliçinden kurtulamadı. Balkanların siyah çamlarla örtülü dar yollarına düşen, Tuna’nın sazlıkları arasında akıp giden solgun sularının uzak kıyılarında çadır kuran Türk bahadırları için Edirne, camilerinin minareleri arkada bırakılan ufuk üzerinde kaybolan siluetleri ile, gurbet başlangıcı olarak kaldı. Böyle olmakla beraber Edirne’nin de güzel yılları oldu.

Fakat ne yazık ki o Yeni Saray’dan, o Kum Kasrı’ndan, o Adalet Kasrı’ndan, o Cihannüma’smdan şimdi artık bir yıçın taştan başka bir hâtıra kalmadı.

Biz bunları burada unutarak, Osmanlı Türkleriyle gelip İstanbul’un kapılarını açacaçız: Bu açılan kapının arkasında Bizans’ın duman ve toz tüten harabeleri üzerinde renkler, yaldızlar içinde, masalların bir şark şehrinin füsunlu, güneşli, parlak bir vadisinden camileri, sarayları, konakları, çeşmeleri, hamamlariyle büyük bir medeniyetin sabahının doçuşunu seyredeceçiz. Fatih’in İstanbul’a getirdiçi bu yeni sivilizasyonda zamanla Bursa’nın, Edirne’nin Türk sanat eserlerini şehrin yedi tepesini mermer âbidelerle şahikalandırdıçı görülür.

Bütün bu âbidelerin serin avlularında, gölgeli namazgah başlarında, uzak hudutlara kadar uzanan tenha yollar üzerinde Türklerin derin tahayyüllerine uyarak iyilik seven kalplerinin tahassüslerinin bir eseri olarak bir çok su tesisleriyle güzel çeşmeler bulunur.

Şehirlerin su ihtiyacı ekseriyetle şehir dışı dere vesaire gibi su akıntılarından temin edilmiştir. İstanbul civarında büyük bir nehrin mevcut olmayışı, dolayısıyla suyunu bir takım derelerden temini düşünülmüş, Belgrat ormanlarındaki küçük derecikler üzerine su ızgara ve bend tesisleri yapılmıştır. Bu dereciklerden alınacak su tabiatiyle en az kirlenen noktadan ve her mevsimde suyu nisbeten en az bulanan yerlerden intihap olunmuştur. Su yoluna alınmadan evvel, yaçışlı mevsimlerde havi olabileceçi bir takım mevaddan da kurtarılması düşünülmüştür. Cins cins açaçların bir yıçın yüksek yeşilliklerin arasından süzülerek doçan incecik derecikler, bilhassa yaçmurlu mevsimlerde kabararak, dolandıkları zeminin üzerinden sürükledikleri dal kırıntıları ve açaç parçalarıyla toplama havuzlarını, taş galerileri tıkamamaları için bu suların akış yolları üzerine ızgaralar yapılırdı. Su ızgaraları mermerden veya demirden olurdu. Mermer ızgaralar ekseriyetle düz parmaklık şeklinde veyahutta birbirine geçmiş halkalar halinde olarak bir mermer çerçeve içinde, dereciklerin etrafına örülmüş duvarlar üzerine tutturulurdu. İmparatorluçun ilk su tesislerinde ve bilhassa İstanbul’a büyük su hayratı bırakan III. Ahmet devrinde su inşaatı bu tarz mermer yapılardan zengindir. Sonraları ızgaralarda mermerin yerini demir almıştır. Daha yüksek boyda pencere parmaklıçını andıran ve kısmen içeriye doçru kıvrılan bu ızgaralar bilhassa bend sularının açık salma halindeki akıntıları üzerine konulmuştur. Her iki nevi ızgara tesislerine bendlere gelen dere ve katmalar üzerinde tesadüf edilir. III. Ahmed’in Cebeci köyü civarında yaptırmış olduçu bendlerin yıkılarak harap olmasından sonra, buradan Kırkçeşme’ ye katılan eski bend sularının katma halinde akışları sebebiyle, demir ızgara tertipleri yapılmıştır. Ekseriyetle ızgara ile beraber bu dereciklerin sularını hem toplamak ve hem de aktarmak üzere ızgara civarında bir de bend havuzu tesisi kurulurdu.

Bu ufak bendlerin duvarları bilâhare yapılan tesislerde daha yükseltilmiş olduçu görülür. Bizans zamanında ufak bir sarnıç (su köşkü) tertibinde olan yerde,Fatih II. Mehmed zamanında temeli kurulan, ve III. Ahmed zamanında yıkılarak harap olmasından dolayı tekrar göçüsleme duvarı yükseltilen Büyükbend ilk Türk barajı olarak gösterilebilir. Bu mahallin kuzeyinde II. Osman devrinden kalma diçer bir bend mevcut olduçu gibi, sonraki Osmanlı hükümdarları tarafından başşehrin su ihtiyacının temini yolunda bu ormanların koyu yeşillikleri içinde mermerden bir çok Türk bendleri de kurulmuştur.

Bend sularının toplandıkları yerlerin, aşaçı bir rakımda kalması bunların ancak şehrin aşaçı inen yerlerinde yayılmalarına bâis olmuştur. Buna karşılık yine şehir civarında Halkalı tepelerinden ve yamaçlarından kaynayıp çıkan bir takım kaynak suları da kubbeli ve kagir odalar (maslak) içinde toplanıp, buradan künke veya galerisine alınmıştır. Bu toplama tertiplerinde suyun havi olabileceçi ve topraktan sürükleyebileceçi maddeleri bırakabilmesi için, künke girmeden evvel bir kumluçun arkasında yatırılırdı. Su tabakası bazen bir yol bulup toprak üstüne çıkamadıçı, bir takım ince sızıntılar halinde bir boşluçun içine süzüldüçü zamanlarda, buralara bir takım dehlizler açılır ve bu dehlizlerin tabanına oyulan bir su yataçı su toplama yolunu teşkil ederdi. Muhtelif usullerle toplanan suların şehre getirilmesi ve daçıtılması bir takım tesisatın daha kurulmasını istemiştir. Suyun yüksek çıkış noktasına raçmen, şehirdeki tepeler üzerine kurulmuş dinî tesisata, yol üzerindeki çöküntülü arazide irtifaını kaybetmeden gelebilmesi için, Türkler bu gibi mahallerde Avrupalı müellifleri hayran bırakan, su terazileri kurmuşlardır. Bunlarda su künkü bu sütunların içindeki borularda yükselir. Tepedeki ufak bir hazneye dökülerek buradan aldıçı irtifa farkı ile tekrar sütundan aşaçı inen diçer bir künkle, yoluna devam eder. Aynı zamanda bu terazilerin üzerindeki ufak mermer hazneler delikli bölmeli olup çıkış künkü gideceçi yerlere göre bir takım taksimata uçrar. Kagir duvarlı maslaklarda toplanan tazyiksiz sular ise yine kagir duvarlı kanallar vasıtasıyla daçıtılırdı. Taş galeriler ise deçişik genişliklerde yapılmıştır. Kırkçeşme galerisinde olduçu gibi insanın içinde dolaşabileceçi ebadda olanları ve orta bir genişlikte meselâ 40-50 m. genişliçinde veyahutta daha dar olanları da bulunurdu. Taş galerilerin icabında iç kısmını görebilmek ve makas galeri tâbir olunan ana galeriye ekseriya düz açılan katma galerilerinden gelen suları da tetkik edebilmek üzere galeri üzerinde muayyen mesafelerde baca denilen menfezler de yapılırdı. Bunların yapısında Osmanlı inşa malzemesi, yapı taşı, tuçla ve horasan kullanılırdı, bütün bu tesisler büyük bir itina ile kurulmuş olduçundan üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına raçmen, hâlâ büyük bir kısmı sapasaçlam durmaktadır.

Kaynak sularının miktarca fazla olmadıçı ve arazinin irtifaı inişli ve çıkışlı bulunduçu bir çok yerlerde, suyunda tazyik iktisab etmiş bulunduçu zamanlarda, isale işlerinde su mimarlarına künk ve aynı zamanda levha halinde kurşundan yapılmış boruları kullanmayı icab ettirmiştir. Osmanlı Türklerinin döşemiş oldukları ve muhtelif nevi ve isimler alan künklerin üzerinden de asırlar geçmiş elmasına raçmen bir beton saçlamlıçı ile günümüze kadar intikal edenleri pek çoktur. Gerek taş galerilerin örülüsünde ve künklerle suyun akıtılışında verilecek irtifam tayininde Türk ustasının ellerinde tek âletleri olan tesviye terazilerile asırlardan beri içlerinden sular süzülen o saatler süren uzun su yollarını kurup döşemişlerdir.

