Yuklenirken kucuk bir hata olustu !

Lutfen sayfayi yenileyiniz ( press to F5 )


Şu anda etiket sayfasında bulunmaktasınız, madde ile ilgili araçlara erişebilmek için konu başlığında ki bağlantıyı takip ediniz.

Atatürkçü Düşünce Sistemi ve Atatürk İlkeleri

Atatürkçülük ve Türk İnkılâbının Özellikleri

Çağdaşlaşmak ve Batılılaşmak: İnkılâpçılık’ı bütünler.

1.Uyum içinde işleyen düşünce ve ilkelerden olu­şan bir bütündür.

2.Milletin ihtiyaçlarından doğmuştur.

3.Milli bir düşünce sistemidir.

4.İlerleme ve yenileşmeye açıktır.

5.Temelinde insanlığın binlerce yıldır işlediği ev­rensel değerler vardır.

6.Dışarıdan alınmış bir ideoloji değildir.

7.Doğmasının en önemli sebebi kişisel devlet yöne­timinin hiç bir kesimin istek ve ihtiyaçlarını karşı­layamamasıdır.

8.Türk İnkılâbı’nda Fransız ve Rus İhtilalinden farklı olarak; fikri ve ideolojik hazırlık safhası yoktur.

9.Bağımsızlık ve egemenlik birlikte yürütülmüştür.

Türk İnkılâbı’nın Evrenselliğinin Kanıtları:

1.Tüm dünyada etkili olmuştur

2.Sömürülen milletlere örnek olmuştur.

3.Günümüz meseleleri için ve başka milletler için çözümler içermesi

Türk İnkılâbı’nı Osmanlı Islahatlarından Ayı­ran Farklar:

1.Kapsamlı, değişimci ve köklüdür.

2.Sadece devleti ve kurumları değil halkı da yü­celtmeyi amaçlamıştır.

3.Islahatlar tereddütlü; inkılâplar kararlıdır.

4.İnkılâplarda dış baskı yoktur.

5.Sıra izlendi: Önce çağdaşlaşmayı engelleyen ku­rumlar kaldırıldı; sonra yenilik yapıldı.

Açıklama: Faşizmde seçimle iş başına gelenler yönetimden ayrılmak istemez; Bolşevizm de ise millet egemenliği reddedilip sınıf egemenliği ön planda tutulur.

İlkeler

Cumhuriyetçilik

1.Devletin rejim şeklidir.

2.Halk egemenliğini esas alır

3.Demokratiktir.

4.Seçme ve seçilme hakkı tüm vatandaşlara verilir.

5.Hükümet ile millet arasında kopukluk yoktur.

6.Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez maddesidir.

7.Mustafa Kemal’in parti tartışmalarının dışında tuttuğu bir ilkedir.

8.Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı, Hali­feliğin kaldırılması Cumhuriyetçilik yolunda ya­pılmış devrimlerdir.

Milliyetçilik

1.Kurtuluş Savaşının yapılmasında ve Türk Devle-ti­nin kurulmasında temel ilke oldu.

2.Bu ilke fedakârlık ve dayanışmayı gerektirir.

3.Irkçılık ve ümmetçiliği ret eder.

4.Türkiye Cumhuriyeti’nin benimseyen ve “Tür­küm” diyen herkes Türk’tür.

5.Milli birlik ve beraberlik esastır.

6.Benimsediği eşitlik ilkesi ile Faşizm ve Nazizm’­den ayrılır.

7.TBMM’nin açılması, Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet yönetiminin kurulması, Halifeliğin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanununun çıkarıl­ması, Türk Harflerinin kabulü, TTK ve TDK’nın kurulması bu ilke ile ilgilidir.

Halkçılık

1.Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik’in doğal sonucu­dur.

2.Halkın eşitliği esastır.

3.Halkın menfaatleri ön plandadır.

4.Sınıf mücadelesi değil; sosyal dayanışma esastır.

5.Sınıfçılık olmadığı için Komünizmden ayrılır.

Halkçı Devrimler:

1.TBMM’nin açılması

2.Saltanatın kaldırılması

3.Cumhuriyetin ilanı

4.Halifeliğin kaldırılması

5.Türk Medeni Kanununun kabulü

6.Aşarın kaldırılması

7.Kılık-kıyafet devrimi

8.Soyadı Kanunu

9.Kadınlara siyasal hakların verilmesi

10.Türk Harflerinin kabulü

Devletçilik

1.Devletçilik; devletin ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda daha hızlı bir gelişme sağlamak amacıyla yaptığı uygulamalardır.

2.Bu ilke halkçılığın tamamlayıcısıdır.

3.Ekonomide planlı kalkınma hedeflenmiştir.

4.Karma ekonomiyi esas alan devletçilik ilkesinde özel mülkiyetin olması, devletçiliği ko­mü­nizmden ayırır.

5.Müdahalecidir; katı değildir.

6.Zamanın şartlarına göre değişmiştir.

İnkılâpçılık

1.Çağın değişen şartlarına göre değişimi ve mo­dernleşmeyi esas alır.

2.TBMM’nin açılması ile başlayan Türk İnkılâbının devam ettiğini gösterir.

3.Durağan değildir.

Laiklik

1.Din-devlet işlerinin ayrılmasını ve vicdan hürri­yetini esas alır.

2.Mustafa Kemal’in parti tartışmalarının dışında tuttuğu ve taviz vermediği bir ilkedir.

3.Devlet vatandaşların inanma ve inanmama hak­kını anayasa ile güvence altına almıştır.

4.Osmanlı din devleti olmasının gereği olarak dini müesseseleşmesine yansıttığı için Laik Türk Dev­leti inkılâplar döneminde bütün müesseselere mü­dahale etme gereği duymuştur.

5.Din egemenliği değil; millet egemenliği esastır.

6.Hukuk birliği ve hukukun dinden bağımsız ol­ması esastır.

7.Dış devletlerin azınlıkların haklarını bahane ede­rek Türk Devleti’nin iç işlerine karışmasını önle­miştir.

8.Milli birlik ve beraberlik için önemlidir.

Açıklamalar:

1.1928’de anayasadan “devletin dini İslam’dır” maddesi çıkarıldı.

2.1928’de milletvekillerinin yemin şekli bu günkü haline geti­rildi.

3.1937’de 6 ilke anayasaya alındı.

4.Türk Milleti için dini dış politikada kullanma dönemi Birinci Dünya Savaşı ile bitti.

5.Kurtuluş Savaşı ümmet ideolojisi yerine millet ideolojisini getirdi.

Bütünleyici İlkeler

Ulusal Egemenlik: Cumhuriyetçiliği bütünler

Milli Birlik ve Beraberlik: Milliyetçiliği ve Halkçılık’ı bütünler

Milli Bağımsızlık: Dış politika ilkesidir.

Yurtta Sulh Cihanda Sulh: İç ve dış politika il-kesidir. Sınıf mücadelesine ve dış politikada saldır­ganlığa karşıdır. Milliyetçilik ve Halkçılık’ın bir sonucudur.

Akılcılık ve Bilimsellik: Laiklik ve İnkılâpçılık’ı bütünler

İnsan ve İnsanlık Sevgisi: İnsanları eşit görmeyi ve sevmeyi hedefler. Milliyetçilik ve Halkçılık’ı bütünler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Dış Siyaseti

Millî Dış Politikamızın İlkeleri: Hatay Türkiye’ye katılan son toprak parça­sıdır.

· Milli sınırlarımız içinde varlığımızı korumak

· Gerçekleşmeyecek emeller peşinde koşmamak

· Medeni ve insanca davranarak bunun karşılığında destek beklemek

· Diğer devletlerin iç politikalarından ve rejimlerinden etkilenmemek

· Hiçbir ülkenin iç işlerine karışmamak, kendi iç işlerimize de dış devletleri karıştırmamak

· Milli politikayı uygularken kamuoyunu dikkate almak

· Dürüst, açık ve tutarlı olmak

· Dünyadaki gelişmeleri takip etmek

· Barış içinde hakka ve hukuka uygun bir şekilde sorunları çözmek

Bu doğrultuda;

1.İç ve dış politika ilkesi olarak “Yurtta Sulh, Ci­handa Sulh” ilkesi benimsendi.

2.Savaş korunma amacı olarak görüldü. Başak bir devletin topraklarını almak için politika izlenmedi.

3.Milli Egemenlik ve milli menfaatler ön planda tutuldu.

4.İlk yıllarda Misak-ı Milli gerçekleştirilmeye çalı­şıldı.

5.1920-1936 yılları arasında batıya karşı SSCB’nin dostluğu devam ettirildi.

6.1936.1945 yılları arasında İtalya’nın saldırgan tutumuna karşı ve batı ile ilişkileri yumuşatmak için İngiltere ile dost geçinildi.

7.1945’den sonra SSCB tehdidine karşı ABD ile dost geçinildi.

8.1928’de Afganistan ile dostluk antlaşması imza­landı

9.1930’a kadar Lozan’dan kalan problemler halle­dildi.

10.1925’de SSCB ile saldırmazlık antlaşması imza­landı.

11.1928’de İtalya ile tarafsızlık ve uzlaşma antlaş­ması imzalandı.

12.1935.1938 arasında Avrupa’nın bloklaşma duru­mundan dolayı Avrupalı devletlere karşı çok yönlü bir politika izlendi ki bu da Montrö Antlaşması’nın imzalanmasında etkili oldu.

13.1919.1920 arası Türkiye’nin dost arayışı döne­mi­dir.

14.1920 sonrasında bir yandan SSCB ile iyi geçini­lirken; bir yandan da işgalciler arasındaki ayrılık­lardan faydalanmanın yolu arandı.

15.1923.1930 arasında Lozan’dan kalan problemler halledildi.

16.Milli çıkarların korunmasına, devletlerin eşitliği ilkesine uyulmasına ve ittifaklar kurulmasına önem verildi.

Nüfus Mübadelesi (Değiş-Tokuş)

· Nüfus sorunu, Lozan görüşmelerinde halledildiği halde uygulanma safhasında Yunanistan problem çıkarmıştır.

· Yunanistan İstanbul’da daha fazla Rum kalmasını istiyor; Türkiye ise yasalar çerçevesinde bu işi halletmek istiyordu.

· Nüfus mübadelesi so­runu, Yunan başbakanı ile Mustafa Kemal arasında 1930 yılında görüşülerek 10 Haziran 1930’da im­zalanan Ankara Antlaşması ile halledildi. Bu ant­laşmadan sonra Türk-Yunan ilişkileri düzelmiştir.

· Türkiye ile Yunanistan arasındaki dostluk ilişkileri 1954 yılında meydana gelen Kıbrıs sorununa kadar devam etmiştir.

Yabancı Okullar Sorunu

· Lozan Antlaşması’na göre yabancı okulları Tür­kiye’nin belirleyeceği şartlara uyacaktı.

· Türkiye 1924 yılında okullarda dini ayin yapılması için bulundurulan salonların kapatılmasına;

· 1925 ve 1926 yıllarında ise yabancı okullarda Türkçe, Tarih ve Coğrafya gibi derslerin Türk öğretmenler tara­fından okutulmasına; derslerde Türklük aleyhine bilgiler olmamasına ve okulların Türk müfettişler tarafından denetlenmesine dair kanunlar çıkardı.

· Fransa ve Papalık başta olmak üzere, Avrupalı devletler Türkiye’nin yabancı okullar konusundaki uygulamalarına karşı çıktı. Fakat okullar meselesini iç meselesi sayan Türkiye yabancı devletleri iç işlerine karıştırmadı.

Dış Borçlar Meselesi

· 1928’li yıllarda görülen dünya ekonomik bunalımı, Türkiye’yi de olumsuz etkiledi ve Türkiye, Fransa’ya olan borcunu gerektiği gibi ödeyemez hale geldi. Bu durumdan dolayı Fransa ile bir müd­det gerginlik yaşandıysa da; sorun 1930 yılında karşılıklı görüşmeler sonucunda çözüldü.

Not: 1954 yılında, borçların anaparasının öden­mesi; 1984 yılında ise faizinin ödenmesi tamam­landı.

Irak Sınırı ve Musul Meselesi

· Musul meselesi, Lozan’ın bıraktığı problemlerden biriydi. İngiltere zengin petrol yataklarına sahip olmasından dolayı Musul’u Türkiye’ye bırakmak istemiyor ve sömürgeci düşünce ve ahlakı doğrultu­sunda bu konuyu kendi lehine çözümleyebilmek için her problemi çıkarıyordu.

· Musul meselesinin çözümü için Türkiye ile İngil­tere arasında görüşmeler 19 Mayıs 1924’de başladı. Fakat İngiltere Hakkâri’yi de tartışmalı bölgeden görmek isteyince görüşmeler kesildi.

· Bundan sonra mesele önce Milletler Cemiyetine, sonra Lahey Adalet Divanı’na gitti. Meselenin kendi konusu olmadığını ileri söyleyen Adalet Divanı meseleyi tekrar Milletler Cemiyeti’ne havale etti.

· Meselenin bu şekilde uzatılması; İngiltere’nin zaman kazana­rak Musul ve civarında olaylar çıkarıp meseleyi lehine çözümleyebilmek isteyişinin bir sonucudur.

5 Haziran 1926’da imzalanan Ankara Antlaş­ması ile

1.Musul ve çevresi İngiliz mandaterliği altında bulunan Irak’a bırakıldı.

