Yuklenirken kucuk bir hata olustu !

Lutfen sayfayi yenileyiniz ( press to F5 )


Anadolu Tarihi

ANADOLU’DA TARİHSEL VE KÜLTÜREL SÜREKLİLİK

MÖ 10 bin-8 bin yılları arasında Batı Avrupa’da buzul çağı devam ederken, Anadolu’ya nemli, ılıman bir iklim hakim olmaya baÅŸlamıştı. Aynı durum, Mezopotamya ve Nil boylarında da oluÅŸmuÅŸtu. Ancak bu bölgeler o tarihlerde tamamen ormanlarla kaplıydı. Anadolu’nun bazı yöreleri sık ormanlarla kaplı olsa da seyrek ormanlarla kaplı mera alanları da vardı. Buzul çağından beri devam eden göçebe toplayıcılık bu bölgelerde yerini tarım kültürüne terk etmeye baÅŸlamıştı. Anadolu’da dünya tarihinin ilk büyük devrimi baÅŸlıyordu, insanın toprakla olan dostluÄŸu ile. İnsanoÄŸlu ilk kez toprağın ona neler verebileceÄŸini keÅŸfediyor, yerleÅŸik yaÅŸamın olanaklarından faydalanıyordu. YoÄŸun emek isteyen, zor bir uÄŸraÅŸtı bu. Bu zorlu iliÅŸki, toprağın insanla iliÅŸkisini anlamlandırıyor ve kutsallaÅŸtırıyordu. Daha sonraki yıllarda OrtadoÄŸu’nun diÄŸer bölgelerinde, Mezopotamya ve Mısır’da toprakla yaÅŸamayı baÅŸka topluluklar da öğrenmiÅŸlerdi. Fakat bu çok kolay bir iÅŸti onlar için. Sel sonrası topraÄŸa tohum serpiÅŸtirmek yeterli oluyordu. İklim koÅŸullarına göre, hangi alan uygun ise oraya ekim yapılıyordu. Dolayısıyla sulu tarımda toprak deÄŸil, tohumdu önemli olan. Kerameti tohumda arayan bu topluluklar bu nedenle erkek cinsiyetli yaratıcılara tapındılar. Toprak, Anadolu’da anlamlı ve önemliydi; Toprak, ana idi.

Tarih, Anadolu’da, bir yeryüzü tanrıçası olan Ana Tanrıça ile baÅŸladı. Belki de binlerce yıl varlığını koruyan ve etkisini nesillerden nesillere aktaran bu inanç halkların mayasıydı. O, göklerde deÄŸil, yerde insanların yanı başındaydı. Dokundukları, gördükleri, kokladıkları hayranlık duydukları her ÅŸeydi Anadolu halkları için. O, sadece insanların deÄŸil; toprağın, suyun, çiçeklerin, kuÅŸların ve böceklerin de tanrıçasıydı. DoÄŸanın ta kendisiydi o. Bir ilkçaÄŸ çiftçisi evinin bir köşesine koyduÄŸu Tanrıça heykelini izlerken onu görüyordu, tıpkı bir ortaçaÄŸ ermiÅŸinin aynada kendine bakarken tanrıyı görmesi gibi.

Anadolu halkları inadına, Ana Tanrıça inancını binlerce yıl nesilden nesile aktardılar. Onlar tanrıçalarını tarlalarını sürerken, vahÅŸi hayvanları evcilleÅŸtirirken tanıdılar. Toprak, insanoÄŸlu tohumları savura savura dağıtırken bir ana gibi dölleniyor, bereketini armaÄŸan ediyordu. Yaz yeniden doÄŸumun, kış ise ölümün simgesiydi. Ürünlerden ayrılan tohumlar yeniden topraÄŸa döndü Tanrıça’nın bereketi için. Anaların kutsallığı iÅŸte bu tanrısal eylemi gerçekleÅŸtirdiklerindendir. DoÄŸurganlığı böyle algılamak ve her ÅŸeyi böylesine sevmek ne kadar güzeldi, barışın ve dostluÄŸun temeli o zamanlarda atılmıştı herhalde.

Çatalhöyük insanı doÄŸa sevgisini tanrısallaÅŸtırmış ve günlük yaÅŸamının bir parçası yapmıştı. Yemek, içmek, oturmak ve yatmak için kullandıkları evler aynı zamanda kutsal alanlardı. Bu yaÅŸam biçimi binlerce yıl deÄŸiÅŸmeden böylece devam etti. Ana Tanrıça evlerinin içinde ona ayrılmış kutsal bir alanda varlığını sürdürdü. Gömütlerin üzerine kat kat kurulan yeni kentler gün geldi terk edildi. Anadolu’nun dört bir yanında yeni hayatlar kuran halklar tanrıçalarını da yanlarında taşıdılar. Evlerin Ana Tanrıça ile kutsallaÅŸması sanatın günlük yaÅŸamla iç içe yaÅŸanmasını saÄŸladı. Çırılçıplaktı Ana Tanrıça, tıpkı doÄŸa gibi, gerçeÄŸin simgesiydi. Toprak heykellerinde hep doÄŸururken görürüz onu. Bu haliyle bereketin ve çoÄŸalmanın sembolüdür bütün analar gibi.

Erkek “gücü”nü fark edince, anasını köleleÅŸtirdi

DoÄŸa koÅŸulları Anadolu’da deÄŸiÅŸik bir yapılaÅŸmaya neden olmuÅŸtu. Mısırlılar gibi atalarının topraklarını terk etmemiÅŸler, kentlerin üstüne yeni kentler kurmuÅŸlardı. Otuz beÅŸ metreyi bulan höyükler oluÅŸmuÅŸtu üstüste. 20. yüzyıl arkeologları dünyanın hiçbir yerinde benzer yapılara rastlamadılar. Böylesine sadık bir insan mekan iliÅŸkisi olmadı yeryüzünde.

Ancak bir gün erkekler fiziksel güçlerinin farkına varıp da, analarını köleleştirmeye başlayınca işler birdenbire değişiverdi. Onlar sandılar işin kehaneti kendi döllerinde, sandılar ki tarladaki ürünün sırrı da tohumda. O vakit göklerde, farklı yerlerde aradılar işin sırrını, bilemediler ki tohumu da zaten toprak veriyor. Artık onlar için kutsal değerler yeryüzünde değil gökyüzünde idi. Ve tanrı mutlaka erkek olmalıydı. Ama yine de insanlar ne yerlere ve göklere sığdırabildiler tanrıyı. Onlar tanrının kendileri gibi düşünmesini, umutlarını ve kaygılarını anlamasını istediler. Hep onları ödüllendirmesini yapamadıklarını yapmasını, haksızlığa uğrayanları korumasını, suçluları cezalandırmasını istediler. Sığmadılar bu dünyaya, başka dünyalar istediler. Aslında ondan hadleri olmadan ölümsüzlüğü istediler. Onlara göre tanrıların bilinci olmalıydı ve bu bilinç kendilerininki gibi olmalıydı.

Anadolu’da buzul çağı sonrası baÅŸlayan ısınma her geçen yıl artıyor, Kızılırmak’ın serin vadilerinde yeni gelen halklar Anadolu’nun yerli halklarıyla kaynaşıyordu. Hitit İmparatorluÄŸu ile birlikte köleci devlet anlayışı da Anadolu’da yaygınlaÅŸmaya baÅŸlamıştı. Krallar, soylular ve rahipler diÄŸerlerine göre daha ayrıcalıklı olan yaÅŸamlarının bedelini kölelere ödetiyorlardı. Birçok suçun bedelini köleler hayatları ile öderken özgür insanlar, aynı suçlardan tazminat karşılığı kurtulabiliyorlardı. Kuzeyden gelen kavimlerin boyunduruÄŸu altına giren Hatti boyları yeni ataerkil düzenin koÅŸullarına da boyun eÄŸmiÅŸlerdi. Kölelerin dışında zanaatçılar ve fethedilen ülkelerin insanları da imparatorluÄŸun merkezine getirilip kralın, rahiplerin ve toprakları elinde bulunduran aile reislerinin denetiminde çalıştırılıyorlardı. Binlerce yıldır süregelen barış, yerini tanrısallaÅŸtırılmış kralların zulmüne bırakmıştı. Özel mülkiyetin yaygınlaÅŸması ile Anadolu’da insanların baÅŸka insanlar tarafından sömürüsü de baÅŸlamış oldu.