Osmanlı Türklerinin su mimarîsinde de Selçuk sultanları ve Anadolu Türk Beylerinin san’atındaki çiçekli kabartmalı süslü eserlerine karşılık hoş bir sadelik görülür. Bütün bu yapılar bu sadeliklerinde sanattan hiçbir şey kaybetmiş deçillerdir. Nasıl ki mavi göklere beyaz bir nur huzmesi gibi fışkırmış ince minareler, güzel ve narin ise, nasıl ki mermer mevzun kemerler tatlı renklerin hülyalı gölgeleri ile süslü ise, nasıl ki mat kurşun yuvarlak kubbeler şarkın bütün esrar ve füsunu ile dolu ise Osmanlı Türklerinin sık yapraklı yüksek çınarların koyu yeşil nemli gölgeliklerinde kurdukları mermer yalaklarında billur sular tatlı bir ahenkle durup dinlenmeden akan geniş kenarlı çeşmelerde o kadar sonsuz sükûn ve hülyalar doludur. Ekseriya bir caminin dış avlusunun kapısı köşesine yahut kervanların ufuklarında kaybolduçu Osmanlı İmparatorluçunun iri taşlı yolları üzerine oturtulmuş çeşmelerde tatlı bir sadelik ve güzellik görülür. Geniş âyine taşı ekseriyetle yekpare mermer olup bunun üzerinde burmalı iri bir musluk bulunur. Âyine taşı nın üzerinde yontma beyaz taşlardan bir kemer örülüdür. Kemerin indiçi istinad yerlerinde su almaya gelenlerin kaplarını koydukları birer sed ve arkada da su hazneleri bulunurdu. Hafif bir tepenin eteçine oturtulmuş kır çeşmeleri nde daima su akışı olduçu için musluk yerinde mermer bir oluk gelip geçen hayvanların su içtikleri beyaz taştan yalaklarına daima su doldururdu. İstanbul’un ilk fetih yıllarında, çeşmelerin beyaz mermer cephelerini bir kitabe süslemediçi gibi banisinin de adı konulmamıştır.

Fakat klâsik devirde kitabeler yaldızlanıp genişlediçi gibi Lâle, Barok ve Ampir tarzı çeşmelerin cepheleri birer bahçe gibi çiçekler, tabak ve sürahiler içinde yemişlerle süslenmişti. Türk sanatındaki düşünüş ve üslûp deçişiklikleri zamanla bütün bu yapılara ayrı bir güzellik vermiştir. Dini telâkkiler Türk sanatkârına çinide yazıda işlemede tabiatın fevkine çıkan sanat harikaları yaratmasına yol açmıştır. Bu arada bilhassa Lâle devrinin saraylarında, konaklarında musluk âyine taşlarının mermerlerinin üzerleri bile o kadar güzel işlenmiş ve kabartılmıştır ki bunlar mermerden çiçeklerle dolu bir buket kadar güzel olmuştur. Zamanla Türk mimarî üslûbunda görülen düşücü sadelik bu mermer çeşmeler üzerinde de kendini gösterir, bu tesir altında eski yılların sanat ve zenginliçi kaybolarak birer ufak musluk taşları, düz delikli mermer bir taş halini almıştır. Camilerin avlularında çeşmelerin, bir çok kişinin birden abdest alabilme ihtiyaçları karşısında, bir takım şekiller aldıçı görülür. Ufak cami ve mescitlerin ihata duvarlarına, dayanmış taş hazneler içinde toplanan sular, onların sıra musluklarından akıtıldıçı gibi, büyük camilerin (Cuma mescidi) avlularında bu ihtiyacı önleyen yüksek sanat kıymet ve güzelliçinde şadırvanlar yapılmıştır.

Bursa devrine ait mabedlerimizde şadırvanları basit kapalı bir mermer su haznesi olarak görüyoruz. Ekseriyetle dört köşe ve yüz cephesi daha uzunca olan kapalı su şadırvanlarında ufacık musluklar bulunurdu.

Camiin, mescidin iç avlusunun bir köşesinde duvara dayanmış bu mermer şadırvanlar, bazen revaçın sütunlarına yakın, avlunun ortasına konulmak istenilmiş ve bu vaziyetlerde şekli de deçişerek altı veyahut daha çok köşeli ve üstü bir külah şeklinde kurşunla kapalı şadırvanlar da yapılmıştır. Bunların musluklu mermer cephelerinin üzeri, ekseriyetle servi biçiminde açaç şekilleri ve bazen de sade çizilmiş sütun hatlarla süslenirdi.

Büyük camilerde şadırvanında geniş revaklarla süslü olarak caminin iç avlusuna yaraşacak bir uygunluk aldıçı görülür. Şadırvanın üstü açık mermer havuzuna orta yerinden yükselen su borusundan mermer yuvarlak yalaçına mütemadiyen taşan sular, havuzunu daima dolu bulundururdu. Cami avlularının şirin kuşları güvercinlerin şadırvanın havuzuna girmemesi için üzeri kafes telle kubbeli bir şekilde kapatılır. Mermer sütunlarla tutturulan şadırvanın tatlı renkler ve yaldızlarla boyalı ve üstü kurşun kaplı saçaklarında, tavanlarında güneşten taşan tatlı akisler, taşlarda suların ıslakları, cami avlularında mavi bir aydınlık içinde cazip bir dekor yaratırdı.

Bursa camileri nin, fıskiyelerinden dökülen su taneleri, yuvarlak ufacık billurlar gibi, sakin suları üzerinde yuvarlanan mermer havuzlarını İstanbul’un muhteşem camileri içinde göremiyoruz. Fakat Türk su sanatına, su tesislerine ait bir eser olan bu dış şadırvanlara karşılık bir iç şadırvanı, mermerden sade ve güzel bir âbide halinde buluyoruz. Burada ilk defa bahsettiçim iç şadırvanlar İstanbul’da bazı büyük camilerimizde vardır. Fatih camiinin iç şadırvanı bana dış avludaki şadırvan gibi, camiin ilk yapısından kalma olduçu kanaatini veriyor. Cami içinde abdest tazelemeye ve su içmeçe yarayan bu şadırvanın su akmasında bir arızayı önleyecek haznesini de doldurmak üzere cami altında evvelce açılmış kuyudan su çeken demir kollu bir de tulumbası mevcuttur.

Türk sanatında başlı başına bir varlık teşkil eden çeşmelerin yanında suyun bir «aziz» gibi takdis edildiçi devirlerde kurulan su hayratları arasında zarif Türk sebilleri de görülür. Bunlar çeşmelerin daha incelmiş, dantela gibi örülmüş birer su içme tesisleridir. Zamanla Osmanlı Türklerinin mimarî tarzları ndaki deçişiklikler yukarda işaret ettiçimiz gibi su yapıları üzerinde de daima görülmüştür. Bilhassa çeşme ve sebillerde bu inkilâplar çok güzel müşahede olunur. Ekseriyetle yuvarlak ve yarım yuvarlak olan ve bazen de köşeli yapılmış olan sebillerin yanında bir de çeşmeleri bulunur. Bunlar ya tek bir çatı altına girmiş veya başka bir binaya, bir yapıya katılmıştır. Ekseriyetle ayrı mermer yuvarlak kaideye yine mermerden işlenmiş bir istinad duvarı üzerine mermer sütunlar yükselir ki, bunlar aşaçı kısımlarında istinad duvarları içine gömülmüştür. Bu sütunlar üzerinde zarif kemerler atılmış ve sütunların arası bronzdan geniş delikli bir dantela gibi işlemeli parmaklıkla örülmüştür. Kemerlerin oymaları üzerinde altın yaldızlı yazıları mermer korneşleri, renkli işlemeli güzel saçaklar gölgelendiren üstü kurşun kaplı bir çatı bulunur. Bu çatıyı bir çok ufak, bazen tek bir kubbe kaplar. Sebiller ekseriyetle daima dinî tesisat yakınında yapıldıçından bunları da büyük mabedlerin civarında aramak doçru olur. Fakat Fatih Külliyesinde maalesef böyle bir tesis bulamıyoruz. Aynı devrin Mahmud Paşa sitesinde de bir sebile tesadüf edemiyoruz. Fakat eski Vakıf Sular kayıtlarında Halkalı sularına ait bir kayıtta, «Mahmud Paşa camii avlusundaki şadırvanla sebilinin suyuna ait bir katma» görüyoruz.