2.Irak hükümeti Musul petrol gelirlerinin vergisinin %10’unu 25 yıl süre ile Türkiye’ye vermeyi kabul etti. (Türkiye bu gelirden bir defaya mahsus olmak üzere 500.000 sterlin aldı.)

Önemi:

1.Bugünkü Türkiye-Irak sınırı çizildi.

2.Türk-İngiliz ilişkileri düzelmeye başladı.

3.Misak-ı Milliden taviz verildi.

Milletler Cemiyeti ve Milletler Cemiyetine Girişimiz

· Milletler Cemiyeti, 10 Ocak 1920’de Cenevre’de kurulmuştur.

· Musul Meselesi’nde İngiltere’nin çıkarlarına hiz­met etmiş olduğundan dolayı; Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne uzun bir süre güven duymadı.

· Türkiye’nin Avrupa’ya çok yakınlaşmak is­temeyişinde SSCB’yi küstürmeme düşüncesi de vardır.

· Türkiye’nin Milletler Cemiyetine girmek gibi bir amacı yoktu. Lozan’dan sonra Türkiye’nin barış yolunda gösterdiği çabalar ve Musul’u Irak’a bırakmasından dolayı Türkiye’ye karşı sıcak dav­ranmaya başlayan İngiltere, Türkiye’yi Milletler Cemiyeti üyeliğine davet edince; uluslararası barışa katkıda bulunmak istediğini göstermek isteyen Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne 18 Temmuz 1932’de üye oldu.

· Not: 1934’de SSCB de Miletler Cemiyeti’ne üye oldu.

Balkan Antantı (9 Şubat 1934)

Antantın Oluşmasının Sebebi:

· 1933’den sonra İtalya’nın hızlı bir şekilde silahla­narak Balkanlar’a yönelik politikalar üretmesi Bal­kan devletlerini ve Türkiye’yi endişelendirmiştir.

Antantı Oluşturan Devletler:

· Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya

· Bu antant devletlerin toprak bütünlüğüne saygı gösterme ve iç işlerine karışmama esasına dayanı­yordu.

Önemi:

1.Türkiye Yunan sınırını güvence altına aldı.

2.Türkiye bölgede lider konumunda olduğunu gös­terdi.

3.Türkiye uluslararası barışa katkıda bulunmak istediğini gösterdi.

4.Montrö Antlaşması için Türkiye taraftar buldu.

Not: Balkan Antantı İkinci Dünya Savaşının başla­ması ile dağıldı.

Montrö Sözleşmesi (20 Temmuz 1936)

· Türkiye Lozan’da Boğazlar ile ilgili hükümleri, güvenlik konusunda Milletler Cemiyeti’nin etkili olacağı ve Avrupa’da silahsızlanmanın gerçekleşe­ceği ümidi ile kabul etmiştir.

· 1933 yılından itibaren Almanya ve İtalya’nın hızlı bir şekilde silahlanması ve MC’ni bu duruma bir çare bulamaması Türkiye’yi Boğazların güvenliği konusunda endişelendirdi.

· Lozan Antlaşması’nın Türkiye’yi Boğazlar konusunda kısıtlayan hüküm­lerinin kaldırılması için Türkiye, 10 Nisan 1936’da Lozan’ı imzalayan devletlere birer nota gönderdi.

· Antlaşmaların hiçe sayıldığı ve devletlerin dost arayışı içinde olduğu bir dönemde Türkiye’nin istekleri olumlu karşılandı ve Boğazlar’ın statüsü İsviçre’nin Montrö kentinde tekrar görüşüldü.

Montrö Sözleşmesi’nin İçeriği:

1.Boğazlar komisyonu kaldırılarak görevleri Türk devletine devredildi.

2.Boğazlara Türkiye’nin asker sokması kabul edildi.

3.Ticaret gemilerinin Boğazlar’dan serbest geçişi kabul edildi.

4.Savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçişine sınırlama getirildi.

5.Savaş zamanında Türkiye’ye Boğazlar’ı kapatma hakkı tanındı.

Önemi:

1.Misak-ı Milli yönünde önemli bir adım atıldı.

2.Türkiye’nin uluslararası güç dengesinde önemi arttı.

3.SSCB, kendisini Karadeniz’de güvende hissetti.

4.Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki durumu güç­lendi.

Açıklamalar:

1.İtalya sözleşmeyi daha sonra imzaladı. (İtalya Habeşistan’a saldırdığı zaman Milletler Cemiyeti’nde olan Türkiye de İtalya’nın bu davranı­şını kınamak zorunda kal­mıştı.)

2.İngiltere Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de güçlü olmasını istiyordu.

3.SSCB, Lozan’ın oluşturduğu Boğazlar rejimini beğenmiyordu.

4.Japonya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra görüşmeden çekildi.

SSâdâbat Paktı (9 Temmuz 1937)

Sebebi:

· İtalya’nın Akdeniz Havzası ve Ortadoğu’ya yöne­lik saldırgan tutumu.

Katılan Devletler:

· Türkiye, İran, Afganistan ve Irak

Önemi:

1.Türkiye İran ve Irak sınırını güvence altına aldı.

2.İtalya’ya karşı Balkanlar’da önemli bir caydırıcı­lık rolü üstlenmiş olan Türkiye Sâdâbat Paktı ile de tavrını devam ettirerek dünya barışına katkıda bu­lunma istediğini göstermiştir.

3.Türkiye bölgede öncü durumda olduğunu göster­miştir.

Not: İkinci Dünya Savaşı başlayınca pakt dağılmış­tır.

Hatay Sorunu ve Sonucu

· Fransa, 1936 yılında Hatay’dan çekilerek, bölgeyi Suriye’ye bırakmak isteyince; bu durumun Ankara Antlaşması’na uymadığını ileri süren Türkiye Milletler Cemiyeti’ne başvurdu.

· İkinci Dünya Savaşı’nın belirtileri oluştuğundan do­layı Fransa, Hatay meselesinde Türkiye’yi pek uğ­raştırmadı.

· 3 Temmuz 1938’de Hatay meselesi çözümlendi.

· Bu çözüm doğrultusunda; 5 Temmuz 1938’de Türk askeri Hatay’a girdi.

· 2 Eylül 1938’de Hatay Meclisi açıldı. Tayfur Sökmen devlet başkanı, Abdurrahman Melek başbakan oldu.

· Hatay Meclisi’nin verdiği kararla Hatay, 29 Hazi­ran 1939’da Türkiye’ye katıldı.

Önemi:

1.Misak-ı Milli yönünde son adım atıldı.

2.Güney sınırı son halini aldı.

3.Mustafa Kemal, İkinci Dünya Savaşı öncesi gelişme­lerini Türkiye’nin lehine kullanarak doğru bir siyaset izlediğini gösterdi.

Cumhuriyet Dönemi

Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)

  • TBMM’nin açılması ile cumhuriyete dayalı bir devlet kurulmuş fakat ortamın müsait olmamasın­dan dolayı kurulan sistemin adı açıkça söyleneme­miştir.
  • İtilaf Devletleri’nin İstanbul’u boşaltması ile devlet merkezinin neresi olacağı sorunu ortaya çıkmış; 13 Ekim 1923’de Ankara’nın başkent ilan edilmesi ile bu sorun ortadan kalkmıştır.
  • Ekim 1923’de Meclis Başkanı Yardımcısı ve İçişleri Bakanı seçilmesi gerekiyor, fakat meclis bu seçim işinde anlaşma sağlayamıyordu.
  • Meclisin çalışamaz hale gelmesi ise hükümet bunalımını oluş­turdu. Bunun üzerine Ali Fethi Okyar hükümeti istifa etti (27 Ekim).
  • Yeni hükümetin kurulması ko­nusunda da problemler çıktı. Bu aksaklıklar meclis hükümeti sisteminden kaynaklanıyordu. Bu sisteme göre bakanlar, meclisten tek tek seçiliyordu.
  • Mus­tafa Kemal, mecliste oluşan bunalımın rejimden kaynaklandığını ve bu bunalımın kabine sistemi ile aşılacağını belirterek cumhuriyetin ilan edilmesine karar verdi.
  • Kabine sistemine göre meclis, Cumhurbaşkanı’nı seçecek, Cumhurbaşkanı Başbakan’ı tayin edecek; Başbakan da meclisten uyumlu çalışabile­ceği kişileri Bakan olarak belirleyerek kabineyi kuracak­tır.
  • Mustafa Kemal, ilk Cumhurbaşkanı,
  • İsmet İnönü ilk Başbakan,
  • Ali Fethi Okyar ilk Meclis Başkanı oldu.

Cumhuriyetin İlanı’nın Önemi:

  1. Rejimin ve devletin adı belli oldu.
  2. Devlet başkanlığı sorunu çözüldü.
  3. Kabine sistemine geçildi.
  4. 1921 Anayasası’nda ilk önemli değişiklik yapıldı.
  5. Daha uyumlu ve yürütmeyi aksatmayacak hükü­metlerin oluşması için zemin hazırlandı.
  6. Meclis başkanlığı ile hükümet başkanlığı birbirin­den ayrıldı.

Not: Yasama ve yürütme görevlerinin TBMM’nin açıldığı zaman TBMM’ye verilmesi cumhuriyet sisteminin oluşacağının habercisiydi.

Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

Sebepleri:

  1. Halife Abdülmecit’in TBMM’nin belirlediği kurallara uymaması.
  2. Halifeliğin laiklikle bağdaşmaması.
  3. Halifeliğin cumhuriyet rejimi ile çelişki içinde olması
  4. Halifelik makamının cumhuriyet karşıtları için sığınak haline gelmesi.
  5. Halifelik makamının yapılacak inkılâplar için engel görülmesi.
  6. İslam ülkelerinde sömürgeleri olan Avrupalı dev­letlerin halifeliği temsil eden Türkiye’yi kendileri için potansiyel tehlike olarak görmesinin Tür­kiye’nin dışişlerini olumsuz etkilemesi.

Halifeliğin Kaldırıldığı Gün;

  1. Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edildi.
  2. Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Diyanet İşleri Baş­kan­lığı kuruldu.
  3. Genel Kurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığının yetkilerini bünyesinde bulunduran Er­kan-ı Harbiye Vekâleti kaldırılarak; yerine Genel Kurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı oluşturuldu. Böylece askeri yetki ile siyasi yetki birbirinden ayrılmış oldu.
  4. Osmanlı hanedanı mensuplarının yurt dışına çıka­rılmasına karar verildi.

Açıklama: 19 Aralık 1924’de komutanlık ile mil­letve­killiği birbirinden ayrıldı. Olağanüstü durum­dan dolayı Kurtuluş Savaşı yıllarında komutanlardan bir kısmı aynı zamanda milletvekiliydi.

Açıklama: 1921 Anayasası şer’î hükümlerin yü­rürlüğünü TBMM’ye vermekle halifeliği yetkisiz ve sembolik duruma getirmiştir.

Halifeliğin Kaldırılmasının Önemi:

  1. Laikliğe geçişin en önemli aşması oldu.
  2. Cumhuriyetin karakteri tam olarak belli oldu.
  3. Ümmetçilik en önemli dayanağını kaybetti.
  4. Ulusal egemenlik pekiştirildi.
  5. İnkılâp süreci hızlandı
  6. Dış ilişkilere yönelik soğukluk ortadan kalktı.
  7. Ümmetçilikten milliyetçiliğe geçişte önemli bir adım daha atıldı.

Partiler ve Çok Partili Döneme Geçiş Denemeleri

  • 23 Nisan 1920’de açılan ilk TBMM’de siyasi partiler yoktur. Bütün vekiller Misak-ı Milli’yi gerçek­leştirme fikri etrafında birleşmişti.
  • İlk anayasa ha­zırlanırken; mecliste Tesanüt, İstiklal, Islahat ve Halk Zümresi gibi gruplar oluştu. Mustafa Kemal bu zor durumun aşılabilmesi için meclis de 1. Grup da denilen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu kurdu.
  • Mustafa Kemal, yapacağı işleri bu grupla beraber yapmaya çalıştı. Bu grubun karşı­sında olanla­rın tümüne birden 2. Grup ya da Mu­hafaza-i Mu­kaddesat Grubu dendi.
  • Lozan görüşmelerinin olduğu dönemde, devletin yönetim şekli ve barıştan sonra izlenecek iç siyaset konusunda mecliste görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Bu durum karşısında meclis, 1 Nisan 1923’de se­çimlerin yeniden yapılarak meclisin yenilenmesi kararını alarak dağıldı.
  • Mustafa Kemal yeni meclis için yapılan seçimlere inkılâpçı kişilerin aday olmasını sağladı.
  • Seçimler, 23 Nisan 1923’de yapıldı ve II. Meclis 11 Ağustos 1923’de çalışmaya başladı. Lozan Antlaşması’nın onaylanması, Ankara’nın başkent ilan edilmesi ve cumhuriyetin ilan edilmesi gibi birçok iş II. Meclis tarafından yapıldı.
  • 1923.1927 arasındaki büyük inkılâpları yaptığından dolayı II. Meclise inkılâpçı meclis de denilir.