Hitit döneminde bütün ataerkil örgütlenmelere raÄŸmen Anadolu’da yerli halkın en çok benimsediÄŸi tanrılar; toprak, bitki verimin tanrısı Telipinu, Fırtına Tanrısı ve GüneÅŸ Tanrısı gibi doÄŸayı simgeleyen tanrılar olmuÅŸtu. (1) Aslında Hititlerle birlikte doÄŸa cinsiyet deÄŸiÅŸtirerek tanrısal özelliklerini korudu. Ama yine de beÅŸ bin yıldan beri diÅŸi bir tanrıya baÄŸlı olan Anadolu insanı, Ana Tanrıçası’na çeÅŸitli biçimlerde tapınmaya devam etti. Ana Tanrıça, Hattiler’de VuruÅŸemu, Hurriler’de Hepat, Hititler’de ise Arinna’nın GüneÅŸ Tanrıçası adını taşımıştı. Geç Hitit Dönemi’nde adı Kupaba’ydı. Dinsel metinlerde Arinna’nın GüneÅŸ Tanrıçası ve Hurri kökenli Hepat birbirlerinden ayrı tanrılar olarak anlatılırlar. Hitit İmparatorluÄŸu’nun koruyucusu GüneÅŸ Tanrıçası’nın sembolleri panter ve güvercindir. Nitelikleri doÄŸru yargı, merhamet ve otoritedir. Hepat ise Hititler için göklerin kraliçesidir. Onu ya bir aslanın üzerinde ya da tahtında otururken görürüz. Hepat sadece Orta Anadolu halklarının deÄŸil, Torosların, Halep’in de tanrıçasıdır. Ancak bereketin sembolü bir erkek tanrıdır bu kez. Tanrı Telepinus kızgın bir ÅŸekilde ÅŸehri terk eder. Åžehirden uzaklaşır ve Anadolu bozkırında kaybolur. Yorgunluktan bitkin bir ÅŸekilde yatar ve uyur. Tanrının güçsüzlüğünde, tüm ülkeyi sis kaplar, kuraklık ve açlık olur. Ocakta kütükler söner, koyun kuzusuna, inek buzağısına bakmaz. Tanrılar ise tapınakta suskundur. Bütün canlılar açlıktan ve susuzluktan kırılmaktadır. Tanrılar kaygılanır ve Telepinus’u aramaya koyulurlar. Telepinus’un ÅŸehre geri getirilmesi ve iyileÅŸtirilmesi ile, açlık ve kuraklık biter bütün ülke normale döner. (2) Kaybolan tanrının geri dönüşü de Hititlerde bayram olarak ÅŸenliklerle kutlanmaktadır. Ayinin sonunda üzerine koyun postu asılmış bir direk tanrı önüne dikilir. Bu direk verimliliÄŸi simgeler.

Hititler madencilikte ileri oldukları kadar, doÄŸa ile uÄŸraÅŸmayı da bir yaÅŸam biçimi olarak benimsemiÅŸlerdi. Arpa ve buÄŸday ekiminin yanı sıra asma bahçelerinde üzüm yetiÅŸtirmiÅŸler, üzümden ÅŸarap yapmışlardı. Bugün Hitit İmparatorluÄŸu sınırları içerisindeki bölgelerde yetiÅŸtirilen elma, kayısı, kızılcık meyveleri bizlere onların mirasıdır. Kocakarı ilacı diye küçümsediÄŸimiz birçok bitki tohumundan yapılan karışımlar, o devirlerde ilaç olarak kullanılıyordu. Henüz kırık ve kayıp Hitit tabletlerinden dolayı bu konularda ayrıntılı bilgilere ulaşılamamıştır. (3) Erkeklerin yeni dünyası yeni tanrıları keÅŸfede dursun, Anadolu halkları yine de tanrıçalarından vazgeçememiÅŸlerdi. Tarih Anadolu’da bin tanrılı Hititler’e sahne olurken, imparatorluÄŸun en güçlü dönemlerinde bile yarımadanın dört bir yanında Ana Tanrıça kültü yayılıyordu. Koca bir dünya imparatorluÄŸu kuran, yankıları Akdeniz’in karşı kıyılarından duyulan Hititler’in Anadolu halkları üzerindeki kültürel etkisi, her ÅŸeye raÄŸmen kendi halinde fazla duyulmamış olan yerli Luwi halkları kadar olamamıştır. Hitit İmparatorluÄŸu’nun yıkılışı sonrası kalıntıların altından daha güçlü bir imparatorluk çıkmamıştır. İmparatorluk kalıntıları üzerinde Frigya Krallığı ve küçük Anadolu beylikleri ile yaÅŸam sürerken yerli Luwi halkları güneyden kuzeye, doÄŸudan batıya, Anadolu’nun dört bir yanına özgün Anadolu mirasını taşımışlardır. Bugün bile Akdeniz’de, Ege’de, Karadeniz’de ve DoÄŸu Anadolu’da birçok yörenin adı Luwi kökenlidir. Onlar Hititler gibi ulaÅŸtıkları topraklara yeni düzenin çok tanrılı deÄŸerlerini deÄŸil, hoÅŸgörünün ve barışın tanrıçasını taşımışlardır. Bu yayılma Anadolu sınırlarını aÅŸmış, Trakya’ya, Yunanistan’a İtalya’ya ve Afrika’ya kadar uzanmıştır.

DoÄŸu Avrupalı bir kavim olduklarına inanılan Frigler de, Hititler gibi Orta Anadolu topraklarında hüküm sürmüşlerdi. Onlar da Hitit geleneklerini sürdürmüşler ve Anadolu’nun özgün deÄŸerleri ile bütünleÅŸmiÅŸlerdi. Hatta daha ileri giderek, bir yanda Akdeniz ve Assur’a yönlenen siyasal yayılmacılığın yanı sıra çok eskilerden beri devam eden Ana Tanrıça kültünün yayılmasını saÄŸlamışlardı. Siyasal merkez Gordion iken, yöre halklarının dinsel merkezi Midas’tı. Toprakların büyük bir bölümü rahiplere aitti. Bu topraklarda köylüler tarımla uÄŸraşırken, zanaatçılık geliÅŸmiÅŸti. Frigya’da Ana Tanrıça’nın ismi Kybele idi. Kybele’nin merkezi tapınma yeri ise kutsal sayılan Pessinus idi. Bu ÅŸehirde Kybele’yi simgeleyen taşın gökten indiÄŸine inanılırdı. Friglerden sonra Orta Anadolu’da bir çok kent çeÅŸitli kavimlerin saldırısına maruz kalarak yıkıldığı halde Pessinus bu dinsel gücü sayesinde uzun yıllar yaÅŸamıştı. Sonraları Galatlar döneminde kenti beÅŸ Frigyalı ve beÅŸ Galatlı rahip birlikte yönetmiÅŸlerdi. Lidya, Anadolu’nun batı ile kaynaÅŸtığı, yerel deÄŸerlerinin batıdan gelenlerle birleÅŸerek yeni sentezlerin oluÅŸturan bir ülke idi. Kybele, Lidya’nın da en önde gelen tanrısıydı. Tanrıçanın baÅŸkent Sartes’te büyük bir tapınağı vardı. Kybele’nin yanı sıra Artemis ve Dionysos’un da önemli bir yeri vardı Lidyalıların yaÅŸamında. Bu üçlü tanrı anlayışı Lidya dininin temel unsuruydu. Bu üç tanrı da doÄŸa tanrılarıydı. Yerli gelenekler korunmuÅŸtu ve bütün ataerkil etkilere raÄŸmen, anaerkil hayat anlayışı yeni biçimlerle mevcut düzene direniyordu.

