Yuklenirken kucuk bir hata olustu !

Lutfen sayfayi yenileyiniz ( press to F5 )


Arkeobotanik

Bitkisel ürünler, Önasya ‘da, her zaman yaÅŸamsal bir rol oynamıştır; çoÄŸunlukla yiyecek olarak karşımıza çıkarken, yakıt, inÅŸaat malzemesi, ilaç gibi kimlikler de kazanmıştır. Endüstri öncesi toplumların en önemli ekonomik faaliyeti olan tarım, eski uygarlıkların araÅŸtırılmasında odak noktası olmalıdır. GeçmiÅŸteki bitkilerin araÅŸtırılması, halkın çoÄŸunluÄŸunu oluÅŸturan köylülerin gündelik yaÅŸamlarını aydınlatacağı için de önemlidir.

ARKEOLOGLAR, 1960′lara kadar kazıların amacının ön­celikle, sanat tarihi araÅŸtırmaları ve yazılı kaynakların bulunması olduÄŸuna inanıp, hayvan ve bitki kalıntılarına çok az ilgi gösterdiler. 1960′ların sonunda beliren “Yeni Arkeoloji” yaklaşımı, arkeoloji pratiÄŸi açısından iki önemli deÄŸiÅŸikliÄŸe yol açtı: Birincisi, eski insan topluluklarının birbirleriyle baÄŸlantılı oluÅŸumlar -sistem­ler- olduÄŸu anlayışının ortaya çıkmasıdır. Bu sistem kapsamındaki tüm unsurlar önemlidir ve hiçbir yerleÅŸimin ya da tarihî olayın birbirinden soyutlanarak incelenmesi mümkün deÄŸildir, ikincisi ise, arkeolojik belgelerin elde edilmesi ve yorumlanmasının da kendi içinde sorgulanabilir ve tartışılabilir bir konu haline gelmesidir. GeçmiÅŸin anlaşılması için beslenme biçimi ile tarımın birbirini tamamladığı düşüncesi, biyolojik kalıntıların toplanması, gerçekten yoÄŸun bir ilgi uyandırmıştı. Biyolojik kalıntılar özenle toplanmaya baÅŸlandı. Bitki kalıntılarını suda yüzdürme yöntemiyle toplama ve kemikler için kuru olarak elekten geçirme gibi yeni teknikler geliÅŸtirildi ve bu teknikler, toprak, polen ve peyzaj tarihinin araÅŸtırılması için kullanılmaya baÅŸlandı.

Bu noktada, bitkisel kalıntılar üzerinde çalışmalarını sürdüren arkeobotanikçiler, arkeologların yanında görev aldılar. Arazi, laboratuvar ve bilgisayar olmak üzere üç alanda çalışan arkeobotanikçilerin çalışmaları önce arazide başlar. Arkeobotanikçiler, toprak parçalarının batıp, içindeki kömürleşmiş bitki artıklarının su yüzüne çıkması ve sonra süzülerek ayrılması ilkesine dayanan, yüzdürme mekanizmalarının kurulup, örneklerin toplamasına danışmanlık ederler. Örnek toplama stratejisi, kalıntıların doğal yapısına ve bölgedeki araştırma konusuna uygun olarak geliştirilir. Arkeobotanikçiler, yüzdürme işleminde görev almamışlarsa, yöre florası konusunda araştırma yürütüp, köylülerle konuşarak, yöresel ürünler ve yabani gıdalar konusunda bilgi edinirler. Laboratuvarda ise stereoskopik mikroskop yardımıyla, zaman alan bir destek çalışması yürütülür. Kömür ve tohum gibi çeşitli tiplerde bitki içeren örnekler, dik­katle ayrılarak sınıflandırılır. Tohum türlerinin belirlenmesi, tanınmayan eski tohumların, referans olarak kullanılan dikkatle sınıflandırılmış günümüz tohumlarıyla karşılaştırılması gibi basit bir ilkeye dayanır. Karşılaştırma işlemi bittikten sonra, isimlendirilen ve sayımı yapılan tohumlarla ilgili sonuçlar bilgisayara geçirilir ve yorumlama işlemi başlar.

Bütün bu tohumların, eski insanların yaşamındaki anlamının bulunması arkeobotanikçilerin işlerinin en zevkli bölümüdür.

Tohumlar Ne Anlama Geliyor?