Cumhuriyet Halk Fırkası

  • Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu, 9 Eylül 1923’de Halk Fırkası’na dönüştü. Mustafa Kemal, gerçekleştirmeyi düşündüğü inkılâpları parti programına koymuş ve bu partiyi her hangi bir toplumsal sınıfın değil; bütün halkın partisi yap­maya çalışmıştır. Mustafa Kemal bu şekilde inkılâpları halka mal etmek istiyordu.
  • Halk Fırkası, 1924’de Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF);
  • 1935’de ise Cumhuriyet Halk Partisi adını almıştır. Bu partinin başkanlığını ve cumhurbaşkanlığını 1938’e kadar Mustafa Kemal yürüttü.
  • 1938 ile 1950 arasında İsmet İnönü, CHP’nin başkanlığını yürüttü. Parti, 1980’de kapatıldı.
  • CHF, devletçilik ilkesini benimsemiş olmasından dolayı kendisinden sonra kurulan partilerden ayrılır.

Açıklama:

· Halkın istek ve şikâyetlerinin meclise daha iyi yansıması için çok partili hayat denendi. Fakat gerek halk buna hazır olmadı­ğından gerekse inkılâplar tam olarak oturmadığından dolayı çok partili hayatın uygulanması sonraya bırakıldı.

  • Tek Parti Sistemi, hükümetin denetlenmesini ve eleştirilmesini güçlendirmekteydi.

Terakkiperver (İlerici) Cumhuriyet Fırkası

  • Milletvekilleri arasında saltanatın kaldırılması, halifeliğin kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı sonu­cunda görüş ayrılıkları ortaya çıktı.
  • Halk Fırkası içinde en fazla karşı çıkılan konular devletçilik ve inkılâpçılık oldu.
  • Görüş ayrılıklarının giderek art­ması sonucunda CHF’den ayrılan milletvekilleri ile ordudaki görevlerinden ayrılan milletvekilleri, 17 Kasım 1924’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırka­sı’nı kurdular.
  • Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Adnan Adıvar partinin ileri ge­lenleridir.
  • TCF, devletçilik ile inkılâpların hızlı ve köktenci olmasına karşıydı.
  • Ekonomide liberalizmi benimsi­yordu.
  • Partinin dini inançlara saygılı olduğunu slogan haline getirmesi, eski düzeni isteyenleri bu partide topladı.
  • TCF, Şeyh Sait İsyanı sonucunda Bakanlar Kurulu kara­rıyla kapatıldı.

Açıklama:

  • TCF ilk muhalefet partisidir.
  • Rejimin yeniliğinden dolayı bu partinin kurul­ması acelecilik­tir.

Şeyh Sait Ayaklanması

Sebepleri:

  1. Yenilik hareketlerinin istenmemesi.
  2. Toprak ağalarının yeni devleti çıkarlarına uygun bulmaması.
  3. Musul’u Türkiye’ye vermek istemeyen İngil­tere’nin Irak ile Türkiye arasına tampon vazifesi görecek olan Kürt Devleti kurdurmak istemesi.
  4. Doğu Anadolu’nun yıllarca ihmal edilmiş olması.
  5. TCF’nin inkılâplara karşı çıkanlarca ümit verici tutumu
  • 13 Şubat 1925’de Diyarbakır’da başlayan isyan Genç, Erzurum, Elazığ, Muş ve Bitlis’te etkili oldu.
  • Bu bunalımlı dönemde Ali Fethi Okyar hükümeti istifa etti.
  • Yeni hükümeti oluşturan İsmet İnönü isyana karşı şu önlemleri aldı:
  1. Bölgede sıkıyönetim ilan edildi.
  2. Bölgeye ordu sevk edildi.
  3. Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu tamamlar nitelikte olan ve rejimin tartışılmasını yasaklayan Takrir-i Sükûn Kanunu ilan edildi. (4 Mart 1925’den  2 Mart 1927’ye kadar yürürlükte kalan bu kanun inkılâpların kabul edilmesini kolaylaştırdı.)
  4. İstiklal Mahkemeleri yeniden kuruldu.

İsyan 15 Nisan 1925’de tamamen bastırıldı ve suçlular cezalandırıldı.

Şeyh Sait İsyanı’nın Sonuçları:

  1. İstiklal Mahkemeleri tekrar kuruldu.
  2. Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı.
  3. TCF kapatıldı.
  4. İlk çok partili hayat denemesi başarısız sonuç­landı.
  5. Musul meselesi İngiltere lehine sonuçlandı.
  6. Devrimler konusunda dikkatli olunması gerektiği görüldü.

Not: Bu isyan laikliğe ve devrimlere karşı oluşan ilk ciddi isyandır.

Mustafa Kemal’e Suikast Girişimi (16 Haziran 1926)

Sebepleri:

  1. Bazı grupların Mustafa Kemal’i ortadan kaldıra­rak amacına ulaşmak istemesi.
  2. Rejimi değiştirmek isteyen çevrelerin düşünce­leri.

Bu girişimden Giritli Şevki denilen kayıkçı saye­sinde devletin haberi oldu ve suikast gerçekleşmedi.

Önemi:

  1. İttihatçılar tamamen tasfiye edildi.
  2. Muhalifler sindirildi.
  3. TCF’nin kapatılması haklılığı daha iyi anlaşıldı.
  4. Mustafa Kemal “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır” diyerek Türkiye Cumhuriye­tinin varlığının devamının kendi sağlığına bağlı olmadığını; bu devletin sağlam temeller üzerine bina edildiğini vurgulamıştır.

Serbest Cumhuriyet Fırkası (12 Ağustos 1930)

Kurulma Sebepleri:

  1. 1929’da meydana gelen dünya ekonomik bunalı­mının Türkiye’yi de olumsuz etkilemesinden dolayı mecliste bunalımlar meydana gelmiştir. Mustafa Kemal bu bunalımın yeni bir partinin kurulması ile aşılacağına inanmaktadır.
  2. Meclise demokrasinin gereği olan çok sesliliği getirmek.
  3. Ülkenin çok partili hayata hazır hale geldiğinin tahmin edilmesi.
  • Mustafa Kemal, arkadaşı olan Ali Fethi Okyar’a Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdurmuştur.
  • Serbest Cumhuriyet Fırkası ekonomide devletçilik yerine liberal ekonomiyi savunmuştur.
  • Parti inkılâplar ve Mustafa Kemal’e saygılıydı.
  • Mustafa Kemal, başkanı olduğu CHF ile SCF ara­sında tarafsız olacağına dair, Ali Fethi Okyar’a söz vermiştir.
  • Bir kaç ay sonra eski sistemi savunanların SCF’de toplanması Ali Fethi Okyar’ı kuşkulandırdığı için; Ali Fethi Okyar, 17 Kasım 1930’da SCF’yi kapattı.

Menemen Olayı (23 Aralık 1930)

  • Derviş Mehmet denilen bir isyancı, Menemen halkını isyana çağırdı.
  • İsyanı önlemeye çalışan asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay, isyancılar tarafından öldürüldü.
  • Bölgeye gelen askeri birlikler isyanı bastırdı.

Önemi:

  1. Çok partili hayat için ortam oluşmadığı görüldü.
  2. Rejimin yerleşmesi için daha dikkatli olunması gerektiği görüldü.
  3. SCF’nin kendi kendini kapatmasının haklılığı anlaşıldı.

Not: İnkılâpların yerleşmesi için 1945 yılına kadar bir daha çok partili hayat denenmedi.

Demokrat Parti (1946)

Kuruluş Sebepleri:

  1. CHP’de parti içi muhalefetin artması.
  2. II. Dünya Savaşını demokrat devletlerin kazan­ması.
  3. Türkiye’nin çok partili hayata hazır hale gelmesi.
  • Demokrat Parti, CHP’den ayrılan Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan öncülüğünde kuruldu.
  • 1946 yılında yapılan seçimleri, açık oy gizli tasnif esasına göre olduğundan dolayı, CHP kazandı.
  • 1950 seçimlerini, gizli oy açık tasnif esasına göre, DP ezici bir çoğunlukla kazandı ve ilk defa Tür­kiye’de CHP dışında başka bir parti yönetime geldi.
  • DP iktidarı 27 Mayıs 1960 askeri darbesine kadar devam etti.
  • 17 Eylül 1961’de devrin başbakanı Adnan Mende­res idam edildi.

İnkılâbın Gelişimi,

Devlet ve Toplum Kurumlarının Laikleşmesi

Osmanlı Devleti’nde Hukuk

Osmanlı Hukukunun Özellikleri:

  1. Şer’î ve örfî olmak üzere ikiye ayrılır.
  2. Din,  mezhep farkları ve kapitülasyonlar mezhep birliğini engellemiştir.
  3. Tanzimat döneminden itibaren batı hukuku taklit edilmeye başladı.
  4. Kadın hakları kısıtlıdır.
  5. Mahkemelerde tek yargıç vardır.
  6. Avukatlık, son döneme kadar yoktur.
  7. Laik değildir.

Türk Medeni Kanunun Kabulü (17 Şubat 1926)

Sebepleri:

  1. Osmanlı’nın son döneminde hazırlanmış olan Mecellenin halkın medeni hukuka dair ihtiyaçlarını tam karşılayamaması.
  2. Mecellenin sadece Hanefi mezhebini ölçü alması.
  3. Bütün vatandaşlarını eşit kabul eden Türkiye Cumhuriyetinin yapısına Osmanlı zamanından kalan hukukun uymaması.
  4. Hazırlayanlar; Mecelle’nin, değişen şartlara göre değişebileceğini belirttiyse de; değişen şartlara göre değiştirilmemesi.

İsviçre Medeni Kanunu’nun Türk Medeni Ka­nunu Olarak Kabul Edilmesinin Sebepleri:

  1. Mevcut kanunların en yenisi olması
  2. Demokratik olması.
  3. Akılcı ve pratik olması.
  4. Kadın ve erkek eşitliğine uygun olması.

Medeni Kanun’un Getirdiği Yenilikler:

  1. Hukuk birliği ve düzeni sağlandı.
  2. Vatandaşlar arasında hak ve ödevler bakımından eşitlik sağlandı.
  3. Mirasta kadın erkek eşitliği sağlandı.
  4. Toplumsal alanda kadın erkek eşitliği sağlandı.
  5. Hukukta din ve mezhep farkı kaldırıldı.
  6. Patrikhanenin din işleri dışındaki yetkileri kaldı­rıldı.
  7. Boşanma hakkı kadına da erildi.
  8. Boşanma durumunda kadın ve çocukların hakları güvence altına alındı.
  9. Patrikhane ve konsoloslukların mahkeme kurma hakkı ellerinden alındı.
  10. Hukuk düzeni laikleşti.
  11. Modern Türk ailesi oluştu.
  12. Aile hayatında eşitlik sağlandı.
  13. Kadına meslek seçme özgürlüğü verildi.
  14. Lozan Antlaşması’nın 48’nci maddesine göre azınlıklar kendi medeni meselelerini kendi mahke­melerinde halledecekti. Medeni kanunun kabulü ile azınlıkların bu hakkı kaldırıldı.
  15. Azınlıkların hukuk özerkliği kesin olarak bitti.
  16. Millet bilincinin oluşması için önemli bir adım atıldı.
  17. Kadın ve erkek için tek eşle evlilik benimsendi.
  18. Evlenme devlet kontrolüne alındı.

Açıklamalar:

  1. Kapitülasyonlar, yabancı uyruklu kişilerin Os­manlı hukukuna uymasını engelliyordu.
  2. Medeni Kanun kadınlara siyasal haklar verme­miştir.
  3. Devlet yapısının laikleşmesi 1928’de tamam­landı.
  4. 1922.1928 arası laikleşmenin hızlı olduğu dö­nemdir.
  5. 1923.1933 çağdaşlaşmanın hızlı olduğu dönem­dir.

Din-Devlet ilişkisi ve Laikliğin Aşamaları

  1. Saltanatın kaldırılması
  2. Halifeliğin kaldırılması
  3. Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması.
  4. Tevhid-i Tedrisat Kanununun çıkarılması.
  5. Tekke, zaviye, dergâh ve türbelerin kapatılması.
  6. Kılık kıyafet devrimi
  7. Medeni Hukukun kabulü
  8. Anayasadan “devletin dini İslâm’dır” maddesinin çıkarılması.
  9. 1937’de Laikliğin anayasaya alınması.

Not: Hukukta laikliğin benimsenmesi; Avrupalıla­rın, ülkemizde yaşayan Hıristiyanların haklarını bahane ederek, iç işlerimize karışmasını önledi.

Eğitim ve Kültür Alanında İnkılâp Hareketleri

Eğitim Alanında Yapılan İnkılâpların Sebepleri:

  1. Eğitimi çağdaşlaştırmak.
  2. Milli demokratik ve laik bir toplum oluşturmak.
  3. Eğitimi birleştirmek.
  4. Eğitimdeki ikilik ve karışıklığı önlemek.
  5. Cumhuriyet rejimini güçlendirecek eğitim siste­mini oluşturmak.
  6. Kültür ikiliği ve çatışmasını önlemek.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu (3 Mart 1924)

  1. Eğitim ve öğretimde birlik sağlandı.
  2. Bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı.
  3. Eğitim devletçi, milliyetçi ve laik bir karakter kazandı.
  4. Azınlık okullarının zararlı faaliyetleri durduruldu.
  5. Yabancı okullara Türkçe dersleri kondu.
  6. Medreseler kapatıldı.
  7. İlköğretim zorunlu ve parasız duruma getirildi.
  8. Eğitimde eşitlik sağlandı.

Medreselerin Kapatılmasının Sebepleri:

  1. Yeni rejim karşıtlarının yetişmesini önlemek
  2. Kültür ikiliğini önemek
  3. Din bilginine pek ihtiyaç olmaması
  4. Medreselerin çağa ayak uyduramaması

Din adamı ihtiyacını karşılamak için İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri açılmıştır.