“DoÄŸanın ulu anası”

Neolitik dönemden beri Anadolu’daki en kutsal varlık olarak bilinen Ana Tanrıça, Ege dünyasından aldığı yeni özellikleriyle, Anadolu’nun batı kıyılarında Artemis olarak ortaya çıkar. Bu kez Efes yakınlarındaki bıldırcınlar yeri Ortygia’da doÄŸurmuÅŸtur. Artemis, babası Zeus’tan sonsuza dek bakire kalmayı dilemiÅŸ ve perileri ile birlikte hep bakire kalmıştır. DoÄŸa ile içiçedir Artemis; ok, yay, at ve arabası ile birlikte gözükür. Sadece insanların dünyası ile ilgilenmez, hayvanlarla ve bitkilerle de ilgilenir. Ayın üç ayrı dönemini temsil eden Artemis’in tacı aynı zamanda, kadının geliÅŸimini de simgeler. Hilâl yeni doÄŸmuÅŸ bir kızı, yarım ay genç kızlığa geçiÅŸi, dolunay ise olgunluÄŸu, doÄŸurganlığı ve analığı anlatır. Bu üç yönüyle Artemis, ataerkil düzenin ona verdiÄŸi yeni nitelikleri; bakireliÄŸi, kadınlığı ve analığı aynı vücutta taşır. Giritli tanrıça Britomartis’in adı atlı bakire anlamına gelir. Bu tanrıça avcı kılığında daÄŸlarda köpeklerle dolaşır ve erkeklerden uzak yaÅŸar. Anadolu’nun Kybelesi bu yeni dünya deÄŸerlerinde Giritli tanrıçanın özellikleriyle benimsenmiÅŸtir. Artemis’in boynundaki gerdanlıkla da bitkiler dünyasını, gerdanlıktaki kolye ile de Orion takım yıldızlarını sembolize etmektedir. Tanrıça’nın göğsündeki nesnelerin, hurma meyveleri veya kraliçe arıyı simgelediÄŸinden dolayı erkek arı gövdeleri olduÄŸu yolunda görüşler ortaya atılmıştır. Artemis bereketi ve bolluÄŸu temsil eder. Anadolu’nun batı kıyılarında birçok yeni tanrı ortaya çıkmışken halk Artemis’i daha çok benimsemiÅŸtir. Halk ona “doÄŸanın ulu anası” diye yakarır. O da Kybele gibi bir yeryüzü tanrıçasıdır ve Ana Tanrıça’nın yeni görünümüdür. Troya savaşında Troyalılarla birliktedir ve Anadolu’yu istilacılara karşı savunur. Anadolu’nun bu güçlü tanrıçası baÅŸka ülkelere de taşınacak ve deÄŸiÅŸik isimlerle anılacaktır.

Dionysos da, Kybele ve Artemis gibi doÄŸaya dönük bir tanrıdır. Anadolu’da; Frigya ve Lidya bölgelerinin tanrısıdır. DoÄŸa ile ilgili bir çok sıfatı vardır. Ormanlarda yaÅŸar, topraktan çıkan bitkilerin ve tarımın tanrısıdır. CoÅŸkusunu bir ÅŸarap tanrısı olarak simgeler. İnsanların olduÄŸu kadar vahÅŸi hayvanların da tanrısıdır, onlarla birlikte yaÅŸar. DoÄŸanın sırlarına ermek ve tanrısallaÅŸmak Dionysos dininin amacıdır. Bunun için ayinlerde ÅŸarap içilir ve sarhoÅŸ olunur. Ayinlerde insanlar, vahÅŸi hayvanlardan farksızdırlar. Tanrısal sırra eriÅŸmek onlar için doÄŸa ile yakınlaÅŸmaktır. Dionysos dininin müritleri Bakkhalar aynı Pessinus rahipleri gibi çılgınca kendilerinden geçerler. Tanrısal gerçek daÄŸlarda, ormanlarda yabani hayvanlarla birlikte coÅŸmakta gizlidir onlar için. İnsan ile doÄŸa arasındaki iliÅŸkinin en yoÄŸun yaÅŸandığı aÅŸamada artık Bakkhalar tanrısallaşırlar. Åžarap ve sarhoÅŸlukla bilinçlerini aşıp tanrısal erdeme ulaşırlar.

Roma istilasıyla başkalaşan Anadolu

Yunan kavimleri Anadolu’ya ilk geldiklerinde yerli halkların direnci ile karşılaÅŸtılar. Bu anaerkil direnç yıllar boyu kırılamamış, dumanların ve yıkıntıların üstünde oluÅŸan yeni uygarlık geçmiÅŸin izlerini silememiÅŸtir. Troya Savaşı bir yönüyle anaerkil Anadolu topluluklarının yurtlarını Yunanlı istilacılara karşı savunmasıydı. Akha ordusu Troya açıklarında belirdiÄŸinde, onları sadece Troyalılar deÄŸil bütün Anadolu halkları bekliyordu. Anadolu ilk defa batıdan gelen tehlikeye karşı birlik olmuÅŸtu. Homeros İlyada’da Troyalılar’ın yanında savaÅŸa katılan Anadolu halklarını tek tek anlatır. Çanakkale’den Dardanieliler, İda Dağı’nın eteklerinden Zeleialılar, Mysia bölgesinden Apaisoslular, Troya yakınlarındaki Praktios’ta oturanlar Troyalılar’ın yardımına gelirler. Ege kıyılarından, İzmir’in kuzeyinden Pelasglar, Aksios (Vardar Irmağı) kıyılarından, Payhlagonialı krallar Parthenios ırmağı kıyısındaki saraylarını bırakıp Troya’ya ulaşırlar. Mysialılar ve Frigyalılar uzak yurtlarını bırakıp büyük bir arzuyla katılırlar Anadolu direniÅŸine. Karialılar çok uzaklardan güzel Miletos’tan, Likyalılar ise anaforlu Ksanthos’tan uzun yolculuklarla Troya’ya eriÅŸirler.

Yunan iÅŸgali sonrası yıllarca direnen Anadolu’nun anaerkil halkları için artık istilalar dönemi de baÅŸlıyordu. Romalılar Pessunus’dan Anadolu’nun binlerce yıllık Kybelesi’ni Roma’ya taşıma seferinde bu toprakları tanıdılar. Artık Anadolu iyiden iyiye ısınıyordu. Batının yükselen yeni imparatorluÄŸu bütün baÅŸkaldırılara raÄŸmen iç bölgelere kadar sızmıştı. Batıdan Roma’nın doÄŸudan ise baÅŸka bir istilacı gücün Perslerin kıskacındaydı Anadolu. Zor yıllar baÅŸlamıştı. Toprağın verdiÄŸi bütün zahmetlere yenileri eklenmiÅŸti: EmeÄŸin yeni sömürücüleri. Troyalılar’ın torunları olduklarına inanan Romalılar, önceleri Anadolu’ya pek ilgi göstermeseler de MÖ 190 tarihinde Suriye Kralı Antiokhos’un peÅŸi sıra gelerek bu topraklara gemilerini yanaÅŸtırdılar. Romalıların Anadolu çıkartması Åžarap Tanrısı Dionysos’un baÅŸ tanrı olduÄŸu Teos’la baÅŸladı. Bu savaÅŸtan galip çıkan Roma ordusu için artık Anadolu kapıları açılır. Phokaialılar da (Foçalılar) Roma istilasına uzun süre direnirler ama Antiokhos’tan yardım gelmeyince kentin kapılarını açmak zorunda kaldılar ve Phokaia yaÄŸmalandı. Magnesia (Manisa) yakınlarına çekilen Antiokhos kesin bir yenilgiye uÄŸradı. (4)