Su tesislerinin arasına bir saçlık ve sosyal yapısı olan Türk hamamları nı da koymak icap eder. Osmanlı Türkleri başşehirlerini daha Bursa’dan Edirne’ye geçirdikleri zaman bir hamam yapı bilgisini de beraber götürmüşlerdi. Osmanlılerın ilk hamamı Bursa’da 1336 da Orhan Bey tarafından yaptırılmıştır. Edirne’de de camiler, kasırlar, köprüler, darüşşifalar, çeşmeler vesaire dinî ve sosyal bir çok tesisat vücude getirilirken müteaddit Türk hamamları da yapılmıştı. Esasen Osmanlı Türkleri bu işlerde o sıralarda yıkılmak üzere olan Ayasofya için Türklerden mimar isteyen Bizanslılara, arzı iftikâr edecek bir durumda deçillerdi. İslâm dininin önderleri olan gerek Konya Sultanları ve gerek Osmanlı Padişahları temiz olmayı emreden dinin baskısı altında bilhassa başşehirlerinde, vücudu daima temiz bulunduracak hamamların yapısına büyük bir önem vermişlerdir. Bundan anavatanın ve Rumeli’nin büyük şehirlerinde günümüze kadar saçlam kalmış bir çok hamamlar görülür.

Fetihle beraber Türk hamamı mimarîsi de İstanbul’a girmiştir. İstanbul’da ilk yapılan hamamlar hakkında Evliya çelebi der ki: «İstanbul’da eskiden kalma Azaplar hamamı, Tahtap hamamları vardı. İstanbul’da Osmanlılar elinde ilk yapılan hamam Fatih’in binagerdesi olan (Irgat hamamı) dır ki hüddamı sarayın gasil ve tathirine muhassas idi. İkinci hamam (Azaplar hamamı) dır ki, kefere tarzı mimarîsinden tahvil ile İslâm âdabı üzere yapılmıştır. Andan sonra (Vefa hamamı), (Eyyüp hamamı) bina olunmuştur. (çukur hamam) ise bundan sonra yaptırılmıştır. Bu hamamların levazımı Fatih evkafından tesviye edilir.» Irgat hamamı için Seyahatnamenin diçer bir yerinde Evliya çelebi şunları ilâve eder: «Bizzat kendileri için tarz-ı Rûm’da bir cami inşasına suru’ ettikte iptida Karaman çarşısı içinde Irgat hamamını kırk günde bina etti ki cümle ammâl her gün gasledüp badehu hizmet edeler. Hâlâ Irgat hamamı namı ile şöhret şihardır.»

«Fatih’in yaptırdıçı hamam gayet müsenna-ı-derûn olduçu gibi diçer hamamlardan dahi büyüktür. Sadece camekânı beş bin adam alır. Yüz on kurnalıdır. Nısfı bölünüp keçecilere tahsis edilmiştir.»

Evliya çelebi şehir içinde ve dışındaki hamamların ismini saydıktan sonra zamanında hamam miktarlarını şöyle tesbit ediyor: «İstanbul’un enderun ve birununda yüz elli bir hamam vardır. Amma hakir Mısır, Habeş, Sudan diyarlarında seyahat ederken İstanbul’da on yedi hamam daha bina edilmiştir ki, manzurum olmadı. Amma bu söylediçim hamamların hepsini seyir ve temaşa ettim. Bunların tarz-ı bina ve suret-i tarhını ayrı ayrı yazsak Seyahatnamemiz uzar. Sadece bu hamamlardan Fatih’in yaptırdıçı çukurhamam gayet müsenna ve ruşen olduçu gibi diçer hamamlardan da büyüktür.”

«Yukarda zikrolunan yüz elli bir hamamın Küçükpazar’daki Mehmed Paşa hamamı’ndan başka hepsi çiftedir. Sadece bu hamam öçleye kadar kadına, öçleden sonra erkeçe açılır. Buna göre İstanbul’daki bütün hamamlar üçyüz iki olur vesselam. Gerçi İstanbul gibi bir sevad-ı-muazzamda bu kadar hamam az görülür. Fakat ekser vüzera ve ayan ve kibar konaklarında hususî hamamlar vardır ki eçer bunlar da sayılacak olursa, mecmuu ondört bin beşyüz otuz alüz hamam olur.»

Şöhretli seyyahımız Evliya çelebi’nin yukarda ilk vermiş olduçu rakkamların izam edilmemiş olduçunu fetihten yetmiş iki sene sonra İstanbul’da oturmuş Gyllius’un «De Topographia Constantinopoleos» unda yüzden fazla (bain public) yani çarşı hamamlarının bulunduçunu bildirmiş olmasından da anlıyoruz. Gyllius’un kitabında tarif etmiş olduçu hamamları bu günkülerin aynıdır. Hamamlarda başlıca dört mühim kısım vardır: soyunulacak yer (opoditerium), soçukluk (tepidarium), asıl yıkanılacak sıcak kısım (calodarium) suyu ve hamamı ısıtan külhan kısmı (hypocauste).

İstanbul’da ilk yapılan ve elli altmış sene evveline kadar saçlam kaldıçı bildirilen Fatih Külliyesi civarındaki Irgat, Karaman hamamından ve yangınlarla harap olan Fatih’in diçer hamamlarından maalesef bugün hiçbir eser kalmamıştır.

Dini, sosyal ve saçlık bakımından büyük ihtiyaçları karşılıyan su tesislerinin muhafazası ve idameleri bunlara bakacak bir teşekkülün de lüzum ve ihtiyacını göstermiş, İmparatorluçun üçüncü başşehri olan İstanbul’da bu kontrol, devrine göre en mütekâmil bir şekil ve kadroda, bir Su Nazırlıçına sahip olmuştur. Sarayda her şeyden evvel padişahın hizmetinde bulunan Su Nazırı, evvelâ hükümdarın suyunu temin ile mükellefti.

Evliya çelebi Seyahatnamesinin ilk cildinde Saray-ı atikin âb-ı hayatını methederken bu hususta kısa olmakla beraber kıymetli bilgiler verir: «Ebül feth Mehmed Han Sahibü’l-tabı’ bir padişâh-ı zişan olmakla (eya İstanbul’un hanki suyu lâtiftir) deyu cümle hükemasını cem ile sual buyurdular. Anlar dahi Eski saray dahilinde olan ayn Şemunun hafif ve mutedil seriü’l-hazım bir âb-ı hayat buldular. Ve bundan gayri aynların âb-ı safilerini beşer mıskal olmak üzere penbelerle beraber veznediip mevzun pembeleri veznolunmuş âb-ı rakiklere ilka edüp mezkûr penbeler beşer mıskal suları hazf ile bilâahire penhelerin güneşte kurutup cümle penbeler veznedildikte ayn Şemundan ıslanan penbeler hepsinden hafif gelmekle kavlü hükema gayet lâtif su olduçundan Ebül feth hazretleri daima ol âb-ı lezizden nuş eyler idi. İlâ hezale’l-an cümle padişahlar andan miş ederler ki Kilercibaşı ve dış Sakabaşı taraflarından üçer adam beher yövm altı kişi üç şişhane yükü yirmişer kıyye gelir gümüş güçümlere ot âb-ı nabdan lebberleb edüp Su Nazırı huzurunda Kilercibaşının muiemed aleyh adamlarının mühürü ile kırmızı balmumu ile mühürlenip Pâdişâha getirirler.»

Su Nazırlıçı kurulu nda suyolcu esnafı kadronun esasını teşkil ediyordu.

Suyolculuk (rah-ı âblık) işi ise çok eski bir tarihe sahip bulunuyordu. Fatih II. Mehmed vakfiyesinde:

«On nefer hüddam rah-ı ab tayin buyurmuşlardır ki her biri ince ve sufufu ahvaline şuur ve vukuf sahibi ve umuma meremet ahvalinde hususu emrü ıslâh tariki madde ve kurşun ıslâhı umurunda san’atının galibi dolap hamamatı İslâhata mahareti sütuhu ebniye-i hayratı ve meremet sair musakkaftan ve musattahatta fenninden şöhreti olan» denilmektedir.

Fatih’in «Kanunname-i Ali Osmani» sinde de rah-ı âblar a dair kısa bir yazı bulunur: «Konya baçlarının her dönümüne otuz akçe alınır imiş. Evailde mirablıçı mukataaya alan ki-mesne baçlara su varacak vakitte şehirlüler ittifakile emin adamlar çıka-rup su kısmetine mütevelli kılınur-nıuş. Her dönümüne evailde dörder akçe mirablıçı resmi alınur imiş, sonra su kısmetine âmil gendü mütevelli olup resimde asıl kanundan tecavüz ederler imiş ve hem baçların su varacak vaktinde tertipleri var imiş. Ziyade resim veren kimesneye nöbeti gelmeden nöbet verürler imiş. Su az olduçu yıllarda sonra hadis olan baçlara zarar olacak iken kadim baçlara ki hakkı şurb anlarundur, anlara zarar olur imiş. Öyle olsa yine evvelki gibi şehürlü ittifakile emin kimesne-ler mütevelli nasb olup suyu kısmet etmek emrolundu. Ta ki kimesneye zarar olmaya, sonra hadis olan bed’ ve ref olundu ve mir’âblık amele alan kimesne bazı kimesnelere bostan ek-dürüp sülüs hasıleyn gendü alup sü-lüsanını bostancı almak kavi eyler imiş. Bu sebeple baçların hakkı şurbü zayi olurmuş. Karamanoçlu zamanında mezkûr suyla üç bostan sularlar imiş, birisi Dizdar ve birisi Hatun ve birisi dahi Mevlâna Celâleddin hazretlerinin türbe-i mutahharası için eklenür imiş. Bakisi baçlara ve çeşmelere ve hamamlara sarf olunurmuş ve Cem Sultan kal’eden taşra bir köşk yapup asıl sudan köşküne gelmeye bir mikdar su olup köşk havalisinde baç dahi ederler imiş. Sonra ol bahane ile köşke nazır olan kimesneler ol sudan çok su olup yolda bostanlar ihdas edüp harç ederler imiş. Müslümanların hamamlarına ve çeşmelerine hayli noksan ve zarar olur imiş. Öyle olsa mir’âb olanlar ve köşke nazır olanlar men olunup âdeti kadimden tecavüz etmeyeler ve esleymanı kadı-i şehir olan dergâhı muallama arz eyleye.»