2 Mart 1926’da Maarif Teşkilatı Kanunu çıkarıldı.

Türk Harflerinin Kabulü (1 Kasım 1928)

Sebepleri:

  1. Arap harflerinin okuma ve yazmayı zorlaştırması.
  2. Avrupa ile ilişkilerin kolaylaştırılmak istenmesi
  3. Halkı çağdaşlaştırmak
  4. Türkçe’yi yeniden canlandırmak
  5. Okuma yazma oranını artırmak
  6. Arap alfabesinin Türkçe’nin yapısına uymaması.

Not:1928 yılında Millet Mektepleri açılarak eği­tim seferberliği başlatılmıştır. Mustafa Kemal bu mekteplerde 24 Kasım 1928’de ders verdiği için, kendisine başöğretmen denilmiştir.

1933’de Darülfünûn’un yerine İstanbul Üni­versitesi kuruldu.

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Eğitimin Durumu

  • 1923-1924 öğretim yılında Türkiye’nin nüfusu 11-12 milyon kadardı. Bu nüfusun % 10’u okur-yazardı.
  • Öğretmenlerin çoğu, meslekî eğitimden geçmemişti.
  • Bilimsel eğitim ve öğretim yöntemleri bilinmiyordu.
  • Okul binaları eğitime elverişli değildi.
  • Ders araç ve gereçleri yetersizdi.
  • 1923-1938 yılları arasında görülen aksaklıklar giderilmeye çalışılmış ve bugünkü eğitim sistemimizin temeli atılmıştır.

Eğitim ve Öğretim Alanında Cumhuriyet’ten Sonra Yapılan Yenilikler

  • İlköğretim Yasası ile ilköğretim parasız ve zorunlu hale getirilmiştir.
  • Okullar yapılmış ve öğretmen okulları açılmıştır.
  • Orta öğretim teşvik edildi.
  • Mesleki ve teknik eğitim veren okullar açıldı.
  • Ülkenin ihtiyaç duyduğu alanlarda nitelikli insan yetiştirmek amacıyla üniversiteler açıldı.

Türk Tarih Kurumu’nun Kurulması (15 Nisan 1931)

TTK’nın Kurulmasının Sebepleri:

  1. Türk vatanının bütünlüğüne karşı girişilecek ter­tipleri tarihi kanıtlarla etkisiz hale getirmek.
  2. Türklerin üstün medeni kabiliyetini ve dünya mede­niyetine yaptığı hizmetleri gözler önüne ser­mek.
  3. Türk milletine atılan iftiraları cevaplandırmak.
  4. Türk Tarihinin derinliklerini araştırmak.
  5. Ortak tarih bilinci oluşturulacak
  6. Anadolu’nun eski halkını araştırmak.

Açıklama:

  1. Türk Tarih Kurumu’nun kurulması ulusçulukla ilgilidir.
  2. Osmanlı Devleti’nde Tanzimat Dönemi’ne kadar İslam Tarihi; Tanzimat Dönemi’nde Osmanlı Tarihi; II. Meşrutiyet Dönemi’nde ise Türk Tarihi ağırlıklı olarak okutuldu.
  3. 1932’de Türk Tarih Tezi ortaya atıldı.

Türk Dil Kurumu’nun Kurulması (12 Temmuz 1932)

TDK’nın Kurulma Sebepleri:

  1. Türkçe’yi yabancı dillerin etkisinden kurtarmak.
  2. Türkçe’nin kökenlerini araştırmak.
  3. Türkçe’yi zenginleştirmek.
  4. Türkçe’yi bilim dili haline getirmek.
  5. Türkçe’yi halkın anlayacağı şekle getirmek.
  6. Dil çalışmalarını planlı hale getirmek
  7. Türkçe’nin zenginliğini ortaya koymak
  8. Türk dilini öz benliğine kavuşturmak.
  9. Konuşma dili, yazı dili ve bilim dili arasındaki farkları gidermek.
  10. Dildeki Osmanlıcılığı bitirmek
  11. Halk ile aydınlar arasında dil uzlaşması sağla­mak
  12. Resmi dil ile halk dili arasındaki farkları gider­mek.

Açıklamalar:

  1. TDK’ nın kurulması ulusçuluk ile ilgilidir.
  2. 1932’de Halk Evleri açıldı.

Toplumsal Yaşayışın Düzenlen­mesi

Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması (30 Kasım 1925)

Önemi:

  1. Türk halkının bilime, akılcılığa ve laik düşünceye yönelmesi açısından önemli bir adım atıldı.
  2. Birlik beraberliğin sağlanması yönünde önemli bir adım atıldı.
  3. Türkiye’nin falcılar, şeyhler, dervişler ve büyü­cüler ülkesi olamayacağı ispatlandı.

Açıklamalar:

  • Aynı gün şeyh, derviş, mürit gibi unvanların kul­lanılması ve kurumlarla ilgili elbiselerin giyilmesi ve muskacılık yasaklandı.
  • Türbeler kapatılırken Yavuz ve Fatih gibi Türk büyüklerinin türbelerinin kapatılmaması; Türk İnkılâbının tarihi kökleri koparmaya yönelik olma­dığını gösterdi.

Kılık-Kıyafetin Düzenlenmesi (25 Kasım 1925)

Sebepleri:

  1. Türk halkının görünümünü çağdaşlaştırmak
  2. Ayrılık ifade eden giysilerin giyimini durdur­mak.
  3. Çağdaşlaşmayı ve birliği sağlamak.

Açıklamalar:

  1. Şapka devrimi Kastamonu’dan başlatılmıştır.
  2. Fes geri kalmışlığın sebebi değil; anısıydı.
  3. Kadınların giyimi konusunda kanun çıkarılmayıp; bu durum doğal haline bırakıldı.
  4. 3 Arlık 1934’de çıkarılan bir kanunla din adamla­rının ibadet yerlerinin dışında dini kıyafet giymeleri yasaklandı. (Diyanet İşleri Başkanı, Patrik ve Ha­hambaşı bu kuralın dışında tutuldu.)

Soyadı Kanununun Kabulü (21 Haziran 1934)

Sebepleri:

  1. Medeni Kanunun uygulanmasından doğan aksak­lıkları gidermek.
  2. Toplumda ayrılık ifade eden lakapları kaldırarak birliği güçlendirmek.
  3. Eşitlik ilkesini güçlendirmek.

Açıklamalar:

  1. Aynı gün ağa, hoca, molla, paşa ve bey gibi un­vanların kulla­nımı yasaklandı.
  2. Osmanlı’dan kalan madalyaların taşınması ya­saklandı.
  3. Meclis Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını verdi ve bu soyadı başkalarının kullanmasını yasakladı.

Ölçüler, Saat ve Takvimde Değişiklik (26 Aralık 1925)

Sebepleri:

  • Avrupa ile Türkiye arasındaki ilişkileri kolaylaş­tırmak

Açıklama:

  1. Aynı gün Avrupa’nın saat ölçüsü kabul edildi.
  2. 1931’de Avrupaî tarz ağırlık ve uzunluk ölçüleri kabul edildi.
  3. 1935’de haftalık tatil Cuma’dan Pazara alındı.
  4. 1928’de uluslararası rakamlar kabul edildi.
  5. Uzunluk ve ağırlık alanındaki değişiklikler ve hafta tatilinin değiştirilmesi Avrupa ile ticari ilişki­leri kolaylaştırmaya yöne­liktir.

Kadın Haklarının Kabulü ve Kadının Toplumdaki Yeri

Sosyal Haklar

  • Medeni Kanun’un kabulü ile kadın erkek eşitsizliği giderildi.
  • Türk kadını, resmî nikâh, boşanma, çocukların vesayeti, mirasta eşitlik, meslekte çalışma haklarına kavuştu.

Siyasal Haklar

  • Kadınlara 3 Nisan 1930’da belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı;
  • 29 Ekim 1933’de muhtar seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı;
  • 5 Aralık 1934’de ise milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı verildi.

Kadınlara Siyasal Hakların Verilmesinin Önemi:

  1. Kadın, siyasal alanda erkeğe eşit hale geldi.
  2. Ulusal irade meclise tam olarak yansıdı.
  3. Milli Egemenlik ve Halkçılık pekişti.
  4. Türk kadını Avrupa ülkelerinde kadınlara veril­miş olan haklardan daha fazla hakka sahip oldu.

Not: 1935 seçimlerinde 18 kadın milletvekili meclise girmiştir.

Ekonomik Alanda Gelişme

Milli Ekonominin Kurulması

1 Mart 1922’de TBMM Ekonomi Çalışmaları­nın Başlıca Noktalarını Şöyle Belirlemiştir:

  1. Sanayii canlandırmak ve modern araçlara sahip olmak
  2. Ormanları iyi hale getirmek
  3. Toplum menfaatini doğrudan ilgilendiren kuru­luşları ve iktisadi girişimleri gücümüz oranında devletleştirmek.
  4. Madenlerimizi işletmek ve bu alana yönelen ser­mayeyi himaye etmek
  5. Ekonomik bağımsızlığın korunabilmesi için büt­çeyi ekonomik yapı ile uygun tutmak

İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat-4 Mart 1923)

Kongrenin Toplanma Sebepleri:

  1. Milli ekonominin amaçlarını ve amaçlara ulaş­mak için izlenecek yöntemi belirlemek
  2. Ekonomik bağımsızlığın yöntemini belirlemek
  3. Milli ekonominin temellerini atmak

Kongrede Alınan Bazı Kararlar:

  1. Anonim şirketlerin kuruluşunu kolaylaştırmak
  2. Milli bankalar kurmak
  3. Demir yolları inşaatının hükümetçe bir programa bağlanması
  4. Sanayii teşvik etmek
  5. Yerli malının kullanımına önem vermek
  6. Teknik eleman yetiştirecek okullar açmak
  7. Sanayi mallarının gümrük vergileri ile korunması
  8. Ulaşım sorunlarının çözülmesi
  9. Tüketim mallarının üretimine öncelik vermek
  10. Yabancı kurumları millileştirmek

Açıklamalar:

  1. Bağımsız ekonomi için ilk adım Lozan’da kapi­tülasyonların kaldırılması ile atıldı.
  2. İzmir İktisat Kongresi bağımsız, liberal ve milli ekonomiyi benimsedi.
  3. 1930’da Merkez Bankası’nın kurulması Türk para­sını yabancı sermayenin elinden kurtardı.
  4. İzmir İktisat Kongresinde Misak-ı İktisadi kabul edildi.

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Özel Girişimin, Desteklenmesine Rağmen, Beklenen Verimi Gös­terememesinin Sebepleri:

  1. Özel sermayenin yetersizliği
  2. Yetişmiş iş gücünün yetersizliği
  3. Deneyim ve bilgi eksikliği
  4. 1929’da dünya ekonomik bunalımının çıkması

Devletçi Ekonomiye Geçişin Sebepleri:

  1. Özel girişimin üzerine düşen görevi yerine geti­rememesi. Özel teşebbüsün desteklenmesi için 1924’de İş Bankası kuruldu. 1927’de Teşvik-i Sa­nayi Kanunu çıkarıldı.
  2. Devletin gelişebilmesi için vakit kaybetmeden büyük sanayi atılımlarının yapılmasının gerekmesi.

1933 yılında I. Beş Yıllık Kalkınma Planı Hazır­landı.

Önemi:

  1. İlk defa planlı ekonomi dönemi başladı.
  2. Ekonomi devletçi (Karma Ekonomi: Büyük atılımları devlet yapsa da; özel teşebbüse de iş imkânı tanınır)  bir özellik kazandı.
  3. İlk büyük atlımlar bu dönemde yapıldı.
  4. Toprak reformu tam olarak gerçekleştirilemedi.

1937’de II. Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlandıysa da; II. Dünya Savaşının başlamasından dolayı uy­gulanamadı.

Tarım

Tarımın Geliştirilmesi İçin Alınan Önlemler

  1. Aşar kaldırıldı (17 Şubat 1925)
  2. Ziraat Bankası kuruldu.
  3. Kooperatifler kuruldu (1929).
  4. Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu.
  5. Tohum ıslah istasyonları ve numune çiftlikleri kuruldu.
  6. Toprak reformu için 1926’dan itibaren teşebbüs­ler yapıldı.

Açıklama: Vergi gelirlerinin %40’ını oluşturan aşarın kaldı­rılması ilk bütçe açığını oluşturdu. TBMM’nin bu kararı tarıma verilen önemi gösterir.

Ticari Hayatın Düzenlenmesi

  1. Lozan Antlaşması ile Kapitülasyonlar kaldırıldı.
  2. Ticareti koruyan kanunlar çıkarıldı.
  3. İş Bankası kuruldu (1924).
  4. 1926’da çıkarılan Kabotaj Kanunu ile Türk de­nizlerinde yük ve yolcu taşıma işleri Türk gemicile­rine verildi.