Roma İmparatorluÄŸu’nun iÅŸgal ettiÄŸi Anadolu topraklarında oluÅŸturulan eyaletler imparatorluÄŸun olduÄŸu kadar kiÅŸiler için de baÅŸlıca zenginlik kaynağı olmuÅŸtu. Eyaletler Roma halkının ganimeti sayılırdı. Halkın elindeki altın ve gümüş alınır ve askerler de geri kalanı yaÄŸma ederlerdi. İmparatorluk, maden ve taÅŸ ocaklarına, tuzlalar, tersaneler, ormanlar ve her türlü taşınmaz mala el koyarlardı. Bu ÅŸekilde elde edilen zenginlik Anadolu’dan Roma’ya akardı. (5)

Batı Anadolu bir Roma eyaletine dönüşünce, Romalılar üç ayrı kanaldan egemenlikleri altında tuttukları kentleri sömürmeye baÅŸlar. Eyalet valileri Roma’dan aldığı yetkileri çoÄŸu zaman kötüye kullanarak kendi çıkarlarını ön planda tuttu. Valilerin bu tutumu karşısında politik kariyerlerini eyaletlerden gelen rüşvetlerle saÄŸlayan Romalı politikacılar ortamdan yararlandıkları için sessiz kaldılar. Vergi toplama iÅŸi ihale ile en yüksek fiyatı veren ortaklığa verildiÄŸinden, Anadolu halklarını günden güne fakirleÅŸti. Dahası ağır vergi yüklerini ödeyemeyen halka borç verip faizle para kazanma peÅŸinde koÅŸan Romalı banker ve tacirlerin sayısı her geçen gün arttı.

Roma zulmü devam ederken, Aziz Paulos, Yahudi kurallarından arındırılmış yeni bir dini batı dünyasına tanıttı. Bu amaç için Anadolu topraklarını çok arşınladı. Roma İmparatorluÄŸu’nun doÄŸu kesimlerinde kölelerin ve ezilenlerin baÅŸkaldırısıydı Hıristiyanlık. İmparatorluÄŸun çıkarları ile çatıştığından ezilmeye çalışıldı. Köleci toplum Hıristiyanlıkla dönüşüm sürecine girmiÅŸ, feodal toplum yapısı oluÅŸmaya baÅŸlamıştı. Roma İmparatorluÄŸu’nun Anadolu’yu iÅŸgali sonrası Artemis, diÄŸer tanrılara raÄŸmen batı kıyılarının vazgeçilmez tanrıçasıydı. Sonraları Hıristiyanlığın hızlı yayılmacılığına raÄŸmen antik Artemis kültü varlığını ve gücünü uzun süre korudu. MS 53′de Efes’e gelen Aziz Paulos üç yıl boyunca Hıristiyanlığı yaygınlaÅŸtırmak için baÅŸarılı çalışmalar yaptıysa da güçlü bir dirençle karşılaÅŸtı.

Her ÅŸeye raÄŸmen yozlaÅŸan Artemis kültü, soylu ve yüksek tabakadan insanların hizmetine girmiÅŸti. Efes’te Artemis’e sunulan giysi ve takılar kendine özgü bir ticaret sistemi oluÅŸturmuÅŸtu. Tapınaktaki tanrıça heykeline giydirilen bu ziynet eÅŸyaları aynı anda kullanılamadığından seçilen zengin ailelerin kızları bu görevi üstlenir ve giyerlerdi. Bu giysilerin ve takıların sık sık deÄŸiÅŸtirilmesi gümüş ustaları için çok iyi bir pazardı. Bu nedenle Aziz Paulos’un çalışmaları en çok onları rahatsız etmiÅŸti. Demetrios adlı bir gümüş ustası mesleÄŸinin tehlikeye gireceÄŸini sezerek, meslektaÅŸlarından oluÅŸan bir heyetle tiyatroda Aziz Paulos’un vaazinde halkı kışkırtır. Halk hep bir ağızdan “Yücedir Efeslilerin Artemis’i” diye bağırır. Halkın yatıştırılması için kent meclisinin sözcüleri açıklama yaparak Artemis’in yüceliÄŸini vurgularlar. Bütün direnmelere raÄŸmen toplumsal deÄŸiÅŸim engellenemezdi. Ancak geçmiÅŸin deÄŸerleri bir ÅŸekilde biçim deÄŸiÅŸtirerek yeni toplum yapısına uyum göstererek yaÅŸamaya devam etmeliydi. Artemis çoktan HıristiyanlaÅŸarak Meryem Ana olmuÅŸtu. İbranice’de genç kız anlamına gelen “almah” sözcüğü; Yunanca’ya “bakire”ye dönüştü. (6) Meryem de Artemis gibi bakire idi. Hıristiyanlar kilisenin ilk zamanlarında Meryem’in Artemis ile karıştırılması kaygısıyla ona tapınmaktan çekinmiÅŸler ama sonraları, ona tanrı anası anlamına gelen Theotokos sıfatını vermiÅŸlerdir. Theotokos sıfatı 5. yüzyılda tanrı ve insan arasındaki ayrımı bir karmaÅŸaya dönüştürdüğü gerekçesiyle kaldırılmak istenmiÅŸtir. Bu öneri Efes Konsili’nde reddedilmiÅŸtir. Meryem Ana Evi’nin bulunduÄŸu Arvilia vadisinde yapılan arkeolojik kazılarda Artemis’e ait bir çok adak kalıntısı bulunmuÅŸtur.

Leto’nun Artemis’i doÄŸurduÄŸu bıldırcınlar yeri Ortygia aynı zamanda Meryem Ana’nın evinin yeridir. Evin aÅŸağısındaki vadide eskiden Tanrıça Artemis için festivaller yapılırdı. Sonraki yıllarda Meryem Ana sevgisi bütün Anadolu’ya yayılacak, Anadolu halkları İslamlaşırken Hıristiyanlığı terk edecekler fakat Meryem Ana’yı yine de çok seveceklerdi. Hıristiyanlık, Anadolu’nun eski tanrısal destanlarından etkilenmiÅŸ, öyküler deÄŸiÅŸik biçimlerde ermiÅŸ destanlarına dönüşmüştür; Kapadokya’da yaÅŸayan ErmiÅŸ Georgios’un burnundan alevler çıkaran canavarı öldürmesi gibi. Hıristiyanlığın kutsal günlerinin çoÄŸu eski çok tanrılı çaÄŸlardaki günlerinin devamıdır. Meryem Ana’nın gökyüzüne uçuÅŸu ve Artemis bayram günleri çakışmaktadır. Çoktanrılı dünyanın tapınakları yeni dünyanın görkemli kiliselerine dönüşür. Kısaca Anadolu’da Hıristiyanlığın yayılmasıyla baÅŸlayan RumlaÅŸma hareketi Anadolu’nun dışındaki coÄŸrafi alanlardan gelen göçlerle deÄŸil tamamen kültürel bir sentezle oluÅŸmuÅŸtur. Helen dili uzun yıllar batı bölgelerini etkilemiÅŸ ancak, Anadolu’nun yerli dilleri, Hıristiyanlığın yaygınlaÅŸtığı dönemlere deÄŸin devam etmiÅŸti. İncil’in Helen dilinde yazılmış olması Helen dilinin yaygınlaÅŸmasını saÄŸladı. Senelerce imparatorluÄŸun kuytu köşelerinde yaÅŸayan Hıristiyan inancı, Roma İmparatorluÄŸu’nun resmi dini olmasıyla Anadolu’da hızla yayıldı. Yine de Anadolu’nun yerel kültürleri Frigya, Pontus, Kapadokya’da varlığını direnerek sürdürdü. Roma döneminde Batı Anadolu’da kentleÅŸmenin de artmasıyla birlikte Anadolu nüfusunda da artış olmuÅŸtu. Kentlerde yoÄŸunlaÅŸan bu nüfus hareketi, Anadolu halklarına yeni bir kimlik kazandırıyordu.