Ta o tarihlerden itibaren suyolculuk berat ve hüccetlerle babadan evlâda intikal eden bir sanat halinde son yıllara kadar devam etmiş ve bu suretle Türk su bilgisinin muhafaza ve inkişafında büyük bir rol oynamıştır. Suyolcular baktıkları hayratın sahibinin mevkiine göre de isim alırlardı. Hükümdarınkine bölükbaşı, vezir vesaire gibi zevatınkilere de usta denilirdi. Bunların yanlarında işlerinin genişliçine göre miktarı deçişik olmak üzere suyolcu kalfaları ve çırakları bulunurdu. Su Nazırlıçı Kurulunun ödevleri arasında sarayın su meselesi esası teşkil etmekle beraber şehrin içinde ve dışında yapılacak bütün su tesisatıyla alâkadar olurlar, su yollarının güzergâhlarını tayin eder, malzemenin hesaplarını yapar, gerek künklerin döşenmesi ve gerek galerilerin örülmesiyle meşgul olurlardı. Bundan başka mevcut su yollarını ve bendleri muhafaza etmek, yollar üzerinde suları kirletecek ve hali bırakılmış toprak kısmı üzerinde herhangi bir müdahaleyi önlemek, hayrata verilen suların miktarını takdir ve bunların taksimine nezaret etmek vazifeleriydi.

Su Nezareti mensupları yalnız şehir içi ve dışındaki su tesislerinin yapı ve bakımlariyle meşgul olmazlar, aynı zamanda — Hazine-i Evrak vesikalarında görüldüçü gibi hassa mimarlarının maiyetinde Osmanlı İmparatorluçunun ordularının seferlerinde şerefli hizmetler görürlerdi.

19. Yüzyıl Sonrası Sanat Akımları

1. NEOKLASİZM (YENİ KLASİKÇİLİK)

Barok ve Rokoko akımlarına tepki olarak, 18. yüzyılın ikinci yarısında tüm
Avrupa’yı etkisi altına alan bir sanat anlayışı ve tarzıdır. Bu yüzyılın en önemli
toplumsal olayı Fransız Devrimi’ dir. Devrim, Yunan ve Roma şehir devletlerinde
görülen demokrasiyi, Avrupa’ya uzun bir dönem sonrasında ancak bu yüzyılda
taşıyabilmiştir. Neoklasik resim : Yeni tarzın teknik özellikleri, ışığın getirdiği etkilerden uzak,
perspektif ve derinlik aramayan, arka plana ağırlık veren -keskinleşen- çizgilerdir.
Bu akımın en büyük ustası Jacques Louis David’dir.

Neoklâsik akımın en etkili olduğu alan mimarlıktır (Resim2).
italyan mimar Andrea Palladio (Palladiyo) Neoklâsik mimarînin temellerini atmıştır.
Vicenza’da ki Villa Rotondo(1550-1551) (Resim 1),
Maser’ deki Villa Barbaro (1555-1559) mimarın bu tarzını en iyi yansıtan yapılarındandır.
Bu dönemin diğer mimarları:
italya’da Bianchi(Biyanki), Luigi della Canonica(Luici della Kanonika);
Fransa’da Pierre François Leonard Fontaine(Fonten), Armond
Raimond(Remon); ingiltere’de John Nash (Con Ne.), Robert Adam(Rabırt)

Neoklâsik tarzda heykel üreten sanatçı Yunan ve Roma heykellerini
kendine örnek olarak almış, Yunan ve Roma heykeltıraşlarının çok
sevdiği beyaz mermerle benzer tarzda yeni eserler yapmıştır.
italyan heykeltıra. Antonio Canova (Kanova) (1757-1852)’nın,
Napolyon’un kız kardeşi Pauline Borghese’nin heykeli (Resim 3)
modelin saçına ve duruşuna kadar tam bir klâsik heykeldir.
Dönemin heykeltırşlarını etkileyen Canova dışında, Alman Gotfried Schadow
(şadov) (1764-1850),ingiliz John Flaxman (Fleksm›n)(1755-1826),
Danimarkalı heykeltıraş Bertel Thorwaldsen (Torvaldsen) (1770- 1844) de bu tarz heykeller yapmıştır.

Bu dönemde yapılan resimlerin konusunu, tarihsel olaylar oluşturmuştur.
Ayrıca Yunan mitolojisi de Neoklâsik tarzda yapılan resimlerde sıklıkla işlenmiştir.
Neoklâsik resmin en önemli sanatçısı Fransız Jacques Louis David(Jak Lui David)(1748-1825)’dir.
Fransız Devrimi öncesindeki yeni cumhuriyetçi düşüncelerini tuvaline aktarmaya çalıştığı Horas Kardeşlerin Yemini,
Marat’ın Öldürülmesi, Paris ve Helen’in Aşkları, Sabinler’in Kaçırılışı,
Napolyon portreleri ve Madam Vernicac (Resim 4) ressamın eserlerindendir.
Bu dönemin diğer ünlü ressamı David’in öğrencisi Jean Dominique Ingres (1780-1867)’tir.
Zeus ve Thetis, Büyük Odalık ve Kaynak sanatçının resimlerindendir.

2. ROMANTİZM

19.yüzyıl, sanatı ve toplumu değişime uğratacak önemli toplumsal olaylara
sahne olmuştur. 1830, 1848 ayaklanmaları, 1870 savaşı, 1789 Fransız Devrimi,
gelişmekte olan sanayinin neden olmaya başladığı bunalımlar, bu dönemdeki
toplumsal olayların en belirginleridir.
18.yüzyılın sonlarında doğan Romantizm güzel sanatlar alanında ünlü
sanatçılar yetiştirmiştir. Bu akımın en önemli sanatçıları Fransisko Goya, Teodore Gericault, Eugene Delacroix’tir.

Romantik sanat duyguyu temel alır sanatçı doğrudan kendisine yönelmiştir, güzellik yerine ifadeyi ön plânda tutar.

Duyguları, iç dünyası, kendi gücü onun tek kaynağıdır. Bu akımda sanatçının bireysel olarak kendini yorumlaması,
kişiliğinin duygusal yanını en iyi biçimde anlatabilmesi onun başarısıdır.
Sonbahar ve gece bu sanatın işlediği konular arasında yer alır.

Fransa’da Romantik resim Eugene Delacroix (Öjen Dölakruva, 1798-1863)
ile ileri bir düzeye ulaşmıştır. Sanatçı Neoklâsisist tarzdaki sağlam çizgi ve desen
resmine karşılık, rengi ön plâna çıkaran, daha çok dönemin siyasî yapısına ışık tutan
tarihi konulu resimler çalışmıştır. 1830 ayaklanmasını hatırlatan Halka Önderlik
Eden Özgürlük tablosunda (Resim5) Fransız halkının her kesiminden kadın ve
erkeği yürüyüş halinde resimlemişitir. Resimde özgürlüğü temsil eden yarı çıplak bir
kadın dikkati çeker. Dante’nin Kayığı, Mezarcı ve Hamlet, Cezayirli Kadınlar,
Yahudi Düğünü, Aslan Avı, Chopin ve kendi portreleri sanatçının
çalışmalarındandır.
Alman Romantik resim sanatı Caspar David Friedrich (Fredrik) (1774-1840)
ile kendini sanat dünyasına tanıtır. Sanatçı genelde dağları,ormanları, Kuzey Denizi
kıyılarını, ilkbahar ve sonbaharı, güneşin doğuş ve batış anını, gökkuşağı ve
kayalıkları resimlemiştir. Resimlerinde doğa birinci, figürler ise ikinci plândadır.
Deniz Üzerinde Ayın Doğuşu sanatçının ünlü bir yapıtıdır. Meşe Ormanındaki
Manastır, Dağ Manzaraları, Sabah Işığı, Rugen’deki Beyaz Kayalar
(Resim 6) diğer eserlerindendir.