Sanayi ve Madencilik

  1. Milli sanayinin korunması ve gelişmesi için ka­pitülasyonlar kaldırıldı.
  2. Büyük yatırımlar devlet tarafından yapıldı.
  3. Özel teşebbüs desteklendi.
  4. 1925’de Sanayi ve Maden Bankası kuruldu.
  5. 28 Mayıs 1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu çıka­rıldı.
  6. Planlı Ekonomi uygulanarak ilk büyük fabrikalar kuruldu.
  7. 1933’de Sümer Bank kuruldu.
  8. 1935’de Etibank ve MTA kuruldu.
  9. Kayseri, Ereğli, Nazilli, Malatya ve Bursa meri­nos dokuma fabrikaları; İzmit selüloz ve kâğıt; Beykoz deri ve kundura; Paşabahçe cam; Karabük demir-çelik fabrikaları açıldı.

Not: Uşak Şeker Fabrikası, Teşvik-i Sanayi Ka­nunu sonucunda kurulmuştur.

Bayındırlık Alanında Gelişme

  1. 1927’de Devlet Demir Yolları Genel Müdürlüğü kuruldu.
  2. 1933’de Milli Hava Ulaştırma Teşkilatı kuruldu.
  3. 1923’de Türkiye Seyrüsefâin İdaresi kuruldu.

Sağlık ve Tıp Alanında Gelişme

  1. Sağlık bakanlığı kuruldu.
  2. 1923’te sağlık hizmetleri ülke genelinde yaygınlaştırıldı.
  3. Ankara, İstanbul, Sivas, Erzurum, Trabzon ve Diyarbakır’da örnek hastaneler yapıldı.
  4. 1930’da umumi Hıfzıssıhha kanunu çıkarıldı. Bulaşıcı hastalıklara karşı mücadele edildi.

Etiketler:

Kurtuluş Savaşı

Muharebeler ve Sonuçları

Kurtuluş Savaşı’nın Genel Özellikleri:

Ermeni Meselesi ve Ermenilerle Savaş

Birinci Dünya Savaşı’na Kadar Ermeni Meselesi

· Ermeniler Osmanlı ülkesinde rahat bir şekilde yaşıyordu. Osmanlı Devletinde bakanlık ve yargıç­lık yapan Ermeniler dahi vardı. Van, Bitlis, Diyar­bakır, Tokat ve İstanbul yoğun olarak yerleştikleri yerlerdi. Osmanlı ülkesinin her yerine istedikleri gibi yayılmışlardı.

· Fatih zamanında İstanbul’da Ermeni patrikhanesi kurulmuştur. Tanzimat döneminde Fransızlar Katoliklerin; İngilizler Protestanların koruyuculuğunu yaparken; Ruslar da Ortodoksların ve Ermenilerin koruyucu­luğunu yapıyordu.

· Osmanlılar, Ermenilere, devlete bağlılıklarından dolayı millet-i sâdıka diyordu. XIX. yüzyılda birçok ayaklanma olurken; Ermeniler bu ayaklanma­lardan pek etkilenmemiştir. Doğu Anadolu’da karı­şıklıklar çıkararak, bu bölgeden güneye inmeyi planlayan Rusya, Ayestefanos Antlaşması’ndan itibaren Ermeni meselesini gündeme getirmiştir. Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurdurarak Rusya’nın güneye inmesini önlemek isteyen İngil­tere ise Berlin Konferansı’nda Ermeni meselesini gündeme getirdi. Böylece Ermeni meselesi İngiltere ile Rusya’nın meselesi olarak ortaya çıktı.

· Rusya ve İngiltere’nin kışkırtmaları sonucunda XIX. yüzyılın sonlarında Ermeniler arasında da milliyetçilik çalışmaları görülmeye başladı. Ermeniler teşkilatlanmak için Hınçak (1887) ve Taşnak-Sütyun (1890) cemiyetlerini kurdular.

· Osmanlı ülkesinde en son isyan eden azınlık olan ve hiç bir bölgede yeterli çoğunluğu olmayan Er­menilerin, Osmanlı ülkesinde isyanlar çıkararak başarıya ulaşmaları mümkün değildi.

· Ermeniler 20. yüzyılın başlarında Osmanlı Ban­kası’nı bastılar,

· 1904’de Sason İsyanı’nı;

· 1914’de Zeytun İsyanı’nı çıkardılar.

· II. Abdülhamit’e suikast düzenlediler.

Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni Meselesi

· Birinci Dünya Savaşı esnasında Ruslar, tarafından kul­lanılan Ermeniler, yıllarca birlikte yaşadıkları Türklere saldırmaktan çekinmediler.

· Osmanlı Dev­leti, Doğu Anadolu’da Türklerle Ermeniler arasında olayların çıkmaması için Ermenileri 14 Mayıs 1915’de çıkardığı Sevk ve İskan Kanunu ile Suriye bölge­sine göç ettirdi.

· Brest-Litovsk Antlaşması ile Rusya I. Dünya Sa­vaşı’ndan çekilince; İngilizler Batum petrol bölge­sinde etkili olabilmek ve Osmanlı ile Rusya ara­sında tampon bölge oluşturmak için Gümrü civa­rında Ermenilere devlet kurdurdu (28 Mayıs 1918).

· Paris Konferansı’nda, Doğu Anadolu’da, Ermeni devletinin kurulması kabul edildi. Mondros Müta­rekesi’nin İngilizce metninde Doğu illerine Ermeni vilayetleri denmesi de İngilizlerin Ermenilerle ilgili düşüncesini, daha Paris Konferansı’ndan önce ortaya koyuyordu.

· Doğu Anadolu’da kurulacak olan Ermeni devleti­nin mandaterliği Paris Konferansı esnasında ABD’ye verilmiştir. ABD Ermeni mandaterliğinden Aralık 1919’da oluşturulan Harbord Raporu sonu­cunda vazgeçmiştir. Bu rapor Ermenilerin Doğu Anadolu’da azınlıkta olduğunu, Türklerin mücade­leye hazır olduğunu ve ABD için Doğu Anadolu’ya yönelik olarak alınacak bir mandaterliğin zararlı olacağı belirtiyordu.

Kurtuluş Savaşı’nda Ermeni Meselesi

Doğu Anadolu’daki Ermeni olaylarından dolayı Kâzım Karabekir komutanı olduğu XV. Kolordu’yu dağıtmamıştı. Bu kolordunun varlığı Ermeniler için kısmen de olsa caydırıcı bir unsurdu. Bölge, Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin çalışmaları sonucu örgütlenmişti.

· 9 Haziran 1920’de Kâzım Karabekir’in, TBMM tarafından, doğu cephesi komutanlığına atanması sonucunda devletin ilk cephesi oluşmuş oldu.

· 28 Ekim 1920’de harekete geçen Türk ordusu karşısında tutunamayacağını anlayan Ermeniler, barış isteyince, 3 Aralık 1920’de Kâzım Karabekir, TBMM adına Ermenilerle Gümrü Antlaşması’nı imzaladı.

Not: 5 Aralık 1920’de Ermenistan, Sov­yet Rusya yönetimine girdiği için Gümrü Antlaş­ması, Ermeni meclisinden geçememiştir.

Gümrü Antlaşması (3 Aralık 1920)

1.Ermeniler, Kars, Gümrü ve Sarıkamış’ı terk ede­cek.

2.Aras Nehri ile Çıldır Gölü arası Türk-Ermeni sınırı olacak.

3.Ermeniler TBMM aleyhine olan antlaşmaları tanımayacaktır.

4.Göç ettirilmiş olan Ermeniler altı ay içinde Tür­kiye’ye geri dönebilecektir.

Ermeniler Kars civarından çekilince; Türkiye, Gürcülerle sınır komşusu oldu. Arda­han’ın bir kısmı, Artvin ve Batum Gürcülerin elin­deydi. TBMM’nin verdiği ültimatom (kesin uyarı) sonucunda 23 Şubat 1921’de Gürcüler, Artvin, Ardahan ve Batum’u terk etti (Batum Antlaşması).

Gümrü Antlaşması’nın Önemi:

1.Mondros Mütarekesi ile belirlenen sınırlar ilk defa aşılmıştır.

2.TBMM’nin ilk askeri ve siyasi başarısı görüldü.

3.Ermenistan TBMM’yi antlaşma imzalayarak tanı­yan ilk devlet oldu.

4.Misak-ı Milli yönünde ilk adım atıldı.

5.Sevr Antlaşması’na ilk darbe vuruldu.

6.Doğu sınırının belirlenmesi yönünde ilk adım atıldı.

7.Doğudaki güçleri batıya kaydırma imkânı oluştu.

Güney Cephesi’nde Maraş ve Urfa’nın Kurtarılması,

Antep Savunması

Mondros Mütarekesi’nden sonra İngilizler, 9 Kasım 1918’de İskenderun’u, 17 Aralık 1918’de Antep’i, 22 Şubat 1919’da Maraş’ı ve 24 Mart 1919’da Urfa’yı işgal ettiler.

Fransızlar ise Mersin, Adana, Hatay ve Osma­niye’yi işgal ettiler.

İngilizler petrol bölgelerine karşılık Maraş (30 Ekim 1919), Urfa (30 Ekim 1919) ve Antep’i (5 Kasım 1919) Fransızlara devrettiler.

Fransızlar Suriye ve Mısır’dan getirdikleri Erme­nilere intikam alayları kurdurarak, Ermenileri böl­gedeki Türklere karşı kullandılar. Ermeniler Çuku­rova’da devlet kurmak istediklerinden dolayı Türklere karşı saldırıya geçtiler.

Batı Anadolu’da düşmana karşı seçilmiş gerilla güçleri savaş verirken; güney cephesinde kadın, çocuk, ihtiyar olmak üzere halk düşmana karşı topyekûn bir mücadeleye girmiştir.

Sivas Kongresi’nde, güney cephesinin, gönderile­cek subaylarca düzenlenip halkın düşmana karşı harekete geçirilmesi planlanmıştır.

Fransızlar ile Türk halkı arasında ilk ciddi çarpış­malar, Sütçü İmam’ın harekete geçmesi ile Maraş’ta başlamıştır. Maraş halkı Fransızları 10 Şubat 1920’de Maraş’tan atmayı başardı.

11 Nisan 1920’de ise Urfa halkı Fransızları mem­leketlerinden atmayı başardı.

Şahin Bey mücadelesi ile ünlenen Antep ise bütün gayretlerine rağmen Fransızlara teslim olmak zo­runda kaldı (Şubat 1921).

TBMM daha sonraki yıllarda Maraş’a kahraman; Urfa’ya şanlı; Antep’e ise gazi unvanını vermiştir.

Adana’da ise mücadeleler 20 Ekim 1921’de im­zalanan Ankara Antlaşması’na kadar devam etti.

Açıklama:

Güney cephesi, Ankara Antlaşması ile kapanmış ve Adana ile Antep savaş yapılmadan Fransızlardan geri alın­mıştır.

Batı Cephesi Muharebeleri

· Kurtuluş Savaşı’nda Doğu ve Güney cephelerinin dışında asıl ve uzun savaşlar Yunanlılara karşı Batı Cephesi’nde yapıldı.

· İzmir’i işgal eden Yunanlılara karşı Batı Anadolu’da cepheler oluşturuldu.

· Düzenli ordunun kurulmasından sonra Yunan ordusuna karşı daha yoğun bir mücadele verildi.

Çerkez Ethem Olayı

· Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ordudan ayrılan Ethem Bey, Yunanlıların İzmir’i işgal etmesi üzerine silahlı mücadeleye başladı.

· Kendisini Salihli Cephesi Komutanı ilan etti.

· Emri altındaki insanlara maaş bağladı.

· Milli Mücadeleye ve TBMM’ye karşı çıkan isyanlarda büyük ölçüde Ethem Bey’in birliklerinden faydalanıldı.

· Fakat zamanla kendine duyduğu aşırı güven ve düzenli orduya katılmama tavrı bir soruna dönüştü.

· Bağımsız hareket etmeye başlayan Ethem Bey, düzenli ordunun emrine girmedi.

· Batı Cephesi komutanı olan İsmet Bey, askeri bir harekâtla Ethem Bey’i ve birliklerini kontrol altına almaya çalıştı.

· Taraflar arasında çatışmalar yaşandı.

· Bir süre sonra Ethem Bey can güvenliği sebebiyle yurdu terk ederken, birlikleri de düzenli orduya katıldı.

Yunanlıların Anadolu’da İlerleme Sebepleri:

1.Osmanlı ordusunun terhis edilmiş olması

2.Cephede ilk dönemde disiplin olmaması

3.İsyanlardan dolayı Anadolu’da birliğin geç sağ­lanması

4.İngilizlerin Yunanlılara yardım etmesi

5.Mondros Mütarekesi’nin taşıdığı ağır maddelerden dolayı Osmanlı Devleti’nin üzerine düşen sorumlu­luğu yerine getirememesi

Paris Konferans’ında, Türkiye’nin mandaterliğinin hiç bir devlet tarafından alınmamasını savunan Fransa; Yunanistan’ın İzmir’i terk etmesini de isti­yordu.

Dünya Müslümanlarından çekinen İngilizler, İs­tanbul’u paylaşım planları içine almamıştır.

Paris Konferansında Kürtlerin mandaterliğini İngilizler kabul etmiştir.

Batı Anadolu’da Yunanlılara karşı ilk mücadeleyi Kuva-yı Milliye birlikleri verdi. 1921 yılının başla­rında oluşan düzenli ordu ise ilk savaşını Çerkez Ethem’e karşı vermek zorunda kaldı

8.9 Temmuz 1920’de Bursa işgal edilince meclis kürsüsüne siyah bir örtü çekildi. Bu örtü 6 Eylül 1922’de kaldırılmıştır.

Birinci İnönü Savaşı (6-10 Ocak 1921)

Sebepleri:

1.Demir yolu hattından dolayı Yunanlılar Eskişe­hir’i ele geçirmek istiyordu.