Hıristiyanlığın etkisiyle ağırlığını hissettiren RumlaÅŸma süreci DoÄŸu Roma’nın bölgede etkili güç olmasıyla, bölge halklarının kimliÄŸini temsil eder konuma gelmiÅŸtir. Bizans artık Anadolu’da etkin bir güçtür ve İstanbul bu gücün odağıdır. Bizans’ın ilk yıllarında ekonomik açıdan parlak bir dönemin baÅŸlangıcıydı. Batı Roma’nın çöküşü ile Anadolu topraklarında kurulmuÅŸ olan imparatorluÄŸun baÅŸkenti, Balkanlar’dan gelen halk kitleleriyle artmış, daha önce Batı Anadolu kentlerinin taşıdığı ekonomik ağırlık merkezini İstanbul’a kaydırmıştı. İmparatorluÄŸun İstanbul üzerindeki etkinliÄŸinin artmasıyla birlikte ekonomik, kültürel, dinsel çeliÅŸkiler de ön plana çıkmıştı. Hipodromda yapılan at yarışlarında bazı at sürücülerinin yeÅŸil, bazılarının da mavi gömlek giymesi zamanla halklar arasında bölünmeye yol açmış, mavi ve yeÅŸil varolan çeliÅŸkilerin simgesel renkleri olmuÅŸtu. Her iki örgütün de tabanı yoksul sınıflara dayandığı halde, maviler aristokratların, saray bürokratlarının desteÄŸini almış, yeÅŸiller ise; daha çok Anadolu’nun iç bölgelerinden gelen yerli zanaatkarlar ve ticaret erbaplarından oluÅŸmuÅŸtu. İmparatorluÄŸun katı ve merkezi Ortodoks kimliÄŸini benimseyen maviler her zaman imparatorun da desteÄŸini almışlardı. YeÅŸiller mezhep farklılıklarına daha hoÅŸgörülü ve eÄŸilimli iken maviler Ortodoks kilisesine çok katı bir ÅŸekilde baÄŸlı idiler. İmparatorluÄŸun Mavilerden yana olan açık tutumu çeliÅŸkileri daha da artırdı ve mavileri zorba, yeÅŸilleri ise kentin maÄŸdurları durumuna düşürdü. Ancak imparatorluÄŸun yoksul kitlelere karşı haksız tutumu kentte büyük bir ayaklanmaya neden oldu ve kitleleri aynı saflarda birleÅŸtirdi. İmparator ve imparatoriçeyi kentten kaçma noktasına getiren bu ayaklanma mavilerin saraydan yana cephe deÄŸiÅŸtirmesiyle güçlükle bastırılabildi. Bu kent Bizans sonrası tarihlerde de kargaÅŸalara meydan olacak ve kentin hakimleri bu korkuyu hep hissedeceklerdi.

İmparator, İstanbul surları içinde Anadolu’dan kopuk, ÅŸaÅŸaalı yaÅŸamını sürdüredursun, Anadolu halkları tam bir merkezi yönetim kıskacında sömürülüyorlardı. Gerçi kölecilik yerini topraÄŸa baÄŸlı yarı özgür köylülüğe bırakmıştı. Bizans yönetimi bu köylülere arazi sahipleri tarafından baskılar uyguluyordu. Zamanla orta sınıflar yok edilerek büyük arazi sahipleri küçük arazileri ele geçiriyorlar, halkı yarı köle durumuna düşürüyorlardı. İmparatorluk askeri gücünü oluÅŸturan köylüleri bu yeni geliÅŸmelerden korumak amacıyla, büyük arazi sahiplerinin daha da güçlenmesine izin vermedi. Bu kararlar Anadolu’da daha sonraki yüzyıllarda da devam edecek olan yarı feodal sömürü düzeninin temellerini oluÅŸturdu. Aristokrasinin geliÅŸmesi bu ÅŸekilde engellenmiÅŸti. Hıristiyan olmayan halklara uygulanan vergi düzeni, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde İslam dininden olmayanlara karşı uygulanan reaya düzenine dönüştü.

Türklerin Anadolu’ya geliÅŸi öncesinde, Bizans bünyesindeki Rum halkı, batıdan gelen Helen halklarının oluÅŸturduÄŸu bir toplum deÄŸildi. Helen yayılmacılığı Batı Anadolu toprakları ile sınırlı kalmış, iç bölgelere pek fazla geçiÅŸ olmamıştı. Anadolu’nun yerli halkları imparatorluk bünyesinde RumlaÅŸmış ancak yine de eski kültürel ve geleneksel deÄŸerlerini devam ettirmiÅŸlerdi. Bu dönem Anadolu için bir HelenleÅŸme dönemi deÄŸil, Anadolu’nun yerel deÄŸerlerinin yaÅŸandığı RumlaÅŸma dönemi idi.

Birkaç yüzyılda Anadolu’da oluÅŸturulan Büyük Selçuklu uygarlığı, sadece Türklerin oluÅŸturduÄŸu bir kültürel birikim deÄŸil, ağırlıklı olarak binlerce yıldır Anadolu birikiminin ürünüdür. Kırsal alanlarda yaÅŸamı kabullenmiÅŸ Türkmen boylarının öylesine görkemli bir kültür oluÅŸturmaları bilimsel açıdan mümkün deÄŸildir. Kaldı ki, Anadolu’ya İran üzerinden gelen Türkler beraberlerinde köklü Pers kültürünü de taşımışlardır. İsa’dan sonra binli yılların baÅŸlangıcında Orta Asya’dan gelen Türkmen boyları uzun yıllar İran’la iç içe yaÅŸamışlardı. Anadolu topraklarına geçerken beraberlerindeki İranlıları da bu topraklara taşımışlardı. (7) Görkemli İran kültüründen etkilenen Selçuklu hükümdarları saraylarında Türkçe yerine Farsça konuÅŸmuÅŸlar, imparatorluÄŸun resmi dili olarak da Farsçayı tercih etmiÅŸlerdi. Her ÅŸeye raÄŸmen Malazgirt sonrası kitlesel Türkmen göçleri Anadolu’yu geniÅŸ ölçüde TürkleÅŸtirmiÅŸtir. Sonraları MS 1300′lü yıllarda özellikle batı Anadolu’ya kitlesel Türk göçleri baÅŸlamış, Anadolu’daki Türk yoÄŸunluÄŸu bu göçlerle birlikte diÄŸer halklara nazaran artmıştır.

Babai ayaklanması

12. ve 13. yüzyıllarda Anadolu halklarının, özellikle göçebe Türkmenler’in ekonomik ve toplumsal durumu oldukça kötüydü. Anadolu Selçuklu Devleti’nin resmi dini Sünni İslam’dır. Devletin çıkarları ve dinin çıkarları aynıdır. Bu anlayış çerçevesinde din adamları ile devlet arasında bir iÅŸbirliÄŸi vardır. Selçuklu sultanlarının halka karşı zalim tutumları ve iÅŸkenceci uygulamaları halkta merkezi otoriteye karşı güçlü bir tavır geliÅŸtirmiÅŸti. Baba İlyas bu tepkinin simgesiydi. Ekonomik yapıdaki bozulmalar ve yarı feodal yapı içerisinde yeni zengin kitlelerin ortaya çıkması, diÄŸer yanda halkın gitgide yoksullaÅŸması büyük çeliÅŸkiler yaratıyor bir isyanın koÅŸulları her geçen gün hazırlanıyordu. Bütün bu nedenlerin yanında, Selçuklu’nun İran Bizans karışımı yönetim geleneÄŸini İslam ilkeleriyle yaÅŸatma çabasına karşılık, Heterodoks derviÅŸlerin etkilediÄŸi halkların daha farklı bir İslam anlayışıydı. Bu farklı görüş ve yaÅŸam biçimi her geçen gün göçebeleri, köylüleri, zanaatçıları ve Hıristiyan kitleleri etkiliyor ve bu durum saraydakilerin hoÅŸuna gitmiyordu. Baba İlyas’ın üzerine Selçuklu Sultanı tarafından asker gönderilmesi ve sığındığı Amasya Kalesi’nde öldürülmesi bardağı taşıran son damla idi. Anadolu ayaÄŸa kalkmıştı. Sırasıyla Adıyaman, Gerger, Kahta ve Malatya’ya ulaÅŸmıştı ayaklanan topluluk. Her ulaşılan yerde kalabalıklar kadın, erkek, çocuk hep birlikte ilerliyorlardı. Baba İshak önderliÄŸinde Malatya’da, Elbistan’da, Sıvas’ta, Amasya’da, Kayseri’de Selçuklu orduları bozguna uÄŸratıldı. Babailerin Konya’ya gireceÄŸinden korkan sultan, sarayını terk edip kaçtı ama tüm mal varlığı ile seferber ettiÄŸi Selçuklu orduları KırÅŸehir-Malya’da 4.000 Babai’yi kılıçtan geçirerek ayaklanmaya son verdiler. (8)