Yangın geçirmiş tabakalardan ele geçen kalıntılar çoğunlukla depolanmak için temizlenmiş ürünlerden; örneğin siloda saklanan buğday tanelerinden ya da küplere konmuş mercimeklerden oluşuyor. Yanmış tabakalar, küller ya da dam çöküntüleri arasındaki kalıntıları kaydetmek ve yorumlamak, zaman zaman zorlu bir süreç gerektirir.

ÖrneÄŸin M.Ö. 6. yüzyılda, Sardes’de Pers istilası sırasında yanmış bir odada yedi arpa, iki ekmeklik buÄŸday ve bir nohut yığını bulundu. ÇoÄŸu zaman tohumlar küplerde depo edilmiÅŸ olarak bulunur. Çuvallarda depolanmışsa, çuval yangına dayanamadığından, tohumlar bu yanmış odada olduÄŸu gibi, zemine yığılmış bir halde kalır. Duvarın dibinde bulunan sarımsakların ise duvarda asılı olan kabından düştüğü sanılıyor. Buluntulardan arpanın, bölge insanının beslenme alışkanlığında önemli bir yer tuttuÄŸu ve diÄŸer tahılların göreli olarak daha az tüketildiÄŸi sonucuna varıyoruz. Ne var ki bu kalıntılar bir odada, bir günde bulunanların anlık bir fotoÄŸrafıdır ve genelleme yapmak için uygun olmayabilir.

Öte yandan ocak, çöp yığını ve çukurlardan elde edilen yüzdürme örnekleri, bit­kisel ürünlerin kullanımı konusunda daha kapsamlı bir açıklama getirir. Çünkü kalıntılardaki küller, genellikle birçok etkinliÄŸin sonucu olarak birikir. Sardes kenti, yangın tabakaları arasında koruna gelmiÅŸ tohum kümelerinin nasıl deÄŸiÅŸik ve tamamlayıcı sonuçlar verebileceÄŸini gösteren iyi bir örnektir. Yangın tabakalarının yanındaki bir dizi yanmamış katlardan yüzdürme yöntemi ile alınan örneklerin tümünde arpa bulunduÄŸu, buÄŸdayın ise sadece örneklerin %60′ında mevcut olduÄŸu görülmüştür. Bu bulgular arpanın o dönemdeki önemini doÄŸrulamaktadır. Yangın tabakalarında görülmeyen, fakat yüzdürme iÅŸlemiyle elde edilen, akdarı, adi mürdümük, burçak, üzüm, badem ve keten gibi ürünler vardır. Bu incelemede sarmısaÄŸa rastlanmamıştır. Otlar ve baharatlar küçük miktarlarda kullanıldıkları için, arkeolojik kayıtlarda adları ender olarak geçer. Bu tip bitkilere gemi kalıntıları gibi istisnai ortamlarda sıklıkla rastlanır.

Çömlek parçaları veya sikkelerin aksine, dönemini yansıtan kanıtlar taşımayan bitki kalıntılarının yaşı, dikkatli stratigrafık kazılarla belirlenmelidir.

Tarımın Kökeni

Tarımın geliÅŸmesi, hızlı nüfus artışı, tarım köylerinin yayılması gibi sonuçlar doÄŸururken, Mezopotamya’da ilk okuryazar uygarlıkların ortaya çıkışında önemli bir rol oynamıştır. Yakın zamana kadar, bu dikkate deÄŸer buluÅŸu aydınlatan az sayıda kanıt vardı.

Tarım öncesi ve erken dönem tarım yerleşimlerinde, bitki kalıntılarının ve kemiklerin toplanması oldukça zordur. Erken dönem tarım uygulamaları ile avcı toplayıcı kültürlerin anlaşılması, birbirini tamamlayan çalışmalardır.

Botanikçiler, buÄŸday, arpa, mercimek ve nohut gibi ürünlerin yabani atalarının sadece Önasya’da yetiÅŸtiÄŸini kanıtladılar; bu ürünlerin burada seçilerek

kültür formuna dönüştürüldüğünü düşünüyorlar. Arkeologlar, kazılardan çıkan örneklere radyokarbon testi uygulayarak, Önasya’daki Neolitik Çağı köylülerinin 10.000 yıl önce çiftçilik yaptıklarını kanıtladılar.