2.Yunanlılar, yardım alabilmek için, batılı devlet­lere güçlerini ispatlamak istiyordu.

3.Yunanlılar Çerkez Ethem’in isyanından fayda­lanmak istiyordu.

4.Yunanlılar TBMM’ye Sevr Antlaşmasını kabul ettirmek istiyordu.

İsmet İnönü komutasındaki düzenli ordu Yunan­lıları durdurmayı başarmıştır.

Birinci İnönü Zaferi’nin Önemi:

1.Düzenli ordu ilk zaferini kazandı.

2.İtilaf devletleri arasında anlaşmazlık yaşandı.

3.İsmet İnönü tuğgeneral rütbesi aldı.

4.TBMM’nin içte ve dışta saygınlığı arttı.

5.Çerkez Ethem isyanı bastırıldı.

6.Afganistan ve SSCB ile dostluk anlaşması imza­landı.

7.İstiklal Marşı’mız kabul edildi (12 Mart 1921).

8.Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edildi.

9.Halkın orduya ve TBMM’ye karşı güveni arttı.

10.Asker toplama işi kolaylaştı.

11.İstanbul hükümeti ve TBMM Londra Konferan­sına davet edildi.

İstiklal Marşı’nın Kabulü (12 Mart 1921)

· 1920 yılında Erkân-ı Harbiye (Genel Kurmay Başkanlığı) tarafından ifade edildi.

· 1921 yılı başında Maarif Vekâleti (Milli Eğitim Bakanlığı) Türk milletinin ruhuna uygun mili bir marş yarışması açtı.

· Yarışamaya 724 şair başvurdu, ancak birinciliğe lâyık eser bulunamadı.

· Para ödüllü olduğu için yarışmaya katılmayan Mehmet Akif’e, bir şiir yazması için teklif götürüldü. Ödül kaldırıldı.

· Mehmet Akif’in yazdığı şiir, 12 Mart 1921 tarihinde TBMM’nde coşkuyla kabul edildi.

· Birincilik ödülünü kabul etmeyen Mehmet Akif, parayı Dârü’laceze’ye bağışlamıştır.

Londra Konferansı (23 Şubat-12 Mart 1921)

Sebepleri:

1.Düzenli ordunun I. İnönü Savaşı’ndaki başarısı.

2.İtilaflar arasındaki anlaşmazlıklara çözüm aramak.

3.Rusya ile TBMM’nin yaklaşmaya başlaması.

4.TBMM’ye Sevr Antlaşması’nın kabul ettirilmek istenmesi.

5.Yunan ordusuna zaman kazandırma düşüncesi.

6.TBMM’nin Gümrü başarısı.

7.Güneyde Fransızlara karşı başarılı mücadeleler verilmesi.

Konferansa İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Osmanlı Devleti ve TBMM katıldı.

TBMM’yi hukuken tanımak istemeyen İngilizler, TBMM’yi konferansa direkt olarak davet etmeyip Londra Konferansı’na Türkiye’den öncelikle İstan­bul hükümetini çağırmıştır. İngilizler, konferansta ikilik çıkarmak amacıyla ve TBMM’ye Sevr Ant­laşması’nı kabul ettirmek için İstanbul hükümetin­den TBMM adına Mustafa Kemal’in uygun göre­ceği bir temsilci getirmesini istemiştir.

Mustafa Kemal, konferansa direkt olarak davet edilmedikçe TBMM’nin katılamayacağını bildi­rince; TBMM de İtalya aracılığı ile konferansa direkt olarak davet edildi.

Konferansa, TBMM adına Bekir Sami Bey; İstan­bul hükümeti adına ise Tevfik Paşa katıldı. Konfe­ransta Türk delegeleri arasında ikilik çıkarmak isteyen İtilaf Devletleri ilk konuşma hakkını Tevfik Paşa’ya verdiler. İtilaf devletlerinin oyununu boz­mak isteyen Tevfik Paşa “Söz milletimin asıl tem­silcilerinindir, sözün Anadolu Kurulu’na verilmesini rica ederim” der.

TBMM’nin Konferansa Katılma Sebepleri:

1.Türklerin haklı davasını ve misak-ı millisini dün­yaya duyurmak.

2.İşgalcilerin “Türk milleti barışa yanaşmıyor” tezini çürütmek.

3.Yeni kurulan orduya zaman kazandırmak.

4.TBMM’yi hukuken tanıtmak.

Konferansta işgalciler Türklere sürekli olarak Sevr Antlaşmasını kabul ettirmeye çalışmıştır. Sadece Sevr Antlaşması’nda belirlenen asker sayısının bir miktar artırılabileceği söylenmiştir.

Bekir Sami Bey, Fransa, İngiltere ve İtalya ile esir mübadelesine ve ekonomiye yönelik antlaşmalar imzalamıştır. Bekir Sami Bey, bu antlaşmalarda eşitlik ilkesini gözetmemiştir. İtalya ve Fransa’ya ekonomik tavizler verirken; İngilizlerle yaptığı esir mübadelesi antlaşmasına göre İngilizlerin sadece Malta’daki esirleri serbest bırakmasını; diğerlerini ise değişim dışı tutmasını kabul etmiştir. Bekir Sami Bey’in yaptığı bu antlaşmaları TBMM eşitlik ilkesine uymadığı için kabul etmediği gibi; Bekir Sami Bey’i de Dışişleri Bakanlığı’ndan almıştır. Bu antlaşmalar, TBMM’nin antlaşma imzalanabilecek diplomatik saygınlığa ulaştığını göstermiştir.

Londra Konferansı’nın Önemi:

1.TBMM hukuken tanındı.

2.Sevr Antlaşması’ndan işgalcilerin taviz verebile­ceği görüldü.

3.İşgalciler arasındaki görüş ayrılıkları büyüdü.

4.Konferanstan sonuç çıkmaması, Türk milletine tam zafer kazanılması gerektiğini gösterdi.

Türk-Afgan Dostluk Antlaşması (1 Mart 1921)

TBMM ve Afganistan karşılıklı olarak birbirinin meşruluğunu tanımayı ve yardımlaşmayı kabul ettiler.

Önemi:

İlk defa bir doğulu İslam devleti, TBMM’yi ve Misak-ı Milli’yi tanıdı.

Not: Afganistan, 1919’a kadar İngiliz sömürgesi altındaydı.

Moskova Antlaşması (16 Mart 1921)

Türk-Rus Yakınlaşmasının Sebepleri:

1.TBMM’nin Gümrü başarısı

2.I. İnönü Zaferi’nin kazanılması

3.TBMM’nin güvenilir dost imajı vermesi

4.SSCB’nin dost arayışı

5.TBMM’nin İtilaf devletleri ile yaklaşıyor olması

6.Boğazların açık halde oluşunun SSCB’yi kendi adına endişelendirmesi

7.Güneyde Fransızlara karşı başarılar kazanılması

8.Mustafa Kemal’in diplomatik çabaları

9.Her iki ülkenin de ortak düşmanının olması

10.Rusya’nın Anadolu mücadelesini kendi rejimine dönüştürmek istemesi

Antlaşmanın Maddeleri:

1.Liman hizmetlerinden Türkiye’nin faydalanması şartıyla, Batum, Gürcistan’a bırakılacaktır.

2.Ermeni ve Gürcüler ile yapılan antlaşmalar kabul edilecektir.

3.Boğazların yönetimi, Türkiye’nin egemenlik hakları korunmak şartıyla Karadeniz’e kıyısı olan devlet­lerce düzenlenecektir.

4.Birinin tanımadığı uluslararası antlaşmayı diğeri de tanımayacaktır.

5.Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı’nın yaptığı ant­laşmalar geçersiz sayılacaktır.

6.Artvin ve Ardahan TBMM’de kalacaktır.

7.Gerekli durumlarda karşılıklı yardımlaşılacaktır.

Antlaşmanın Önemi:

1.İlk defa Avrupalı bir devlet, antlaşma imzalayarak TBMM’yi ve Misak-ı Milli’yi tanıdı

2.Rusya, Sevr Antlaşması’nı geçersiz saydı

3.Batum’un Gürcistan’a bırakılması ile Misak-ı Milli’den ilk taviz verildi

4.Rusya kapitülasyonları kaldıran ilk devlet oldu

5.TBMM ile SSCB arasında ilk antlaşma imzalandı

6.Doğu cephesinin güvenliği pekiştirildi.

7.TBMM diplomatik bir zafer elde etti.

8.İşgalci devletlere karşı denge politikası izlenebil­mesi için önemli bir koz elde edildi.

9.İki devlet karşılıklı olarak birbirinin rejimini ta­nıdı.

Not: Rusya ile ilişkiler Mayıs 1920’de başlamış­tır. Haziran 1920’de ise Rusya Misak-ı Milli’yi tanı­mıştır.

İkinci İnönü Muharebesi (23 Mart-31 Mart 1921)

Sebepleri:

1.Londra Konferansı’nda TBMM’nin Sevr Antlaş­ması’nı kabul etmemesi.

2.Yunanlıların Eskişehir’i ele geçirmek istemesi

3.Yunanlıların güçlerini Avrupalı devletlere göste­rerek, onlardan yardım almak istemesi.

İsmet Paşa komutasındaki Türk ordusu Yunanlı­ları ikinci defa durdurmayı başarmıştır.

Mustafa Kemal, İsmet Paşaya çektiği telgrafta “Siz orada yalnız düşmanı değil; milletin makûs talihini de yendiniz“ demiştir.

Zaferin Önemi:

1.I. İnönü Zaferinin rastlantı olmadığı görüldü

2.Ordunun taarruza hazır olmadığı görüldü

Not: 8 Nisan 1921’de Türk ordusu Aslıhanlar’da karşı taarruza geçtiyse de başarılı olamadı.

3.Cephenin güneyi de Refet Bele’den alınarak İsmet Paşa’nın komutasına verildi.

4.İtilaf bloğundaki ayrılık düşüncesi güçlendi.

Eskişehir-Kütahya Muharebeleri (10-24 Temmuz 1921)

Türk ordusunun daha fazla güçlenmeden imha edilmesi gerektiğine inanan Yunanlılar, 10 Tem­muzda tekrar harekete geçmiştir. Zaferden emin olan Yunan kralı bu savaş öncesinde İzmir’e gel­miştir.

Yunanlılar karşısında Türk ordusu tutunamayınca; Türk ordusunun yok olmasını önlemek isteyen Mustafa Kemal, İsmet Paşa’dan Türk ordusunu Sakarya’nın doğusuna çekmesini istedi. Yunanlılar Sakarya’nın doğusunu hem tam olarak bilmiyorlar; hem de Yunanlıların bu bölgeye ait savaş planları yoktu.

Önemi:

1.Türk ordusu Kurtuluş Savaşı esnasında ilk ve tek mağlubiyetini almıştır.

2.Afyon, Kütahya ve Eskişehir, Yunanlıların eline geçmiştir.

3.Mecliste tartışmalar başlamıştır.

4.Fransızlar barış yapmaktan vazgeçti.

Ordunun Sakarya’nın Doğusuna Çekilmesi ve Büyük Millet Meclisi’nin Tepkileri

İlerleyen Yunanlılar karşısında Türk ordusunun Sakarya’nın doğusuna çekilmesi mecliste ve ülkede karamsarlığa yol açtı.

Meclisteki bazı milletvekilleri başkentin Kay­seri’ye taşınmasını teklif etmiştir.

Kuvay-ı Milliye’ye geri dönme tartışmaları başladı.

Mustafa Kemal’in Başkomutan Seçilmesi (5 Ağustos 1921)

Kanunun Çıkarılma Sebebi:

Olağan üstü durumdan dolayı kararların hızlı alınıp; hızlı uygulanması gerekiyordu.

Mustafa Kemal, millî iradeye olan saygısından dolayı başkomutanlık yetkisini meclisten sadece üç aylık kısa bir süre için istemiştir. Başkomutanlık yetkisi daha sonradan, Büyük Taarruz öncesinde süresiz olmak üzere (20 Temmuz 1922), iki defa uzatıldıysa da Cumhuriyet’in ilanı ile sona ermiştir.

Önemi:

1.Meclis ilk defa bütün yetkilerini bir kişiye ver­miştir.

2.Mustafa Kemal, tekrar askerlik mesleğine dön­müştür.

3.Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşını daha rahat idare etme imkânına kavuşmuştur.

Başkomutanın Yetki ve Sorumlulukları:

1.Meclisin tüm yetkilerini taşır.

2.Meclis kararı ile yetki süresi uzatılır.

3.Kararları kanun niteliğindedir.

4.Görev süresi dolmadan yargılanamaz

Açıklama:

Başkomutanlık süresinin uzatılması ve süresiz hale getirilmesi; meclisin Mustafa Kemal’e güvendiğini ve Mustafa Kemal’in başkomutanlık yetkisini iyi kullandığını gösterir.

Tekâlif-İ Milliye Emirleri (7-8 Ağustos 1921)

Kanunun Çıkarılış Sebebi:

Türk ordusunun taarruz gücüne ulaşabilmesi için Türk milleti topyekûn seferber edilmek istenmiştir.

Maddeleri:

1.Her ilçede bir Tekâlif-i Milliye Komisyonu kurula­caktır.