Babai ayaklanmasını bastıran Anadolu Selçuklu Devleti, kendi halkı ile yaptığı bu savaÅŸtan sonunda galip çıkmıştı ama, bu yıpratıcı dönem devletin çöküşüne neden olmuÅŸtur. Köylüler, zanaatçılar, göçebe Türkmenler ile devletin baÄŸları tamamen kopmuÅŸtu. Heterodoks derviÅŸler halka devletin inanç ve düşünce sisteminden daha farklı bir yaÅŸam biçimini kabul ettirmiÅŸler ancak sınıfsal bir kopuÅŸ baÅŸlamıştı. Devlet MoÄŸol saldırıları karşısında güçsüz kalmış, fazla bir direniÅŸ gösterememiÅŸti. Anadolu halkları da MoÄŸollar’a direnmiÅŸler ama bu direniÅŸ Selçuklu ile birlikte olmamıştı. Ayaklanmanın oluÅŸturduÄŸu kararsız ortam Osmanlı BeyliÄŸi’ne yaramış, Heterodoks derviÅŸlerle uzlaÅŸmacı iliÅŸkiler geliÅŸtirerek Anadolu toprakları üzerinde kararlı bir devlet yapısı oluÅŸturmuÅŸlardır. Bu dönemde Osmanlılar’ın Hacı BektaÅŸ ile olumlu iliÅŸkileri Anadolu’nun fethini kolaylaÅŸtırmıştır. Yeni devlet düzeni ile baÅŸlangıçtaki uzlaÅŸma zamanla bozulmuÅŸ, ancak Osmanlı ile zaman zaman sürtüşmeler yaÅŸansa da Anadolu Selçuklu dönemine nazaran daha yakın iliÅŸkiler yaÅŸanmıştır.

Logos-Söz-Kelam

İsa’dan beÅŸyüz yıl önce sürekli akış öğretisi ile diyalektik düşüncenin temellerini atan Herakleitos, söz anlamına gelen Logos sözcüğünü aÅŸağıdaki gibi tanımlamıştır:

“Nasıl ateÅŸe yaklaÅŸtırılan kömürler baÅŸkalaÅŸarak ateÅŸlenir, uzaklaÅŸtırılınca da sönerse, ruhumuz da ortaklaÅŸa olanın ardından giderse logostan pay alır, ayrılırsa logossuzdur. Us ile konuÅŸmak isteyenler herkesle ortaklaÅŸa olan ile kendini güçlendirmelidir… Dünya birdir, ne bir tanrı tarafından yaratılmıştır ne de insan tarafından, bir yasaya göre yanan ve bir yasaya göre sönen ve başı sonu olmayan bir ateÅŸtir.” (9) Ona göre bütün ÅŸeyleri ateÅŸ yönetir ve sürekli yaÅŸayan ateÅŸtir. AteÅŸ bir gün gelecek bütün ÅŸeyleri yargılayıp yakacaktır. Herakleitos’a göre evrensel birlik logos kavramı ile anlaşılabilir. Evren ona göre logoslu ve usludur. Bizler tanrısal logosu nefes alırken içimize çekiyoruz ve sonra bedenden dışarı çıkınca da bütün evrenin ruhuna geri dönüyor. Herakleitos’a göre logos var olan her ÅŸeyi yöneten tek ve deÄŸiÅŸmez doÄŸa kanunudur. Bu kavram daha sonra antikçaÄŸ düşünce ve inançlarına dinsel bir boyut getiren stoacılar tarafından tanrısallaÅŸtırılmış, istemeden de olsa Hıristiyan dünya ile bir baÄŸ kurulmasını saÄŸlamışlardır. Herakleitos’un İsa’dan beÅŸ yüz yıl evvel tanımladığı logos, İncil’de tanrısal bir kimlik kazanmıştır. Meryem Ana’yı yurdundan koparıp Batı Anadolu’ya, Efes’e getirildiÄŸine inanılan Aziz Jean’ın İncili ÅŸu sözlerle baÅŸlar; “BaÅŸlangıçta söz vardı ve söz Tanrı ile beraberdi ve söz Tanrı idi.” (10) Logos kavramının felsefi boyutu Hıristiyan dinine bu ÅŸekilde yansıtılır.

Logos kavramının İslamiyet’in geliÅŸi sonrasında Anadolu topraklarında kitlesel bir din felsefesine dönüşmesinde İranlı Hurufiler’in etkileri ile olmuÅŸtur. İran topraklarında barınamayarak kaçan Hurufiler, Hacı BektaÅŸi Veli tarikatına sığınmışlar ve BektaÅŸi inançlarına da oldukça katkıda bulunmuÅŸlardır. Hurufiler’e göre Tanrı gizli bir hazinedir. Varlığı ve özü sesten oluÅŸur. Sesin ortaya çıkması ile de evren oluÅŸmuÅŸtur. Tanrı kendi siluetini insanın yüzünde göstermiÅŸtir. İnsanı, tanrıdan ayıran ise kelam yani sözdür.

Tanrıya, tanrının ölümsüzlüğüne ulaşmanın tek yolunun, onu ancak gerçek anlamda sevmekle mümkün olacağını söyleyen Platoncu görüş Anadolu topraklarında devletin İslam anlayışından farklı olarak yeniden kimlik kazanmıştır: Tasavvuf. Bu yeni din felsefesi sevgi üzerine kurulmuştur. Tasavvuf inancının özü yoktan varolma değil, tanrıdan oluşmadır. İnsan ve tanrı birlik içindedirler. Tanrı insanın ağzından konuşur, insan da konuşan bir tanrıdır.

İslam, tanrının yüceliğini ulaşılmaz kılar ve insanın tanrı tarafından yoktan yaratılmasını dolayısıyla tanrının ululuğunu ön plana çıkarır. Tasavvufta ise tanrı, insan ile birlik içindedir. Yaratılış yoktan varolma değil, tanrının insan vücudunda görünüşüdür. Dolayısıyla ölüm yoktur, sürekli bir varoluş vardır. İnsanın suç olan eylemlerinden dolayı yargılanması, aynı zamanda insan olan tanrının kendi kendini yargılamasıdır. Tanrı göğün yedi katında değil, bilinen görünen ve konuşan bir varlıktır. Tasavvufta din olgusu korku üzerine değil, sevgi üzerine kurulmuştur. Otoriteyi ellerinde tutan hükümdarlar ya da krallar, tarihte dini de korku unsuru olarak halklara karşı kullanmışlardır. Onların din anlayışında cehennem, mahşer günü ve ateş korkuyu ön plana çıkarmaktadır. Ancak tasavvuftaki tanrı sevgisi ve dostluğu bu korkuları ortadan kaldırmaktadır.

Tasavvufun doğaya bakış açısı da farklıdır. İktidarların İslam anlayışında tanrı doğayı yaratmıştır ve canlılar evreninde insan ön plandadır. Tasavvufa göre ise, canlı cansız bütün varlıklar tanrının kendisidir. Hepsinin ayrı ayrı kişilikleri vardır. Bir bütün olarak evren tanrının kendisidir. Devletin resmi İslam anlayışı kadınları peçelere büründürerek ev ve haremlere hapsederken, Anadolu halklarının benimsediği tanrısal hayat, kadını ve erkeği dinsel törenlerde bile yan yana getirmiştir.