Üst Paleolitik insan, çevresinde bulduÄŸu yabani bitkileri toplayarak ve yabani hayvanları avlayarak besleniyordu. Dicle nehrinin kolu üzerinde bulunan Hallan Çemi’de civardaki meÅŸe ormanlarından yabani badem, yabani baklagiller, antep fıstığı gibi ürünleri toplayarak beslenen insanların beslenme sisteminde, sivri saz (Scirpus maritimus) ve yalancı sarmaşık da (Polygonum) bulunuyordu. Ayrıca, belki de baÅŸarısız bir yaÄŸ çıkarma iÅŸleminin kalıntısı olan, kalın bir tabaka kömürleÅŸmiÅŸ yabani horoz ibiÄŸi çiçeÄŸi meyveleri (Gundelia tournefortii) bulundu.

Kuzey Suriye ve İrak’ta yer alan Abu Hureyra ve M’lefaat yerleÅŸimlerindeki iyi inÅŸa edilmiÅŸ ve büyük bir olasılıkla yıl boyunca kullanılmış olan avcı toplayıcı köylerde, step ormanlarının içinde yer alan az sayıda orman bitkisi kullanılmıştır. Büyük miktarlarda yabani tahıl, bakliyat ve menengiç (Pistacia) de diÄŸer çeÅŸitlerin yanısıra toplanıyordu. 10.000 yıl önce, Bereketli Hilal’in üzerinde yaÅŸayan avcı toplayıcılar tahılların atası olan bazı yabani tohumları ekmeye baÅŸladılar. Toplanarak ekilen bu tohumlar, daha çok yaÅŸama ÅŸansı bularak kültür tohumları haline geldiler. Ve zamanla bu ürünler, insan müdahalesi olmadan tohumlarını dağıtma yeteneÄŸini kaybettiler. Çünkü artık tohumlar, olgunluk döneminde dağılıp saçılmak yerine, baÅŸağın üzerinde kalıyordu. Bu deÄŸiÅŸimin çiftçiler için büyük bir avantaj olduÄŸu açıktır.

Tarımın ilk kez tam olarak Önasya’nın hangi kesiminde ortaya çıktığı hâlâ net olarak bilinemiyor. Bugünkü tahılların yabani atalarını oluÅŸturan bitkilere, Bereketli Hilal’in hemen hemen bütün Neolitik yerleÅŸimlerinde rastlamak mümkündür. Arpa, mercimek ve bezelyenin yabani ataları bütün bu bölgeye yayılmışken, yabani çatal siyez buÄŸdayı (Triticum diccoum) yaygın olarak DoÄŸu Akdeniz’de, yabani kaplıca buÄŸdayı (Triti­cum monococcum) daha çok Güney Anadolu ve çevresinde, yabani nohut ise GüneydoÄŸu Anadolu’da dar bir bölgede görülmektedir.

Tarım tekniklerinin büyük olasılıkla çok çabuk yayıldığı ve bugünkü tahılların, Neolitik atalarım oluşturmak üzere seçilerek kültür formları haline dönüştürülen tohumların değişik alanlardan toplandığı düşünceleri, tarımın, nerede ve ne kadar geniş bir alanda başladığının, hiçbir zaman tam olarak anlaşılamamasına neden oluyor.

Avcı toplayıcıların, neden çiftçilik yapmaya baÅŸladıkları önemli bir sorudur. ÇiftçiliÄŸin baÅŸlamasından 2000 yıl önce, Buzul Çağı’nın sona ermesiyle dünya ölçeÄŸinde çevresel deÄŸiÅŸiklikler olmuÅŸtur. Polen diyagramları, ormanların günümüzden daha nemli ve ılıman bir iklim sayesinde Anadolu’nun steplerine kadar yayıldığını göstermiÅŸtir. Bu çevresel deÄŸiÅŸimlerin sonucu olarak geliÅŸen, avcı toplayıcı yaÅŸamdaki nüfus artışı ve buna baÄŸlı olarak geliÅŸen artan yiyecek gereksinimi, ilk tarımsal denemelerin yapılmasına neden olmuÅŸtur. Ancak bu aÅŸamanın daha iyi anlaşılması konusunda karşımıza çıkan en önemli engel, bu evreye ait bilinen yerleÅŸim sayısının azlığıdır. Anadolu’da sadece iki tane, hemen Neolitik öncesi döneme tarihlenen yerleÅŸimde kazı yapılmıştır (Pınarbaşı ve Hallan Çemi). Aynı durum Erken Neolitik için de geçerlidir. Erken Neolitik Dönem bitki kalıntıları, sadece M.Ö. 7500-6000 yıllarında çiftçiliÄŸin görüldüğü Çayönü’nde bulundu.

ArkeobotaniÄŸin Hammaddeleri

Toplanma ve yorumlama stratejileri tamamen farklı olan iki grubu şöyle tanımlayabiliriz !