2.Kanunun uygulanması için İstiklal Mahkemeleri çalışacaktır

3.Her aile bir giyimlik elbise; bir çift çorap; bir çift çarık verecektir.

4.Bedeli sonradan ödenmek üzere; halk ve esnafın elinde bulunan yiyecek, giyecek gibi her türlü temel gereksinim maddeleri ve teknik araç gereçlerle ulaşım araç gereçlerinin %40’ına el konulacaktır.

5.Halk elinde bulunan ulaşım araçları ile her ay Milli Mücadele adına 100 kilometre taşıma yapa­caktır.

6.Gerekirse sahipsiz mallara el konulacaktır.

7.Halk elinde bulunan silah ve cephanenin tümünü teslim edecektir.

8.Gerektiğinde, zanaat erbabı orduya katılacaktır.

Açıklamalar:

1.Halktan yardımlar toplanamadan Sakarya Savaşı başlamıştır.

2.Bu vergiler, Osmanlı zamanında toplanan avarız vergisi ile benzerlik gösterir.

Sakarya Meydan Savaşı (23 Ağustos-12 Eylül 1921)

Yunanlılar, Ankara’ya kadar ilerleyerek savaşı kesin olarak sonuçlandırmak için harekete geçmiş­tir.

Yüz kilometrelik bir alana yayılmış olan Türk ordusu düşman karşısında dağılma emareleri gös­terdiyse de; Mustafa Kemal’in “Hattı müdafaa yok­tur. Sathı müdafaa vardır. O satıh tüm vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanma­dıkça terk olunamaz” sözü Türk askerinin savunma azmini artırmıştır.

10 Eylül’den itibaren kendisini toparlayan Türk ordusu, Yunanlıları, durdurduğu gibi; Sakarya Nehri’nin batısına atmayı da başar­mıştır. Ordunun taarruz gücü olmadığı için savaşa devam etmemiştir.

İngilizler, Yunanlılara zaman kazandırmak için ateşkes teklifinde bulundular:

1.Savaş durdurulacak.

2.İki tarafın kuvvetleri denetlenecek.

3.Kuvvetler artırılmayacak.

4.Askersiz ara bölge oluşturulacak.

5.İtilaflar her iki tarafın askeri gücünü denetleyebi­lecek.

Bağımsızlık olgusu ile bağdaşmayan bu ateşkes önerisi ilke olarak kabul edildiyse de; TBMM bu ateşkesin şartlarını bütün olarak kabul etmedi.

TBMM ateşkesin tam olarak kabul edilebilmesi için Yunanlıların Anadolu’yu terk etmesini iste­miştir. Fakat asıl amaçları Yunanlılara zaman ka­zandırmak olan işgal devletleri bu öneriyi kabul etmemiştir.

Açıklamalar:

· Türk ordusu, Kurtuluş Savaşı’nda, en fazla Sa­karya Savaşı’nda şehit vermiştir.

· Türkler ve Yunanlılar, Sakarya Savaşı’nda uçak kullanmıştır.

Sakarya Zaferi’nin Önemi:

1.Türk ordusunun II. Viyana Bozgunu’ndan beri devam eden geri çekilişi ve savunması sona erip; taarruz dönemi başladı.

2.İtilaf bloğu dağıldı.

3.İtalyanlar, Anadolu’yu terk etti.

4.Fransa ile TBMM arasında Ankara Antlaşması imzalandı

5.İngiltere ile 22 Ekim 1921’de TBMM esir müba­delesi antlaşması imzaladı

6.Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ile TBMM arasında Kars Antlaşması imzalandı.

7.2 Ocak 1922’de TBMM ile Ukrayna arasında dostluk antlaşması imzalandı

8.İngilizler, TBMM’ye ateşkes teklifinde bulundu.

9.Yunanlıların taarruz gücü kırıldı.

10.Mustafa Kemal’e gazilik unvanı ve mareşallik rütbesi verildi (19 Eylül 1921).

11.Yunanlılar Doğu Trakya üzerinden İstanbul’a yapmak istedikleri saldırıdan vazgeçtiler.

Kars Antlaşması (13 Ekim 1921)

Sakarya Zaferi Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’ı Rusya’nın da teşviki ile TBMM ile ant­laşma imzalamaya yönlendirdi.

TBMM ile üç Sovyet cumhuriyeti arasındaki antlaşma Türkiye’nin doğu sınırına son halini verdi. (Türkiye’nin Batum’un liman hizmetlerinden faydalanma hakkı da sona erdi.)

Ankara Antlaşması (20 Ekim 1921)

Sebepleri:

1.TBMM’ni Sakarya Zaferi kazanması.

2.Fransızların Yunan zaferinden ümidini kesmesi

3.İngiltere’nin Almanya’ya yaklaşmaya başlaması

4.Türklerin her türlü bölücü harekete karşı olması ve bu tür pürüzleri gidermek için mücadeleyi göze alması

Açıklama:

Fransa ile TBMM arasında Eskişehir-Kütahya Savaşlarından önce barış görüşmeleri başlamış; fakat Türk ordusunun bu savaştaki başarı­sızlığı Fransızları ümitlendirmiş ve Fransızlar Yu­nanistan ile Türkler arasındaki mücadelenin kesin sonucunu beklemeye başlamıştır.

Antlaşmanın İçeriği:

1.Fransa işgali altında bulunan Adana ve Antep’i terk edecektir.

2.Hatay ve İskenderun Fransa’nın mandaterliği altında bulunan Suriye’de kalacaktır.

3.Fransa Hatay’ın nüfusuna ve kültürüne müdahale etmeyecektir.

4.Fransa bölgeden çekilmek zorunda kalırsa; Hatay ve civarını Suriye’ye bırakmayacaktır.

Açıklama:

Bu madde Mustafa Kemal’in ileri gö­rüşlülüğünü gösterir. Çünkü Fransa 1936’da böl­geyi terk edecek ve bölge­deki statünün yeniden belirlenmesi gerekecektir.

Önemi:

1.Güney cephesi kapanmıştır.

2.Misak-ı milliden taviz verilmiştir.

3.Dış politikada başarılı ve sözü geçer olmanın şartının iç politikada da başarılı olmaktan geçtiği görülmüştür.

4.Güney sınırı ilk haliyle çizilmiştir.

5.İtilaf bloğu parçalanmıştır.

6.Adana ve Antep kurtarıldı.

7.Hatay, Misak-ı Milli sınırlarının dışında kaldı.

8.Güneydeki Ermeni sorunu kapandı.


İtilaf Devletleri’nin Barış Teklifleri

· 22 Mart 1922’de İtilaf Devletleri, dışişleri bakanları Türk ve Yunan taraflarına ateşkes teklifinde bulundular.

· Teklifte, iki taraf arasında askersiz bir bölge bırakılması, iki tarafın asker ve silah bakımından İtilaf Devletleri’nce denetim altına alınması ve çatışmaların 3 ay süreyle durdurulması vardı.

· Türk tarafı bağımsızlık anlayışına ters düşen denetim teklifini kabul etmediğini bildirdi.

· Ateşkesin ancak, yabancı kuvvetlerin yurdu tamamen terk etmeleriyle mümkün olabileceği belirtildi.

· 26 Mart 1922’de Paris’te bulunan İtilaf Devletleri, dışişleri bakanları barış esaslarını bildirdiler. Buna göre:

§ İzmir ve Tekirdağ Türklere bırakılacak; Edirne, Kırklareli, ve Babaeski yunanlılarda kalacak.

§ Doğu’da bir Ermeni Devleti kurulacaktı.

§ Türkiye’de mecburi askerlik olmayacak, ordu mevcudu 55.000’den 85.000’e çıkacaktı.

§ Sevr Antlaşması’nda Türkiye lehine değişiklikler yapılacaktı.

§ Antlaşma yapıldıktan sonra İtilaf Devletleri kuvvetleri İstanbul’u terk edecekti.

Bu teklifler, Sevr Antlaşması’nın hafifletilmiş bir haliydi. TBMM’nin karşı teklifleri reddedilince Büyük Taarruz hazırlıkları başlamıştır.

Büyük Taarruz (26 Ağustos 1922)

Taarruz İçin Yapılan Hazırlıklar:

1.Mustafa Kemal’in başkomutanlık süresi uzatıldı.

2.Rusya’dan ve bazı doğulu ülkelerden yardım sağlandı.

3.Doğu ve güney cephesinde tam güvenlik sağ­landı.

4.İstanbul’dan silah ve cephane kaçırıldı.

5.Kamuoyu oluşturmak için Avrupa’ya diplomat­lar gönderildi.

6.Fransa ve İtalya’nın bıraktığı silahlar toplandı.

7.Fransa ve İtalya’dan silah satın alındı.

8.Tekâlif-i Milliye emirleri uygulandı.

9.Ordu yoğun bir eğitime tabi tutuldu.

· Türk ordusu, 26 Ağustos 1922’de taarruza geçti.

Başkomutan Meydan Muharebesi ve Anadolu’nun Düşmandan Temizlenmesi

· 30 Ağustos 1922’de ise Dumlupınar’da Yunan ordusu ile Türk ordusu arasında Başkomutan Meydan Mu­harebesi oldu.

· Başkomutan Meydan Muharebesi’nde Türk ordusu karşısında mağlup olan Yunan ordusu batı yönünde kaçmaya başladı.

· Mustafa Kemal, Türk ordusunun bu zaferi üzerine Yunanlıların ülkeden tamamen atılması için orduya “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir İleri!” emrini verdi.

· 9 Eylül’de Yunanlılar, İzmir’den atılırken son Yu­nan kalıntıları ise 18 Eylül’de Kapıdağ Yarıma­dası’ndan atıldı.

· Türk ordusu, 18 Eylül’den itibaren Marmara’ya yönelince; İngilizler ile karşı karşıya geldi. İngiliz­ler bu durum karşısında TBMM’ye ateşkes tekli­finde bulundular. İngilizler Türk ordusu Mar­mara’ya girdiği takdirde Türk ordusuna karşı sava­şabilecekle­rini bildirdiler.

· SSCB kozunu İngilizlere karşı çok iyi kullanan Mustafa Kemal ise Doğu Rumeli, Yu­nanlılar tarafından boşaltılmadığı tak­dirde Türk ordusunun savaşa devam edeceğini bildirdi. İngi­lizler, Yunanlıların Doğu Rumeli’yi boşaltması şartını kabul ederek mütareke yapılma­sın istediler.

Büyük Taarruz’un Önemi:

1.Yunanlılar Anadolu’dan atıldı.

2.TBMM eşit devletler konumuna geldi.

3.İngilizler ile Türk ordusunun savaşma ihtimali oluştu.

4.Mudanya Mütarekesine zemin oluştu.

5.Yunan başkomutanı esir alındı.

Mudanya Ateşkes Antlaşması (11 Ekim 1922)

Sebepleri:

1.Yunanlıların kesin olarak mağlup olması

2.İngiltere’nin politik yalnızlığa düşmesi.

3.İngiliz dominyonlarının bıkkınlık göstermesi.

4.Lloyd George hükümetinin sert eleştirilere maruz kalması

5.Mustafa Kemal’in SSCB ile yardımlaşma manev­ralarına girmesi.

TBMM, İngiltere, Fransa, İtalya‘nın doğrudan katıldığı ve Yunanlıların Mudanya açıklarından bir gemiden dolaylı olarak takip ettiği Mudanya Müta­rekesi görüşmeleri 3 Ekim 1922’de başladı.

Ateşkesin Şartları

1.Yunanlılar, Doğu Trakya’yı 15 gün içinde Meriç’e kadar boşaltacak; bölgede Türk yönetimi 30 gün sonra başlayacaktır.

2.İstanbul ve çevresinin yönetimi TBMM’ye bırakılacaktır.

3.Türk ordusu barış imzalanana kadar; Çanakkale ve Kocaeli Yarımadası’nda belirlenen çizgide dura­caktır.

4.Türkiye barış imzalanana kadar Doğu Trakya’da 8000 jandarmadan daha fazla güç bulundurmaya­caktır.

5.Boğazların durumu yapılacak olan antlaşma ile belirlenecektir.

Ateşkesin Önemi:

1.Savaşın silahlı mücadele dönemi sona erip; dip­lomatik mücadele dönemi başladı.

2.Lloyd George hükümeti istifa etti.

3.İsmet Paşa diplomatik başarısını ispat etti.

4.Doğu Trakya savaş yapılmadan kurtarıldı.

5.Osmanlı yönetimi mütarekeye çağrılmamakla ve İstanbul ve çevresinin yönetimi TBMM’ye bırakıl­makla Osmanlı Devleti’nin hukuken sona erdiği kabul edildi.

6.İngiltere TBMM’nin meşruluğunu tanıdı.

Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

Sebepleri:

1.İstanbul hükümeti de İtilaf devletleri tarafından Lozan Görüşmelerine çağrıldı. Bu durum, TBMM ile İstanbul hükümeti arasında ikilik oluşturabilirdi.

2.Saltanatın milli egemenlik ilkesine aykırı olması.

3.Bazı çevrelerin hâlâ saltanat yönetimini istemesi

Saltanatın Kaldırılmasının Önemi:

1.Lozan’da ikilik çıkması önlendi.

2.Milli egemenlik ilkesi güçlendirildi.

3.Osmanlıların siyasi varlığı sona erdi.

4.Devlet başkanı sorunu ortaya çıktı.

5.Siyasi yetki ile dini yetkinin birbirinden ayrılması ile laiklik yönünde ilk adım atılmış oldu.