Kapadokya ermiÅŸleri

Türkmen boylarının Anadolu’yu yurt edinmesi ile Anadolu’daki kültürel etkileÅŸim ve deÄŸiÅŸimler ağırlıklı olarak iki önemli kaynaktan beslenmiÅŸlerdir. Bunlar Ahmet Yesevi’nin görüşlerini dile getiren Yesevilik ve BektaÅŸilik’tir. Bu iki görüşün de Horasan’dan geldikleri iddiasıyla birbiriyle iç içe oldukları savunulsa da, temelde önemli farklılıkları vardır. Her iki görüş de Anadolu halklarının İslam’a bakış açılarını Arap kültüründen farklı olarak etkilemiÅŸ ve eski deÄŸerlerle yenilerini kaynaÅŸtırmışlardır.

Yesevilik, devletin İslam anlayışına daha yakın gözükse de AraplaÅŸmış bir İslam düşüncesi anlamına gelmez. Asya Türkleri’nin yaÅŸam anlayışını İslam’la bütünleÅŸtirmiÅŸ, İslam öncesi Türk halklarının yaÅŸam biçimini, kültürel deÄŸerlerini, geleneklerini ve törelerini İslam inancı ile kaynaÅŸtırmıştır. Asya’da tohumları atılan bu akım, İran üzerinden Anadolu’ya gelirken Türkmen halkları tarafından desteklenmiÅŸtir. BektaÅŸilik ise Anadolu’nun binlerce yıllık kültürel deÄŸerleri ile daha farklı bir İslam düşünce akımı yaratmıştır. BektaÅŸilerin tasavvuf anlayışı ve yorumu, ilk çaÄŸlardaki Anadolu halklarının doÄŸa ile içiçe olan dinsel deÄŸerlerine benzer bir din düşüncesidir. BektaÅŸilerin dinsel törenleri Diyonsos dininin müritleri Bakkhalar’ın törenleriyle benzerlikler içerir. Her ikisinde de törenlere kadınlar da katılır.

Anadolu’daki bir çok erenler gibi Hacı BektaÅŸi Veli’nin de kökleri Horasan’da aranmıştır. Bu Horasanlı yakıştırması o dönemin erenleri için kullanılan genel terimdir Ancak sonraları içeriÄŸi unutularak Horasan diyarından gelenler olarak yorumlanmıştır. (11) İster Horasan’dan gelsin, ister Kapadokyalı olsun Hacı BektaÅŸi Veli diÄŸer erenler gibi Anadolu’nun binlerce yıllık köklü deÄŸerlerini yeniden yorumlayarak Türkmen ve yerli Rum halklarının yeni yaÅŸamına uyarlamıştır.

Anadolu halklarının ekonomik ve siyasi olarak bütünleÅŸip birlik oluÅŸturmaları, din ve mezhep ayrımı gözetmeyen Ahilik örgütü ile olmuÅŸtur. Bu örgüt bütün zanaatçıları, çiftçileri ve esnafı aynı birlik altında birleÅŸtirmiÅŸtir. Bir devlet bütünlüğü saÄŸlanamayan kararsız Anadolu ortamında bu meslek birliÄŸi halkları birbirine daha da yaklaÅŸtırmıştır. Genç Osmanlı Devleti’nin ekonomik ve siyasi gücü bu örgütle artmıştır. Anadolu’da Ahilik örgütü ile bir pazar ekonomisi oluÅŸturulmuÅŸ ve malların kalitesi artmış, çeÅŸitli standartlarda üretim baÅŸlamıştır. Bu örgütün kurucusu da Kapadokya özellikle KırÅŸehir yöresinde yaÅŸamış olan Ahi Evren’dir. Acılı ve zor bir hayat yaÅŸayan Ahi Evren, Selçuklular’ın ve MoÄŸollar’ın zulmünden nasibini almıştır. Ancak Anadolu halklarına kazandırdıkları unutulmamış, Fatih döneminde Ahilik örgütü yasaklansa da, halklar arasında bu meslek birliÄŸi yaÅŸatılmıştır. Ahi Evren de tıpkı mitolojik dönemlerin Herakles’i gibi, Hıristiyan dünyasının Kapadokyalı Aziz Georgios’u gibi ejderha ile uÄŸraşır, ama o savaÅŸmaz, korkunç yaratığı duası ile yola getirir.

Ahi Evren, Anadolu Bacıları (Bacıyan-i Rum) örgütünün kurucusu Fatma Bacı’nın eÅŸidir. Anadolu’daki büyük bir kadın örgütlenmesi olan bu örgüt kadın erkek ayrımını kabul etmemiÅŸ kökleri Anadolu’nun binlerce yıllık anaerkil yapısına uzanan kadının gücünü tekrar hatırlatmıştır. Sufiler Anadolu’nun İslam ile deÄŸiÅŸen yeni inanç sisteminde, dine farklı bir yorum getirerek kadını güçlü kılmışlardır. Kuran’da erkeklerin kadınlardan üstün olduÄŸu hakkındaki ayette bulunan erkek kelimesinin aslında er olduÄŸunu ve kadının da erlik mertebesine ulaÅŸabileceÄŸini söylemiÅŸlerdir. Fatma Bacı ve Hatun Ana, Hacı BektaÅŸi Veli tarafından sayılan ve sevilen insanlardır. Kadınların oluÅŸturduÄŸu bu birliÄŸin eski Türk geleneklerine pek uymadığı, aksine antik dönem kadınlarının (Amazonlar ve Bakkhalar) devamı niteliÄŸi taşıması, gerçeÄŸe daha yakın gözüküyor.

Türkler’in Anadolu halkları ile kültürel etkileÅŸimi, kaçınılmaz olarak ırksal bir kaynaÅŸmanın ürünüdür. Anadolu’daki büyük etnik grupların, özellikle Ermeniler, Rumlar ve Kürtler’in yüzyıllar boyu köylerde ve kentlerin bir çok mahallelerinde yerel deÄŸerlerini yitirmeden 20. yüzyıla kadar yaÅŸamaya devam ettikleri bilinmektedir. Ancak bu toplumların büyük bölümü Türkmen boylarının Anadolu’ya gelmeleri ile birlikte İslamlaÅŸmışlardır. Son zamanlardaki bilimsel araÅŸtırmalar Anadolu’da yaÅŸayan Türklerin ırksal özelliklerinin, Orta Asya Türkleri’nden çok farklı olduÄŸunu göstermiÅŸtir. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı dönemlerinde ulus olarak Türk kavramı kabul edilmemiÅŸ, hatta tersine bir aÅŸağılama unsuru olarak kullanılmıştır. Onlar daha çok Selçuklu veya Osmanlı olarak tanınmayı yeÄŸlemiÅŸlerdir. İktidarlarındaki saraylarda, Türk sözcüğü göçebe Türkmen toplulukları için aÅŸağılama amacıyla kullanılmıştır. Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle Rumların da Anadolu’yu terk ettiÄŸi görüşü inandırıcı deÄŸildir. Bunun aksi olan Türkmenlerin Anadolu halkları içinde soy olarak eridiÄŸi görüşü de aynı ölçüde yanlıştır. Yerli halk Türkler’in gelmesi ile büyük oranda TürkleÅŸmiÅŸ ancak aynı zamanda çeÅŸitli etnik gruplar günümüze dek varlıklarını kısmen korumuÅŸlardır.