Makro Kalıntılar; tohumlar ve tahta parçaları gibi çıplak gözle görülebilecek kadar büyük olan bitkisel kalıntılardır. Birçok Önasya ülkesinde olduÄŸu gibi çölümsü kurak bölgelerde, bitkisel kalıntılar diÄŸer arkeolojik kalıntıların içinde korunabilirler. Kışların nemli geçtiÄŸi Türkiye’de ise, bitkiler hayvanlar tarafından yenmekten kurtulabilselerbile çürürler. Botanik kalıntılar biyolojik olarak çürüyemeyen artıklardan oluÅŸur. KömürleÅŸme ise korunmak için en iyi yoldur. AteÅŸle temas eden tohumlar, odunlar ya da diÄŸer bitki parçalan çoÄŸu zaman yanarak kül olur, tamamen yanmayanlar ise kömürleÅŸir. ÇoÄŸunluÄŸu karbondan oluÅŸan bu kömürlerin içinde baÅŸka organik maddeler de bulunabilir. KömürleÅŸmiÅŸ bir tohumdan lipid ve DNA’nın ayrılabilmiÅŸ olması bu bilgiyi doÄŸruluyor.

Hayvanların otlamasıyla, sindirim sistemlerine geçen tohumlar doğal olarak dışkılarında da bulunur. Dışkıların yakılmasıyla bu tohumlar arkeolojik kayıtlara kömürleşmiş kalıntılar olarak geçerler. Çeşitli tohumların bir arada bulunduğu gübreler ilginç arkeobotanik örnekler oluştururlar.

Mikro Kalıntılar, Polenler, sporlar, fitolitler(phytolithler) mikroskopta incelenmesi gereken küçük parçacıklardır. Genellikle rüzgar veya böcekler tarafından ayrıştırılan bu mikro parçacıklar, kalın dış kabuklan nedeniyle göl yatakları ya da bataklıklar gibi anaerobik koşullarda çürümeye karşı dirençli olurlar.

Bölgenin bitki örtüsünün tanımlanmasında önemli ipuçları taşıyan polenlere, arkeolojik kalıntılarda genellikle rastlanmaz.

Çeşitli bitki hücrelerinde bulunan silisli bir yapı olan fıtolit ise bitkilerin çürümesinden sonra arkeolojik toprakta birikir ve laboratuvarda ayrıştırılabilir. Fitolit analizleri, daha yeni bir teknik olmasına rağmen bitkilerin tanınması ve sonuçların mikromorfoloji çalışmalarıyla birleşmesiyle arkeolojik verileri tamamlıvor.

Değişen Ürün, Değişen Kültür

ister Önasya’da, ister Kuzey Amerika bozkırlarında olsun, hangi ürünün, nasıl yetiÅŸtirileceÄŸini, tüketiciye veya merkezi hükümete baÄŸlı olan piyasa belirler. Ürünün seçilmesi hiçbir zaman ÅŸansa bırakılmaz. Ancak bu yaklaşım, arkeolojik bitki kalıntılarına nasıl uygulanır?

Bu durumda kaplıca ve çatal siyez buğdayları, incelemek için güzel örneklerdir. Kavuzları ve bu eski hububatların diğer buğdaylardan ayrılmasını sağlayan kalın kabuklan, depolanma sırasında ürünü vebadan korur.

Erken çiftçilik döneminde öncelikle kullanılan kaplıca ve çatal siyez buÄŸdayları, batıda Britanya Adası’na, doÄŸuda ise Hindistan’a kadar yayılmıştır. Günümüzde ekimi bazı yüksek daÄŸlar dışında oldukça sınırlıdır.

Türkiye’de bulunan arkeobotanik kanıtlar, kaplıca ve çatal siyez buÄŸdaylarının M.Ö. 3000 yıl öncesine kadar makarnalık ve ekmeklik buÄŸday ile arpa gibi diÄŸer tahılların yanı sıra yetiÅŸtirilmiÅŸ olduÄŸunu gösterir. Daha sonra Erken Tunç Çağı’nda, kaplıca ve çatal siyez buÄŸdayları, GüneydoÄŸu Anadolu’nun arkeolojik kayıtlarından aniden silinmiÅŸ ve asla tekrar ortaya çıkmamıştır. Bu durumun aydınlatılmasında görev” alan araÅŸtırmacıların yolu Karadeniz daÄŸlarına düşüyor. Çünkü kaplıca ve çatal siyez buÄŸdaylarının hâlâ az miktarda yetiÅŸtirildiÄŸi köylerden birkaçı Kuzey Anadolu’daki nemli Karadeniz daÄŸlarındadır.