İspanyol Romantiklerinden
Francisco Goya(1746-1828) saray
ressamı olmasına kaşın, döneminin
bütün olumsuzluklarını resimlerinde
eleştirmiştir. İhtilâl döneminin
büyük sanatçısı, klâsik anlayışın sert
çizgili, ideal tiplerinin aksine, rengi
ön planda tutan romantik fırçasını
sıklıkla kullanmıştır. Sokak Savaşçı
larının Kurşuna Dizilmesi, Çıplak
ve Giyinik Maya, (Resim 7)
şemsiye eserlerinden bazılarıdır.

İngiliz Romantik ressamları
nın en önemlisi William
Turner(1775-1851)’dir. Daha çok
manzara çalışan sanatçının resimlerinde
tren dumanları, denizin sisi içinde
kadırgalar, ışığın dağıttığı görünümler,
batan güneşin altında romantik bir
tarzla verilmiştir (Resim 8).

3. REALİZM (GERÇEKÇİLİK)

19. yüzyılın ortalarına doğru Fransa’da ortaya çıkan bu akım, günlük yaşam ve sorunlarını olduğu gibi, özelikle resim ve heykelde biçimleyen bir anlayıştır. Avrupa sanatına Rönesans ile birlikte giren bu anlayış 20.yüzyılın başına kadar etkilerini sürdürmüştür. Akım, manzara ve tarihî tabloların yerine yaşanan gerçeği, köylü ve işçilerin yaşamlarına ilişkin kesitleri tuvale aktarır.

En önemli özelliği, gerçek olanı, gözle görülüp elle tutulanı tıpkı bir ayna gibi ifade etmesidir. Realist sanatçı Courbert “ Ben hiç melek resmi yapmadım, çünkü hiç melek görmedim” demektedir. Realist akımın izleyicileri, bir sanatçının zengin ve görkemli dünyasını tasvir etmek yerine dünya gerçeklerini gözler önüne sermişlerdir. Bu akımın öncüleri Courbert, Corot, Millet ve Honore Daumier’dir.

Fransız ressam Gustave Courbet (Kurbe,1819-1877) realizmin babası sayılır.Sanatçı, Taş Kırıcılar tablosunda eski elbiseler içinde yüzleri güneşten yanmış, elleri çalışmaktan sertleşmiş iki emekçiyi bütün gerçekçiliğiyle göstermiştir. Fırtınadan Sonra Etratet Kayalıkları adlı tablosu daha çok İzlenimci etkiler içerir (Resim 9). Jean FrancoisMillet (Mile, 1818-1875) de Başak Toplayan Kadınlar adl eserinde üç köylü kadını hasattan geri kalanları toplarken, benzer bir tarzda resimlemiştir(Resim 10). Fransa’da Realizmin öncülerinden biri de Honore Dauimer (Domye,1810-1879) olmuştur. Karikatür sanatının önemli ismi olan sanatçının resimlerinde mahkeme salonu, tiyatro ve sirkten alınma sahneler realist bir tarzda resimlenmiştir.

Orta Çağ Avrupa Sanatı

ROMAN SANATI (900-1200)

Roman Sanatı’nın doğuşunu hazırlayan etken , kiliseyle devletin bir sanat yarışına girmeleri olmuştur. Tamamen dinin etkisindedir ve dini mimari görülür. Eski dönem bazilika planı esas alınmıştır. Fransa’da Saint Etienne Kilisesi, Almanya’da Spayer Katedrali, İtalya’da Modena Katedrali, Pisa Katedrali bu sanatın önemli örneklerindendir. Roman sanatında heykel mimariyle birlikte verilmiştir. Skolastik düşünce devam eder.

GOTİK SANATI (12. yy)

Yapılan eserlerin hepsinde bir bütünlük vardır. Çizgisel, sivri kemerli ve köşeli biçim anlayışı taş, ahşap ve mermer dakorasyonda da ele alınır. Gotik mimaride duvarlar önemini yitirmiş ve duvarlarda açılan kemerler ve vitraylarla kilisenin içi dış dünyaya açılmıştır. Fransa’da Notre Dame Katedrali, İngiltere’de Canterbury Katedrali, Almanyada Elizabeth Katedrali, İspanya’da Burgos Katedrali ve İtalya’da San Francesca Bazilikası Gotik Sanatın değerli örneklerinden bazılarıdır.

RÖNESANS SANATI (15. yy)

Avrupa’da Antik Yunan ve Roma medeniyetine ait unsurların ön plana alınarak sanat, edebiyat ve bilimde 15 ve 16.yy ilk yarısında gerçekleştirilen büyük gelişme Rönesanstır. Kelime anlamı ‘yeniden doğuş’tur. İtalya’da görülmeye başlanmış ve buradan Avrupa’nın birçok ülkesine yayılmıştır.

Ortaçağın skolastik düşünce sisteminin katılığı özellikle sanatçılarda büyük tepki yaratır. Kilisenin, din adamlarının, insanların inançları nedeniyle baskı yapmadıkları bir dünya özlemi başlar. Rönesansla birlikte artık dinin sanat üzerindeki etkisi azalır ve sanatçılar artık eserlere imzalarını atmaya, din dışında yapıtlar vermeye, tabiata ait motifler yapmaya başlarlar.

Rönesans resim sanatı : Rönesansın resim sanatına kazandırdığı en önemli katkı zenginleşen konulardır. Dini tasvirlerin yanında tabiata ait motifler tüm canlılığıyla tuvallere taşınmıştır. Çeşitlenen konular yanında, resim sanatçıları iç dünyalarını, kendi düşlerini özgürce işleme serbestisini Rönesans ile kazanmışlardır. Bu dönemin önemli ressamları olarak Giotto, Leonardo da Vinci, Tiziano, Raphael, Brueghel, Albrecht Dürer, Michelangelo ve Ghiberti sayılabilir.

MANİYERİZM (16.yy)

Toplumsal gerilimler ve sorunlar sanatçıları büyük ölçüde etkilemeye başlar. Bu etki , onların klasik çağın ve rönesansın özelliklerinden giderek uzaklaşmalarına neden olur. Michelangelo’nun sanatının büyük etkisi altında doğan bu yeni tarza ‘Maniera di Michelangelo’ ya da kısaca ‘Maniyerizm’ adı verilir.

Sanatçılar seyredenleri sonsuza çekercesine mekan derinliği kullanmışlardır. Bu derinlik nedeniyle seyredenler figürleri havada duruyormuş zannına kapılırlar. Bu özellikle resime ince ve zarif bir görünüm kazandırır. Rönesansta insan vücuduna verilen önem maniyerizmde önemini yitirir. El Greco bu akımın öncülerindendir.

BAROK SANATI (17. ve 18.yy)

Bu üslubun oluşmasında, İtalyan kilisesinin reforumları ve Otuz Yıl Savaşları karşısında kendini yenileme çabaları temel etkendir.Barok Sanatı Roma’da gelişmiş oradan bütün Avrupa’ya yayılmıştır.Barok resminde sanatında ;insanlarda dini heyecan uyandırmayı amaçlayan çarmıha gerilme, din yolunda öldürülme, göğe yükselme gibi konuların yanısıra mitolojik konularda bulunur.Rönesanstaki denge kavramının ve uyumlu ölçülerin aksine büyük bir hareketlilik göze çarpar. Bu sanat tarzı dinin ve kilisenin egemen sınıf olarak gücünün artmasına yardım eder. Öncüleri Rubens, Rembrand, Bernini’dir.

Anadolu’da Yunan, Roma ve Bizans Sanatı

YUNAN SANATI

Mimari

Yunan mimarisinin ortaya koyduğu en önemli yapı tipi tapınaklardır. Tapınaklar tanrının evidir. Dor Nizamı(Anadolu’da, Dor Nizamında yapılan tapınaklara bir örnek Assos’taki Athena tapınağıdır) , İyon Nizamı(Efes Artemis tapınağı), Korint Nizamı(Silifke civarında Uzunburç’ta bulunan Zeus Tapınağı) olarak bölümler halinde incelenir.