Özellikle Osmanlı Dönemi’nde Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında yapılan evlilikler, hem devlet düzeyinde hem de halklar düzeyinde bütünleÅŸen bu yeni kimliÄŸin çatısını oluÅŸturmuÅŸ; Osmanlı’nın uluslaÅŸma sürecini hızlandırmıştır. RumlaÅŸma sürecinde Hıristiyanlığı benimsemiÅŸ olan yerli halklar, OsmanlılaÅŸma sürecinde de İslam’ı benimsemiÅŸlerdir. Anadolu Hıristiyanları’nın kısa bir süreçten sonra Müslümanlığı benimsemelerinin ana nedenlerinden biri, kökleri binlerce yıla dayanan Anadolu kültürünü, Ortodoks bir süreçte baskı altında tutan eski rejimin yerine daha hoÅŸgörülü ve yerli halkların deÄŸerlerine daha yakın olan Alevi kimliÄŸi ile uzlaÅŸmalarıdır. Bu yeni din anlayışı Hıristiyanlık öncesi doÄŸaya dönük inanç biçimi ile örtüşmüş, dahası ona özündeki zenginlikleri katmıştı. Anadolu topraklarına ulaÅŸan Türk boyları ile Anadolu dışında yaÅŸayan Türkler arasında önemli farklılıklar oluÅŸmuÅŸtur. Anadolu’da kurulan Türk devletlerinin yapısı diÄŸer Hun, Uygur ve Göktürk devlet yapılarından farklıydı. Selçuklu ve Osmanlı devlet geleneÄŸi köklerini Orta Asya’dan çok, Anadolu’da daha evvel kurulan devlet geleneklerine dayandırıyordu. İran ve Bizans etkisi baskındı. Bu kültür ve uygarlık birikimi Türk devletlerinin yeni yapısının mayası olmuÅŸtu. Özellikle kamu hukuku, Bizans kamu hukuku ile benzerlikler taşımaktadır.

Kültürel anlamda sürekliliÄŸin en önemli kanıtı Anadolu’daki coÄŸrafi bölgelerin, kentlerin, ırmakların isimlerindeki ardıllıktır. Bu isimlerin çoÄŸunlunun kökleri 4.000 yıl öncesine dayanır. Anadolu’nun bir Roma Ülkesi haline geldiÄŸi dönemlere ve Araplar’dan alınan isimlerde bunlara eklenmiÅŸtir. TürkleÅŸme döneminde bu isimler küçük deÄŸiÅŸikliklerle devam etmiÅŸtir. Eski Helen dilindeki bazı sözcükler ve takılar Türkçe’ye aynı ÅŸekilde yansımıştır. Türkçe’nin yüzlerce yıl Anadolu’da egemen olması ile Rumca’ya da etkileri olmuÅŸtur. Bu ÅŸekilde, bir dil kaynaÅŸması oluÅŸmuÅŸtur. DoÄŸu Roma İmparatorluÄŸu’nun baskıcı ve merkeziyetçi yönetim anlayışından bıkan kitleler, Türkmenlerin yönetiminde eskisine nazaran daha esnek bir anlayışla karşılaÅŸmışlar; imparatorluÄŸun baskısından yılan diÄŸer etnik kitleler ise yine aynı nedenlerle Türkmen idaresini benimsemiÅŸlerdir. Türklerle çok çabuk kaynaÅŸan yerli halklar yukarıda belirtilen ekonomik ve siyasi nedenlerden dolayı Müslümanlığı benimsemiÅŸler, geçmiÅŸteki binlerce yıllık kültürel zenginliklerini de Anadolu’nun bu yeni efendilerine benimsetmiÅŸlerdir. Anadolu’nun çeÅŸitli yerlerinde yöresel olarak toplu din deÄŸiÅŸtirmeleri olmuÅŸtur. Kars’ta, Samsun’da, Amasya’da, Aydın’da, Bolu’da, Aydın’da ve Girit’te topluca İslam’ı seçen Rumlar, Ermeniler ve Gürcüler vardır. Anadolu tarihinde büyük bir eÅŸitlikçi ayaklanmaya neden olan Åžeyh Bedreddin’in de annesi bir Rum tekfurunun kızı idi.

Ortak mülkiyeti savunan görüşleri ile Anadolu’nun çeÅŸitli yerlerinde kitleleri etkileyen Åžeyh Bedreddin aynı zamanda felsefi boyutta da büyük bir düşünürdür. Ona göre doÄŸa ve tanrı bir bütündür. Madde ve ruhu birbirinden ayırmak olanaksızdır. Bütün dinlerin kaynağı birdir. Mehdi hiçbir zaman gelmeyecektir ve kıyamet olmayacaktır. Cennet ve cehennem bu dünyaya iliÅŸkin kavramlardır. Yeryüzündeki bütün mülkler ortak kullanılmalıdır ve herkesin malı olmalıdır ona göre. Bedreddin’den etkilenen Börklüce Mustafa Aydın dolaylarında, Tornak Kemal de Manisa dolaylarında Osmanlı’ya karşı ayaklanmışlardır. Bu ayaklanma, bin yılı aÅŸkın bir zaman önce, aynı bölgede Romalılara karşı yapılan eÅŸitlikçi Aristonikos ayaklanmasının bir tekrarıdır. Ama diÄŸeri gibi bu baÅŸkaldırı da kanlı bir ÅŸekilde bastırılmıştır. Åžeyh Bedreddin’in düşüncesi ayaklanmanın bastırılması ile yok olmadı. Daha sonraki yüzyıllarda da müritlerine rastlandı.

Osmanlı ekonomisini ayakta tutan gelirlerin azalması üzerine devlet halkların üzerindeki baskıları iyice arttırmaya baÅŸlamış ve dolayısıyla tepkiler de artmıştı. Celali ayaklanmaları bu tepkileri dile getirir. Osmanlı ordusu yüz binlerce insanı katleder ayaklanmayı bastırmak için. Bu iç savaÅŸ birçok sorunu da içinden çıkılmaz hale getirir. Anadolu erenlerinin temellerini kurduÄŸu devlet-halk barışıklığı ortadan kalkmaktaydı. Halk devlete küsmüştü artık. Ayrımcılığın boyutu Anadolu Selçuklu dönemini bile aÅŸmıştı. Alevi-Sünni ayrımı, İstanbul-taÅŸra ayrımı, yerleÅŸik-göçebe ayrımı imparatorluÄŸu gitgide yıpratıyordu. Kırsal alan-kent dengesi bozulmuÅŸ, kısacası devlet ve halkın baÄŸları onarılamayacak ÅŸekilde kopmuÅŸtu. İstanbul Anadolu’yu sömürüyordu.

17. yüzyıl İstanbul’un Anadolu emeÄŸinin üzerinden ellerini biraz çektiÄŸi ve denetimi azalttığı yüzyıldır. Bu rahatlama Anadolu ÅŸehirlerinin güçlenmesine neden olur. Tımar sistemi ile topraÄŸa baÄŸlı nüfus kentlere akmaya baÅŸlamıştı. Ancak bu geliÅŸme halkları biraz soluklandırsa da çöküşü durduramamıştı. Tımar sisteminin çöküşü ve batıdaki Burjuva Devrimi karşısında Osmanlı acizdi ve sona yaklaşıyordu. Osmanlı etnik kimliklere karşı tavrını deÄŸiÅŸtirmiÅŸ, yeni dönemin koÅŸulları Anadolu halkları arasındaki baÄŸları da tamamen koparmıştı. Etnik kimliklerin yeni arayışlar içindeydiler. ÇeliÅŸkilerin artışı kimlik kaosunu içinden çıkılmaz hale getirmiÅŸti. Yeni kimlikler tarihsel süreklilik deÄŸerlerine önem vermiyordu. Bu binlerce yıl öncesine dayanan soylu baÄŸların arayışıydı. Bu arayışın sonuçları ağır ve trajik olacaktı. Yüzlerce yıl aÅŸağılanan Türk kimliÄŸi Anadolu’ya sindirilmeye çalışılıyor, Anadolu insanının kültürel kimliÄŸi uzak Asya ülkelerinde aranıyordu. Artık Anadolu köylerinden ut melodileri yükselmiyor, Ermeni kızla Türkmen delikanlının türküsü söylenmiyordu. Son yüzyılın baÅŸlarında bir kumandan Troya yakınlarında bir tepeden ufka bakıyordu. Düşündükleri henüz kazanılmamış büyük bir zaferin sonuçları deÄŸil, çok daha sonra yapacaklarıydı. Sarı saçları rüzgarda dalgalanırken keskin mavi gözleri Troya harabelerinden uÄŸuldayan sesin kaynağını arıyordu. Troya Savaşı bozgunundan binlerce yıl sonra Anadolu halkları batıdan gelen gemileri ilk kez yenmiÅŸlerdi. Hektor ayaÄŸa kalkmıştı. Ama asıl önemli olan, bundan sonra olacaklardı.

Benzer Başlıklar