Buralarda çiftçilerle yapılan konuşmalardan, kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının neniıli ve sıcak yazlarda gelişen mantar hastalıklarına karşı dayanıklı olması nedeniyle tercih edildiğini öğreniyoruz. Kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının yüksek kaliteli tavuk yemi ve bulgur olarak da çok değerli olmasına rağmen, ekim alanları büyük bir hızla azalıyor.

“Günümüzdeki bu hızlı azalma ile “Erken Tunç Çağı”ndaki azalma arasında bir paralellik olabilir mi?” sorusu akla geliyor. Köylüler bu konuda ipucu olabilecek ÅŸu bilgileri verdiler:

Öncelikle verimi düşük olan kaplıca ve çatal siyez buÄŸdaylarını devlet desteklemiyor. BuÄŸday tüccarlarının ekmeklik buÄŸday alırken, bu buÄŸdaylar gibi azınlıklarla ilgilenmemeleri ise baÅŸka bir neden… Görüldüğü gibi, Karadeniz daÄŸlarındaki ekim alanlarında yaÅŸayamayan ve hastalıklara karşı daha az dirençli olan ekmeklik buÄŸday, modern piyasa ekonomisine daha iyi uyum saÄŸlamış.

Erken Tunç Çağı’na dönersek, GüneydoÄŸu Anadolu’da bu çağın en belirgin özellikleri, yerleÅŸim yoÄŸunluÄŸundaki artış ve araziye yayılmış küçük köylerden kasabaların çevresine kurulan köylerle birlikte daha hiyerarÅŸik bir düzene geçiÅŸ olarak özetlenebilir. Bu deÄŸiÅŸimin tarıma yansıyan etkisi için ortaya atılan en akılcı teori kısaca şöyle özetlenebilir: ÇoÄŸalan ÅŸehirli nüfusun artan ihtiyaçları, çiftçileri, ekmeklik ve makarnalık buÄŸdaylar gibi gübrelemeye baÄŸlı olarak verimi artan ve hasat sonrası kolay iÅŸlenebilen ürünler yetiÅŸtirmeye yöneltmiÅŸtir. Bu iddia, günümüzde çeÅŸitli buÄŸday türlerinin, çeÅŸitli gübrelerle deneysel ekimi yapılarak test ediliyor. Ege baÄŸlantılarıyla birlikte Batı Anadolu’daki ve alçak bölgelerdeki eski çiftçilik hakkında ne kadar çok ÅŸey öğrenebilirsek, eski tarım yöntemlerinde de daha fazla çeÅŸitlilik bulmayı umabiliriz.

Tarım tekniklerindeki çeÅŸitlilik beslenme alışkanlıkları için de söz konusudur. Türkiye’deki en yaygın arkeobotanik kalıntı olan arpayı hayvan yemi ya da malt yapımı için kullanıyoruz; ama arpanın geçmiÅŸte insan hayatında önemli bir besin olarak yer aldığına dair arkeolojik kanıtlar var.

Sardes ve Gordion da bulunan, M.Ö. 500 yıllarına ait yangın geçirmiş odaların külleri arasında, arpa kabuklarıyla dolu çömleklere rastlanmıştır. Bunlar arpa tanelerinin ayıklanmasından arta kalan kabuklardır. Bu zahmetli kabuk çıkarma işi sadece insanların tüketimi içindir, hayvan yemi olarak kullanılan arpalara bu ayıklama işlemi yapılmaz.

Eski yazıtların yorumlanmasından ortaya çıkan ortak kanı, insan besini olarak arpanın, buÄŸday kadar önemli olduÄŸudur. Günümüz Türkiye’sinde nadiren insan besini olarak kullanılan arpanın, besin olarak geçmiÅŸteki önemini ne zaman kaybettiÄŸi merak konusudur. Uzmanlar, benzer iki durumdan bahsediyorlar. Anadolu’da hayvan yemi olarak yetiÅŸtirilen burçak ve acı bakla, zehir içerdiÄŸi için insan besini olarak kullanılmıyor. Ancak her iki ürünün de neolitik dönem ve sonrasına ait arkeobotanik örnekleri bol miktarda bulunuyor. Bu iki ürüne mutfak alanlarında rastlanmış olması, besin maddesi olarak kullanıldığını düşündürüyor. Acı bakla ve burçak yeterince piÅŸirildiÄŸinde ve karışık bir beslenme biçiminin parçası olarak kullanıldığında yararlı birer besin oluyorlar. Bu örneklerin ışığında, günümüzün gıda maddeleri hakkındaki düşüncelerimizi geçmiÅŸe uyarlarken, dikkatli olmamız gerektiÄŸini söyleyebiliriz.