Heykeltraşlık:

1.Arkaik Dönem (7.yy) : Mısır ve Mezopotamya sanatının etkileri görülür. Frontal duruş devam etmektedir. Eller yumruk halinde aşağıya sarkıtılmıştır. Adaleler kabarık bir haldedir. Vücut tamamen çıplaktır. (örn. Delfi’de bulunan atlet heykeli)

2.Klasik Dönem (5. ve 4. yy): Vücut ağırlığının iki ayağa eşit olarak dağıtılması yerine ağırlık bir bacağa bindirilmiş ve böylece bünye düz bir hat yerine eğri bir hat çizerek daha gerçekçi bir görünüm kazanmıştır.(örn. Miron’un disk atan heykeli)

3.Hellenistik Dönem (M.Ö. 330-30) : Heykellerdeki tanrısal ifade ortadan kalkmştır. İnsan duyguları ve karakteri ana konu olmuştur. İdeal insan yerini sıradan insanlara bırakmıştır.(örn. Laakoon ve oğulları heykeli)

ROMA SANATI

Bu dönemde Tapınaklar,Forum,Bazilika gibi mimari kuruluşlar vardır. Amfitiyatrolar, hamamlar, stadyum, hipodromlar sosyal hayatı canlandırmıştır.
Romalılar Etrüsk yapı tekniği ve kireç harcı kullanarak kemer ve kubbe tekniklerini geliştirmiş ve bunlarla geniş mekanlı binaların üstünü kolaylıkla örtmüşlerdir. Roma’da M.S. 80’de yapılan Colloseum, Pantheon Tapınağı, Pompei’deki evler bu dönemin başlıca yapıtlarıdır. Heykellerinde ve kabartmalarında dini konular ağırlıktadır.

ERKEN HRİSTİYAN VE BİZANS SANATI

Bizans Sanatı , Roma İmparatorluğu’ndaki siyasal değişikliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Büyük ölçüde Roma Sanatı ile ilişkili bir sanat olmuştur. Hristiyanlığın yasak olduğu yıllarda dini ibadetlerini gerçekleştirmek için katakomplar yapmışlardır. Burada sembolik bir sanat vardır. Erken Hristiyan Sanatının gelişmesinde en önemli bölge Kapadokya bölgesidir. Bu alandaki kaya mezarlarında birçok resime rastlanır. Bizans Sanatı’nın dönemleri:

1.Erken Bizans Dönemi : 5. yy sonundan 726 yılına kadar devam eder. Bu dönemde Hellenistik ve Roma sanatı özellikleri Bizans sanatı üzerinde etkili olmuştur.

2.İkonoklaşma Dönemi : (726-842) Bu dönemde tasvir yasağı vardır.

3.Orta Bizans Sanatı : (842-1204) Bizans sanatının kendine özgü karakterini bulduğu dönemdir. İslam uygarlığı ile beraber, ilkçağın bilgi ve doğunun sanat zevkinin egemen kıldıkları bir dönemdir.

4.Son Dönem : 1261’den 1453’e kadarki son eserlerin verildiği dönemdir.

İlk Çağda Anadolu ve Ön Asya Uygarlıkları Sanatı

ANADOLU SANATI

1-HİTİT SANATI

Yakındoğu tarihinin Mezopotamya dışında en büyük kültürünü kurmuşlardır(M.Ö. 2000) Merkezleri Hattuşaş’tır . Korunma amacıyla yapılan surlar, kente girişi sağlayan kapılar yapılmıştır. Kapıların altında ” Potern” denilen yeraltı yeraltı geçitleri bulunmaktadır.

2-FRİG SANATI

Merkezleri Polatlı yakınlarında Gordiondur (M.Ö. 8.yy). Megaron planlı (bir giriş holü ve bunu izleyen büyük salondan oluşan yapı) yapılar en fazla kullandıkları mimari yapı tipidir. Kaya mezarlarının yanısıra tümülüsler (toprak yığması ile oluşan yapay tepelerden meydana gelen mezar) aynı ölçüde önemlidir.

3-LİDYA SANATI

Merkezleri Sard’dır (M.Ö.2000). Lidya tümülüsleri taştan yapılan bir mezar odası ve buraya dıştan ulaştırılan yollar bakımından Frigya tümülüsünden ayrılır. Lidya Sanatında küçük el sanatları yaygındır. Lidya seramikleri biçim yönünden Yunan Seramiği’nden etkilenmiştir. Fildişi oymacılığı ve altın işçiliği ön sıralarda yeralır.

4-URARTU SANATI

Başkentleri Tuşpa (Van) dır (M.Ö. 9-6.yy). Saraylar, tapınaklar, kuleler ve benzeri eserler vermişlerdir.

ÖN ASYA UYGARLIKLARI

1-MISIR SANATI

Eski Krallık (M.Ö. 3000-2100)
Orta Krallık (M.Ö. 2100-1560)
Yeni Krallık (M.Ö. 1560-715)
Geç Dönem (M.Ö. 715-332)

Eski Krallık döneminde mezarlar basit odalar şeklindedir. Tuğla duvarlar ahşap ile kaplıdır. Bunların üzerinde asıl lahdin bulunduğu yer kirişlerle örtülür. Mezar odası ve tören yeri toprağın oldukça altındadır. Buraya genellikle ölü heykelleri konulur. Bu gelenek ölünün mumyalanması kadar önemlidir. Mezar odasının ve tören yerinin toprak altında olmasına rağmen, toprak üzerinde, kenarları eğimli dikdörtgen planlı bir yapı yer almaktadır. ‘Mastaba’ adı verilen bu düzenleme ile birlikte piramitlere geçişin ilk adımı atılmış olur.

Mısır Mimarisi’nde Piramitler:

Keops, Kefren, Mikerinos piramitleri ile görkemli sfenks aynı döneme aittir. Bu eserler Gize Ovası üzerindedir ve Mısır’ın sembolü olarak kabul edilir.

Resim Sanatı :

Konu olarak, cenaze törenleri ve diğer dini gelenekler işlenmiştir. Bunların dışında hükümdara hediye sunuşlar, tarlalarda çalışan insanlar gibi değişik ve güncel konulara yer verilmiştir. Boya olarak, topraktan elde edilen doğal renkler; fırça olarakda ucundan püsküller çıkana kadar çiğnenmiş kamış kullanılırdı. Figürlerde, yüz profilden, gözler önden görülürmüşcesine yapılırdı. Vücutta, omuzlar kalçaya kadar cepheden, bacaklar ise profilden verilirdi.

2-MEZOPOTAMYA SANATI

Dicle ve Fırat nehirleri arası bölgeye verilen isimdir, iki nehir arası anlamına gelir. Sümerler astronomi ile yakından ilgilenmişlerdir. Yüksek tapınakları dini işlevinden ayrı olarak rasathane aracı olarak ta kullanulmıştır. Mısır piramitleri ile aynı dönemde yapılan bu kule-tapınaklar arasında birtakım benzerlikler vardır.
Heykellerinde, çoğunlukla ellerini göğsünün üstünde kavuşturmuş, tüylü bir kürk giymiş, tapınan insan figürleri tasvir edilmiştir. Kabarma konularında dönemin politik olaylarına yer verilmiştir.

İlk Çağda Sanat

1-PALEOLİTİK ÇAĞ:

Bu dönem insanlarının ilk yerleşim yerleri doğa şartları nedeniyle mağaralar ya da kaya sığınakları olmuştur. Üretimden uzak, avcılık ve toplayıcılığın esas olduğu bu çağ insanlarının bıraktıkları kültür verileri genellikle, çakmak taşından yontularak oluşturulmuş delici ve kesici aletlerdir.

Avrupa’nın birçok yerinde mağaralarda bu döneme ait resimler bulunmaktadır. Örnek olarak Fransa’da Lascaux Mağarası, İspanya’da Altamira mağarası sayılabilir.

Anadolu’da Paleolitik Çağ’da yerleşim yerleri : Antalya Beldibi, Karain, Belbaşı, Öküzini, Adıyaman Palanlı, mağaraları v.b.

2-MEZOLİTİK ÇAĞ:

Paleolitik Çağ’dan büyük farklılık göstermez. Paleolitik Çağ ile Neolitik Çağ arasında bir geçiş dönemidir. Bu çağın en özgün buluntuları ‘mikrolit’ diye adlandırılan çakmaktaşından yapılmış geometrik biçimli minik aletlerdir. Anadolu’da Mezolitik Çağ’da, Samsun Tekkeköy, Antalya Beldibi ve belbaşı kaya sığınaklarına rastlanmıştır.

3-NEOLİTİK ÇAĞ:

Yeni Taş veya Cilalı Taş Devri olarakda anılır. İlk üretim ve mağara dışında ilk köy yerleşimi başlamıştır. Yine bu çağda göçebeliğin yerini tarım ve hayvancılık almıştır. Anadolu’da Söğüt Tarlası-Urfa, Çatalhöyük-Konya, Hacılar-Burdur, Köşkhöyük-Niğde bu çağın önemli yerleşim merkezleridir.

4-KALKOLİTİK ÇAĞ:

Avcılığa olan ilgi azalmış, mağara duvarlarına yapılan avcılıkla ilgili duvar resimleri önemini kaybetmiş ve giderek ortadan kalkmıştır. Bu dönemde genellikle çeşitli çanak-çömlekler üzerine geometrik bezemeler biçiminde resim yapılmıştır. Anadolu’da Beyce Sultan-Çivril,Denizli , Fikirtepe-İstanbul, İkiztepe-Samsun ve Kumtepe-Çanakkale bu dönemin önemli merkezlerindendir.