Arkeoloji ve Yazlı Kaynaklar

Tarihi dönemlerle ilgili araştırma yapan arkeologların, ihtiyaç duydukları bütün bilgilere, buldukları yazılı kaynaklarla ulaştıklarını düşünme eğilimleri vardır.

Bu eÄŸilim, Geç Tunç Çağı ve sonrasına ait arkeobotanik veya zooarkeolojik verilerin gerçekten önemsenmemesine sebep olmuÅŸtur. Ne yazık ki, yazılı belgeler, tarım ekonomisinin dinamiÄŸini anlamamız için yeterli bilgiyi nadiren içermektedirler. Ayrıca tarım ürünlerine ait terimlerin çevirisi de oldukça sorunludur. ÖrneÄŸin, BoÄŸazköy’den çıkarılmış Hitit dönemine ait on binlerce tabletin hemen hepsi diplomasi, hukuk, din veya mitoloji ile ilgili ayrıntılar içerirler. Yazıları tamamen anlamış olsak da, bu tabletlerden Hitit tarımı hakkında nitelikli bilgiler edinemeyiz.

Hititçedeki ürün terimleri bugüne kadar tam olarak anlaşılmasa da dilbilimciler, Sümer terimlerinin Hititler tarafından aynı anlamda fakat kısaltılmış olarak kullanıldığını varsaymışlardır. Orijinal Mezopotamya metinlerinde ve aynı anlamda kullanıldığı varsayılan Hitit metinlerinde sıklıkla kullanılan “ZIZ” terimi dilimize çatal siyez buÄŸdayı olarak tercüme edilir.

Hoffner, Geç Tunç Çağı’nda çatal siyez buÄŸdayına ait verilerin azaldığını gösteren arkeobotanik verilere dayanarak “ZIZ” in aslında ekmeklik buÄŸday ya da buÄŸday için kullanılan genel bir terim olduÄŸunu öne sürmüştür. Kaman Kalehöyük’te bulunan arkeobotanik veri analizleri, çatal siyez buÄŸdayının sadece az miktarlarda bulunduÄŸunu doÄŸruluyor. Ekmeklik buÄŸday, Hoffner’in düşüncesini doÄŸrularcasına, en fazla bulunan buÄŸdaydır.

Hitit yazıtları tarım teknikleri ve bitkisel ürünler hakkında ilginç bilgiler içermekle beraber arkeobotanik bilgilerle desteklenerek kullanılmalıdır. Klasik ÇaÄŸ ve OrtaçaÄŸ için de tamamen aynı durum geçerlidir. Anadolu’ya yeni ürünlerin geldiÄŸi ve önemli tarımsal geliÅŸmelerin olduÄŸu açıktır, ancak bu konuda tarihi belgeler yetersizdir.

BaÅŸta Anadolu olmak üzere, Ön Asya’daki arkeobotanik araÅŸtırmalar henüz baÅŸlangıç aÅŸamasındadır. Günümüzde sayıca az ama her geçen gün artmakta olan araÅŸtırmacılar, arazide hâlâ tohum türlerinin belirlenmesine ve yorumlanmasına yarayacak sorular konusunda temel teknikler üzerine çalışmaktadırlar. Az sayıda ama oldukça önemli olan, tohum konulu toplantılar yapılıyor. Türkiye’de seri halinde yürütülen kazılarda, geniÅŸ çaplı bitki ve hayvan kalıntıları araÅŸtırmaları yapılmaktadır.

Örnek toplama stratejisi geliştirmek, modern floranın tanınması, tohumlan mikroskopta tanımlamak ve günümüz çiftçileriyle etnografya çalışmaları yapmak, arkeobotanik çalışmaların temelini oluşturur ve arkeologları doğru sorulara yöneltir.

Bir kazıdan yeni çıkarılmış her bitki kalıntısı yeni keşiflere yol açabiliyor. Arkeobotanik, ister tarımın henüz başladığı tarihöncesi dönemler olsun, ister yazının bulunduğu dönemler olsun, insanoğlunun geçmişine ışık tutabiliyor.

Benzer Başlıklar