5-MADEN ÇAĞI:

Maden Çağı dört kısımda incelenir:

Eski Tunç (M.Ö. 3000-2000)
Orta Tunç (M.Ö. 2000-1500)
Son Tunç (M.Ö. 1500-1000)
Demir Çağı (M.Ö. 1000)

Bu dönemde taş aletler yerlerini parlak perdahlı, yüzleri, kulpları, yiv biçimindeki bezemeleriyle madeni kapların taklit edildiği çanak çömleğe bırakmıştır. Anadolu’nun Maden Çağı, Orta Tunç döneminde itibaren tarih çağlarına girer. Bu çağdaki yerleşim alanları, güneyde Çukurova ve Amik bölgesinde, batıda Troia (Truva) çevresinde, İç Anadolu’da Ahlatlıbel, Polatlı-Gordion, Alişar, Alacahöyük ve Kültepe’de ağırlıklı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Değişik Resim Santlarının Özellikleri

Primitif halklarda görülen resimlerin özellikleri :

- Buzul Çağı’nın mağara içlerinde yapılmış olan hayvan resimleri, bu halklarda açık havadaki kayaların üzerine çizilmeye başlanmıştır. Ancak bu kez Buzul Çağı’ndaki gibi yalnız hayvan değil, insan resimlerinin yapılması da söz konusudur.ayrıca bu resimler, Buzul Çağı’nın tek tek yapılmış olan hayvan resimleri de değildir. İnsan ve hayvan , bir konu çerçevesinde bir arada resmedilmiştir. Yalnız konuya tahsis edilmiş belirli bir yüzey düşünülmemiş, konu herhangi bir yüzeyin, bir parçasına işlenmiştir.

- Buzul Çağı’nın hayvan resimlerini karakteri, hayvanın göz önünde teşekkül eden optik görüntüsünde idi. İşte bu optik görüntü, hayvan resimleri için aynı kalmakta, fakat insan , şematik ve çizgi halinde gösterilmekteydi. Yani insan resmi, hayvan resmi gibi optik görüntünün gözdeki yansımasına göre değil, uzuvlarının idrak durumuna göre biçimlendiriliyordu. Demek ki insanın uzuvlarını idrak edip etmemesine göre, yapısal olarak uzuvların yan yana sıralandırılması söz konusu oluyordu.

- Mağara çağının birbirlerini kesen ve birbirleri üzerine resmedilmiş olan figürleri bu kez birbirini kesmeyen fakat birbirleri ile ilişkili olarak, bu konu çevresinde toplanıyorlardı.

- Cinsel uzuvların özellikle belirtilmesi, ilk kez primitif halklarda görülüyor.
- İnsan figürlerinin iç formları belirtilmiyor. Figürler bir gölge resim halinde gösteriliyor.
- İnsan başı önceleri gövde ve başa oranla, çok büyük resmediliyor. Sonraları ise başın oransız olarak büyüdüğü görülüyor. Bu dönem Buzul Çağı’ndan sonra ilk köylerin doğduğu sırada gözlemleniyor. – Resimlerde av ve savaş sahneleri , hayvan sürüleri, dini danslar konu olarak ele alınıyor. Yer yer tek bir hayvanın da resmedildiği görülüyor.

Primitif halklar, devlet kurar kurmaz, siteler halinde yaşamaya başlıyorlar. İşte tunçun işlenmesi ve yazının keşfi de bu sıralara rastlıyor. Demek ki site ile tarih başlıyor. Böylece insanlığın yeni ihtiyaçları sanatta anıtsal nitelikli taş yapılara, heykellere biçim veriyor. Bu önemli oluşum sonucu, sanatta ‘arkaik üslup’ dediğimiz üslupta eserlerin doğması mümkün olmuştur. Arkaik üslup, anıtsal sanatların ilk aşaması olarak kabul edilir. Arkaik üslup özellikleri, her işi yapan köy insanı yerine, herkesin iş bölümü yüzünden ayrı bir meslek sahibi olduğu toplum ortamında oluşudur. Bu nedenle belli bir teknik yetkinlik, arkaik üsluplu eserin önemli bir isteği olarak belirmiştir. Ölçü birimlerinin tespiti de bu devrede görülür. Geometrik ve matematik ölçüler, yapıda geçerli olur. İş bölümü yüzünden sanatçı, kendi alanında yeterince çalışmış, sanat eserinin vasat el işinden farklarını anlamıştır. Daima kendi alanında çalıştığından, yeni gözlemlerini eski eskilerinin üstüne katmasını öğrenmiştir. Bu nedenlerle, arkaik üslupta çalışan bir sanatçının kişiliğinde, primitif halk sanatlarının sanatçısına oranla, çok farklı bir sanatçı kültürü doğmuştur.

Arkaik resim sanatının özellikleri :

- Arkaik resim sanatı, arkaik rölyef biçimlendirmesinin özelliklerini taşır.
- Primitif halk sanatlarının resim anlayışı, arkaik resmin ilk döneminde aynen görülür. Yani, çeşitli olayların şematik figürlerle ifade edilmesi devam eder.
- Figürlerde, vücut cepheden, baş ve ayaklar yandan gösterilir. Vücut normal ölçülerinde gerçeğe yakın olarak gösterilir. Kompozisyon içindeki figürler birbirlerini kesmezler. – Yüzlerde kişisel ifade yoktur. Figürler belli kişileri temsil ederler. Figürlerin büyüklükleri toplumdaki mevki hiyerarşisine göre tespit edilir.
- Figür resimleri daima yazı ile yanyana ve içiçedir. Resimler, dinlerin ya da devlet şeklinin yapısına göre temsil edici ya da hikaye edici bir özellik taşır. Resimler süs niyeti ile yapılmazlar.

- Arkaik üsluplu resim, şematik, kaba ve katı biçimlerdedir. Bunlar, din ve devlet kurumlarındaki önemli kişilerin hayatlarını sembolik olarak yansıtırlar. Ya da o kişilerin bizzat kendisi olarak kabul edilirler.
Arkaik üslup niteliklerinin giderek ‘klasik üslup’a varması, toplum yapısında ve teknik buluşlarda önemli gelişmelerin yapılmasını gerektirir. Arkaik dönemde, yani tarımsal kültürlerin arkaik devresinde, sanatçının tamamen din ya da devlet adamının emrinde olduğunu görüyoruz. Klasik üslup ise sanatçıya farklı bir görev yüklüyordu. Böylece ele alınan yapı dini değil, birinci planda saray ve devlet yapıları oluyor. Fakat devlet yapısında din kurumunun etkisi henüz çoktur. Böylece yeni bir sistem ve yeni bir dünya görüşünün ortaya çıktığı, eserlerin özelliklerinden anlaşılıyor. Eğitimden aile anlayışına, devlet kurumlarına, iş hayatına, devlet adamlarının yaşayış tarzlarına kadar her şey değişiyor.

Klasik üsluplu resmin özellikleri :

- Konu gene insandır. İnsan yapısı, doğa gözlemine göre biçimlendiriliyor. Anatomi, doğru ve optik bir gözleme dayanıyor.
- Resimde insan, bir mekan içinde gösteriliyor.
- Resimlerde, tek ve üçlü figürler dikkati çekiyor. Pramidal kompozisyon, tablo resimlerinin biçimlendirilmesinde önemli bir düzen görüşü oluyor.
- Profan konular, dini konuları ikinci plana itiyor.
- Kapalı kompozisyon dediğimiz, bütün figürlerin tablo içerisinde yer aldığı resim düzeni, dikkatle uygulanıyor.
- Resimlerde, tek bir noktadan gelen ışık değil, tablonun her tarafını aydınlatan üniversal ışık önem kazanıyor. Yani ışık-gölge, vücutları ile mekanı şekillendirmiyor. Işık-gölge, resim sanatının olgun klasik devresinde yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
- Vücut ve mekan, renk perspektifi ile değil, çizgi perspektifine göre hacimleştiriliyor.
- Yüzlerin ifadesi heykelde olduğu gibi iç duyguları yansıtmıyor.

- Arkaik resmin mantıki ve yüzeysel vücut biçimi, tamamen ortadan kayboluyor. Klasik üslup döneminden sonra, sanat eserlerinde başka bir biçimlendirme tarzı görülür. ‘Barok üslubu’ adı verilen bu dönemde krallıklar büyümüş, imparatorluk halini almıştır. Saray olanca haşmetiyle gelişmiştir. Kentler büyümüştür. Sanatçı bu kez imparatorun saray konuları yanında, halk tabakasının hayatını da resmetmeye başlamıştır. Bu bakımdan ressam ya da heykelci, bir yanda saray mensuplarını konu edinirken, diğer yanda halkın içindeki önemsiz kişileri de tasvir etmeye başladığından, kişilere özgü doğal güzelliğin keşfedildiği görülür. Barok üsluplu eserler, imparatorluklar gibi çok karışık unsurların kompozisyonudur. Bir kere barok, son derece detaylı bir sanat niteliğini taşır. Bu detaylılık, mimari olsun, heykel ve resim olsun aynıdır. Yapılar bir süs ve azamet hastalığına tutulmuş gibidir.

Barok üsluplu resim sanatının özellikleri :

- Kompozisyon bakımından klasik üsluplu resmin özellikleri bu devrede ortadan kalkmaya başlar.Kompozisyon dağılır. Pramidal ya da üçlü kompozisyon yerini dağınık, diagonal düzenlere bırakır. Kapalı kompozisyon yerini açık kompozisyon alır.
- Resim yüzeyi, mimari yüzeyler gibi parçalanır, ayrıntılaşır.
- Vücut anatomisi küçük adalelere, damarlara kadar gösterilir.
- Dolayısıyla sağlam duruşlu, klasik vücut kuruluşu dağılır ve yerini adeta bir adale yığını alır.

- Klasik üslubun durgun yüz ifadesi, yerini hisli, ıstıraplı ve neşeli tavırlara terkeder. Duruk yüzler ve sade vücut hareketleri yerlerini teatral denilen mübalağalı, hissi duruşlara, yüzlere, mimiklere, el, kol ve vücut hareketlerine bırakır. Figürler, adeta tiyatro sahnesindeymişcesine pozlar takınırlar. Sahte hareketli bir figür topluluğu, süslü saray, ev ve kır atmosferi içinde kompoze edilir.

- Lüks, süs, tantana, ipekli kumaşlar, boya, peruka, dans gibi dünyevi yaşamın fantazi züppeliği, resimlerin konusu olur. Hayvani arzuların hüküm sürdüğü sahneler ortaya çıkar. Günlük ve anlık janr resimleri ilk kez itibar görür.
- Manzara resmi, resim sanatında müstakil olarak kandini ilk kez göstermeye başlar. Bu manzara ifadesi, klasik üsluplu resimlerde görülen hayali ve itibari manzaralara hiç benzemez. Bunlar doğa karşısında etüd edilmiş, figüre fon olmayan, müstakil açık hava resimleridir.

- Resimdeki hacim ifadesi ışık-gölge ile elde edilir. Klasik resmin üniversal ışık anlayışı ortadan kalkar. Mevzi, tek noktadan gelen ışık biçimlendirme de esas olur.
- Klasik resimde görülmeyen etin ten rengi, ifade edilmeye başlanır. Şehvani duyguları belirten resimler ortaya çıkar.

- Hikaye etme düşüncesi ile kompozisyonlar düzenlenir.
- Çizgisel desenle biçimlendirilen klasik devre resminin objesi yanında, barok resim, boyanın resmedilen şeyin maddesini yansıtmasını amaç edinir. Boyanın madde güzelliği keşfedilir. Böylece tarihte ilk kez tuş resminin ortaya çıktığı görülür. Doğa güzelliği yanında resimde ilk kez beliren boya güzelliği, bir sanat değeri olarak kabul edilir.

- Barokun son aşaması olan rokoko ile üslup gelişimi, süsleyici ve sahteci bir resim anlayışı içinde kendini tüketir.

Tarımsal kültürlerin sanat üslupları, bu özellikler ile binlerce yıl devam eder durur. Ama sonunda tarım kültürü ve ekonomisi, yerini başka bir dünya görüşüne, başka bir kültür ve ekonomiye bırakır. Öyle ki, XIX. yüzyılın başından itibaren Parlementer- Bilimsel-Teknoloji çağı diye yeni bir çağ başlar. Artık tarımsal kültürün bütün değerleri iflas eder. Önce saray, sonra din ve kısa zamanda tarımsal kültürle ilgili bütün kurumlar değişir. Askeri taktiklerden aileye ve milli eğitime kadar herşey yerini yeni kurulan dünyaya göre ayarlar. Bu yeni oluşum, insanlığın büyük ölçüde çarpıştığı, birbirini yediği yeni bir dönemi hazırlar. Bilimsel araştırmalar, teknoloji ve parlementer düzen, sanatçıyı da yeni bir ortam içinde bırakır. Sanatçı artık ona görev veren sarayı yanında bulamaz ve yalnız kalır. Böylece sanat ilk kez, din kurumları ve saray dışında sanatçının kendi kişisel görüşlerini yansıtır. Bu yüzdendir ki, biz XIX. yüzyılın başından itibaren kişisel görüşlerin kaynaştığı bir akımlar devrinin açıldığını görüyoruz. Bilimsel Teknoloji Çağı’nın tarımsal kültürlerden ayrı, yeni bir arkaik, klasik ve barok sanatı ortaya çıkar.

Sanat Tarihine Giriş

İnsanlığın Eskitaş çağlarından bu yana eserleri ile çizdiği grafik izlendiğinde, küçük avcı topluluklarından köylere, köylerden site hayatına, site hayatından kent devletlerine ve daha sonraları, imparatorluklar ile diğer çeşitli devlet yönetimlerine varılır. Toplumun yapı ve kültürünü oluşturan sonsuz faktörlerin kışkırttığı sanatçının eseri, dolayısıyla toplum-sanatçı ikilisinin ortak malı olur. Ancak eser, sanatçıdan çok toplum malı olarak kabul edilir. Bu nedenle sanatçıları, çeşitli kavim ve milletlerin adına göre sıralıyoruz. Bu açıdan bakma, sanat eserinin kişisel bir fantazi olduğu görüşünü de reddeder. Bu yüzden sanat eseri, toplumsal yapıyı ve düşünüşü yansıttığı oranda, sanatçı kişiliğini ve fantazisini de ortaya koymaktadır.

Réné Hygue’ün de dediği gibi sanat estetikle iç içedir. Çünkü çağların dünya görüşleri, aynı zamanda estetik görüşleri de yansıtır. Sanat eserinin bir dünya görüşü ürünü olduğu kabul edilince, Mısır mimarisinin neden bir Yunan mimarisinden farklı olduğu anlaşılır. Gene aynı şekilde, Hristiyan ve İslam toplumlarının neden ayrı birer dünya görüşünü yansıtan sanat eserine ihtiyaç duydukları da ortaya çıkar. Bu bakımdan biz, devlet yapısının ve inançların, sanat eserinde payları olduğunu anlıyoruz.

Toplum kültürünün sanatçı için ne denli itici bir güç olduğunu biliyoruz. Örneğin, insan toplulukları site haline gelmeden önce, sanatçının teknik yönden geliştiğine tanık olmuyoruz. Site, sanatçı kabiliyetleri, devamlı bu yönde çalışmaya sevketmiş ve sonunda anıtsal sanatların ilk dönemi olan arkaik üsluplu eserlerin ortaya çıkmasında başlıca rolü oynamıştır.

İnsanlık tarihi, büyük bölümler halinde üç önemli kültür dönemine ayrılır. Bunlar, yağma kültürü, tarım kültürü ve bilimsel teknoloji kültürüdür. İnsanlar bu kültür aşamalarının birinden diğerine geçebilmek için, binlerce yıl çabalamak zorunda kalmışlar ve dolayısıyla büyük acılara sebep olmuştur. Örneğin yağma kültüründen tarım kültürüne geçiş, yalnız kişisel ıstıraplarla atlatılmamış, aynı zamanda insanoğluna çok zor gelen, toplumsal yapılarının da tamamen değişmesine neden olmuştur. Çünkü yağma kültürü içinde yaşayan insan, yiyeceğini doğada hazır olarak bulmaya alışmıştı. İşte bu hazıra alışmadan, kendi ürettiği ürün ile yaşama durumuna geçiş, yağma hayatının bütün gereklerini terketmesini zorunlu yapmıştı. Primitif halk sanatları’nın doğuşu, site ile birlikte anıtsal mimarinin ortaya çıkışı, sanat eserinde kompozisyon fikrinin idrak edilmesi, büyük dinlerin belirmesi hep tarımsal kültür döneminde insanlığın malı olacaktı.

Yağma kültüründen sitenin doğmasına kadar geçen zaman içinde, sanat eserlerinin üslubunda anıtsal nitelikler olmadığından, bu devrenin eserlerine ‘primitif halk sanatları’ diyoruz. Primitif halk sanatları, yarı tarımcı ve çobanlıkla geçinen toplumlarda gözleniyor. Bu sanatların diğer bir özelliği, devlet kuramamış aşiret topluluklarının sanatı olmasıdır.