Açıklamalar:

1.Vahdettin, saltanatın kaldırılmasından sonra gü­venliğini tehli­kede gördüğünden dolayı İngiltere’ye gitmek zorunda kaldı.

2.Vahdettin’in halifeliği yurt dışında kullanabileceğini düşünen TBMM, 18 Kasım 1922’de Abdülmecit Efendi’yi halife olarak belirledi.

3.Mustafa Kemal birleştirici yönünden dolayı Milli Mücadelenin ilk yıllarından saltanata açıkça karşı çıkmadı.

4.Teşkilat-ı Esasiye Kanunu padişah ve halifeyi sembolik hale getirmiştir.

Lozan Konferansı (24 Temmuz 1923)

Mustafa Kemal; Yunanlıların İzmir’de yaptığı tahri­batın görülerek, Yunanistan’dan daha fazla savaş tazminatı alınması ve görüşmeleri daha ya­kından takip edebilmek için barış görüşmelerinin İzmir’de olmasını istemiştir. Görüşmelerin tarafsız bir ülkede olmasını isteyen Avrupalı devletler ise görüşmelerin İsviçre’nin Lozan kentinde olmasına karar vermiştir.

Rauf Orbay, Bakanlar Kurulu başkanı olduğu için görüşmelere katılmak istemiş; fakat görüşmelere Mondros Mütarekesi’ni imzalayan bir kişinin gide­meyeceğini savunan Mustafa Kemal; barış görüş­melerine İsmet Paşa’nın gitmesini uygun bulmuştur.

Görüşmelere TBMM adına baş delege olarak İsmet İnönü, Rıza Nur ve Hasan Saka katılmıştır.

Mustafa Kemal, TBMM delegelerinden; barış görüşmeleri esnasında kapitülasyonlar ve Ermeni meselesi hakkında taviz verilmemesini istemiştir.

Görüşmelere Katılan Devletler:

Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Japonya, Romanya, Yugoslavya.

Sovyet Rusya, Bulgaristan (Boğazlar konusunda katıldı.)

Görüşülen Konular:

· Türk-Yunan barışının esasları

· Türkiye’nin tanınması.

· Kapitülasyonların tanınması.

· Azınlıkların durumu.

· Dış borçlar ve ödeme şartları.

· Türkiye’nin Irak, Suriye ve Batı sınırları

Lozan’da barış görüşmeleri 20 Kasım 1922’de başladı. Borçlar, Irak sınırı, kapitülasyonlar, Bo­ğazlar ve İstanbul’un boşaltılması meselesinden dolayı görüşmeler 4 Şubat 1923’de kesildi.

Yahudi cemaati lideri Haim Naim Efendi’nin arabuluculuğu sonucunda görüşmeler 23 Nisan 1923’de tekrar başlayıp, 24 Temmuz 1923’de sonuçlandı.

Lozan Antlaşması’nın Maddeleri:

Sınırlar:

1.Doğu Sınırı: Kars Antlaşması ile belirlenen sınır ölçü alındı.

2.Irak Sınırı: Musul petrol bölgesini Türkiye’ye bırakmak istemeyen İngiltere Irak sınırının çizilme­sinde sorun çıkardı. Görüşmelerde vakit kaybedil­mek istenmediğinden dolayı, Irak sınırı meselesinin, Lozan Görüşmelerinden sonra Türkiye ile İngiltere arasındaki ikili görüşmelerle halledilmesi kararlaştırıldı.

Açıklama: Irak sınırının çizilmesi, Lozan’da çö­züme ka­vuşturulamayan tek meseledir.

3.Suriye Sınırı: Ankara Antlaşması ile belirlenen sınır ölçü alındı.

Oniki Ada: İtalya’ya bırakıldı.

Ege Adaları: Bozcaada ve Gökçeada dışındaki diğer adaların Yunanistan’a, silahlandırmamak şartıyla bırakılmasına karar verildi.

Boğazlar: Boğazlar başkanlığını Türk delege­nin yapacağı şekilde bir komisyon tarafından yöne­tilecektir. Bu komisyon milletler cemiyeti tarafın­dan denetlenecek ve statü milletler cemiyetinin garantisinde olacaktır. Boğazlardan serbest geçiş olacaktır. Ticaret gemilerinin geçişi serbest olacak; fakat savaş gemileri tonaja tabi tutulacaktır. Türk askeri olağanüstü durumlar hariç boğazlar bölgesi­nin 20 km gerisinde duracaktır.

Açıklama: Türkiye açısından Lozan Antlaşması’nın en sakat maddesi boğazlarla ilgili maddesi olmuş­tur. Bu madde adeta Türkiye’yi mağlup durumuna düşürerek, Türkiye’nin egemenlik haklarını kısıt­lamıştır.

İstanbul’un Boşaltılması: Antlaşmanın imzalanma-sından 6 hafta sonra İstanbul boşaltıla­caktır.

Açıklama: İşgalciler 2 Ekim 1923’de İstanbul’u terk etti.

Kapitülasyonlar ve Düyun-ı Umumiye:

Kapitülasyonlar ve Düyun-ı Umumiye kaldırıldı.

Borçlar: Osmanlı’nın en fazla Fransa’ya borcu olduğundan dolayı, borçlar en fazla Fransa ile tartı­şıldı. Borçların Birinci Dünya Savaşı sonucunda Os­manlı’dan ayrılan devletlerle TBMM arasında pay­laştırılarak ödenmesine ve TBMM’nin üzerine düşen borcu taksitler halinde ödemesine karar ve­rildi.

Ermeni Meselesi: Kapandı.

Azınlıklar: TBMM, azınlıklar bahane edilerek iç işlerine karışılmaması için bütün azın­lıkları Türk vatandaşı kabul etti. İstanbul’daki Rumlar ile Batı Trakya’daki Türkler hariç; diğer azınlıkların ve dışarıdaki Türklerin ülkelerine dö­nebileceği kabul edildi.

Yabancı Okullar: Yabancı okulları iç mese­lesi sayan TBMM, Lozan görüşmelerinde yabancı okulları tartışma konusu yaptırmadı.

Savaş Tazminatı: Yunanistan, Karaağaç bölge­sini savaş tazminatı olarak Türkiye’ye verecektir.

Açıklama: Bu madde, Trakya’nın Birinci Dünya Savaşı öncesin­deki sınırını değiştirmiştir.

Patrikhane: Patrikhane İstanbul’da kalacaktır. Patrik seçimini, başka devletleri iç işlerine karıştırmak istemeyen Türkiye yapacaktır. Türkiye, Or­todoks din adamlarının belirlediği üç adaydan birini patrik olarak tayin edecektir. Patriğin siyasal yetki­leri olmayacaktır.

Kıbrıs: İngiltere kendi toprağı saydığı Kıbrıs’ı görüşmeler esnasında tartışma konusu yaptırmadı.

Lozan Antlaşması’nın Önemi:

1.Türkiye Devleti tanındı.

2.Osmanlı devletinin sona erdiği kabul edildi.

3.Türk devletinin tam bağımsızlığı kabul edildi.

4.Osmanlı’nın bıraktığı asırlık sorunlar kapandı.

5.Devrimler için ortam hazırlandı.

6.Sevr Antlaşması yürürlükten kalktı.

7.Sömürge altında yaşayan milletlere örnek oldu.

Lozan Antlaşması’nın Eleştirilen Yönleri:

1.Batı Trakya ve Ege Adaları’nın geri alınamaması

2.Patrikhanenin İstanbul’da kalması

3.Musul’un alınamaması

4.Boğazların statüsü

Lozan Antlaşması’nın Özellikleri:

1.Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan antlaşma­lar arasında günümüze kadar geçerliliğini koruyan tek antlaşmadır.

2.Birinci Dünya Savaşı sonucunda imzalanan en son antlaşmadır.

3.Yeni bir devletin kurulduğunu belgelemiştir.

4.23 Ağustos 1923’de II. Meclis tarafından onaylandı.

5.Rusya ve Bulgaristan sadece boğazlar için görüşmelere katıldı.

6.Toplam 143 maddedir.

Lozan’ı Birinci Dünya Savaşı’ndan Sonra İmzalanan Antlaşmalardan Ayıran Farklar:

1.Askeri kısıtlamalar yoktur.

2.Türkiye savaş tazminatı vermemiştir

3.Türkiye’ye ekonomik yaptırımlar uygulanmamış­tır.

4.Zaferi simgelemektedir.

5.Türkiye eşit devletler statüsündedir.

İkinci Büyük Millet Meclisi

Birinci Meclis’in Yenilenme Nedenleri:

1.Devlet sisteminin geliştirilmesi ve barıştan sonra izlenecek olan politikaların belirlenmesi konusunda milletvekillerinin anlaşmazlığa düş­mesi.

2.İtilaf Devletleri’nin Lozan görüşmelerini keserek Türkiye’deki tartışmalı ortamdan yararlanmak is­temesi

3.Meclisin savaş döneminde yıpranmış olması

4.Meclisin inkılâpları yapmaya uygun olmayışı

· TBMM, 1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesine karar verdi.

· Mustafa Kemal kendisi gibi düşünen, idealistleri bir araya toplayarak 9 Eylül 1923’te Halk Fırkası’nı kurdu.

· 11 Ağustos 1923’te İkinci TBMM açılmış oldu.

· Bazı siyasi bunalımların giderilmesi ve inkılâplar bu meclis tarafından yapıldı.

· İkinci TBMM, 1 Ekim 1927 tarihine kadar çalışmasını sürdürdü.

1.Halk kongreler yolu ile örgütlenip birleştirilmiş­tir.

2.Güneyde Fransız ve Ermenilere karşı Kuva-yı Milliye; Doğu Anadolu’da Ermenilere karşı, Os­manlı’dan kalan XV. Kolordu; Batı Anadolu’da Yunanlılara karşı, TBMM’nin kurduğu, düzenli ordu kullanılmıştır.

3.Ordu taarruz gücüne ulaşana kadar Yunanlılara karşı batı cephesinde savunmada kalınmıştır.

4.Kurtuluş Savaşı’nda bağımsızlık ve egemenlik birlikte yürütülmüştür.

5.Kurtuluş Savaşı, Türk milletinin I. Dünya savaşı­nın sonuçlarına bir tepkisidir.

6.Mondros Mütarekesinin Osmanlı devletini etkisiz duruma getirmesi, kurtuluş mücadelesini halkın yapmasına sebep olmuştur.

7.Kurtuluş savaşı için ilk adımları milli cemiyetler atmış, kurtuluşu TBMM tamamlamıştır.

8.İtalyan ve İngilizlerle askeri mücadele olmama­sına rağmen; en fazla diplomatik mücadele İngiliz­lerle olmuştur.

9.TBMM’de ilk bunalım ordu, ikinci bunalım ise hükümet meselesinden dolayı çıkmıştır.

Hazırlık Dönemi

Kuva-yı Milliye Hareketi’nin Başlaması

Kuva-yı Milliye’, işgaller karşısında, halkın hare­kete geçerek kendi bölgelerini korumaya çalışması hareketidir.

Kuva-yı Milliye’nin Özellikleri

1.İşgallere tepki olarak ortaya çıktılar.

2.Bölgesel olarak hareket ettiler.

3.Düzenli ordu kurulana kadar düşmanı oyaladılar.

4.Düzenli ordunun temelini oluşturdular.

5.TBMM’ye karşı oluşan isyanları bastırdılar.

6.Desteğini halktan aldılar.

7.Tutarsız davranışları halk ile Kuva-yı Milliye’’nin vurucu gücü olan milislerin arasını açtı.

8.Ortaya çıkışında işgaller ve işgaller karşısında Osmanlı Devletinin tepkisizliği etkili oldu

9.Milli cemiyetlerin silahlı koludurlar.

10.Disiplin ve birlikten yoksun oluşları en büyük eksiklikleridir.

Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıkışı (19 Mayıs 1919)

· Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Pontus Rum Cemiyeti’nin çalışmaları sonucunda bölgedeki Rum halkı karışıklıklar çıkarıyor ve olayın sorumlusu olarak da Türk halkı gösteriliyordu. Bu durum kar­şısında İngilizler, Osmanlı hükümetine bölgede güvenliğin sağlanmasını; aksi takdirde, bölgeyi işgal edeceklerini bildirdiler.

· Rumların da zaten bek­lentisi, bölgenin İngilizler tarafından işgal edilerek Rumların işlerinin kolaylaştırılmasıydı.

· Bölgede güvenliğin sağlanması için İstanbul yöne­timi IX. Ordu Müfettişliği’ne getirerek Mustafa Kemal’i görevlendirdi. Mustafa Kemal bölgede hare­ket edebilmek için IX. Ordu Bölgesindeki sivil makamlara da emir verme yetkisini aldı.

Mustafa Kemal’in Görevi:

1.Görev bölgesindeki orduları terhis etmek

2.Asayiş ve güvenliği sağlamak

3.Halkın elindeki silah ve cephaneyi toplamak

4.Halka silah ve cephane dağıtan kuruluşları orta­dan kaldırmak

Samsun’a Çıkışın Önemi:

1.Mustafa Kemal, milli mücadeleyi başlattı

2.“Ya istiklal! Ya ölüm!” pa­rolasını benimsendi.

3.Kurtuluşun millî olacağı vurgulandı.

Havza Genelgesi (28 Mayıs 1919)

· Samsun bölgesini, İngiliz ve Rumların varlığından dolayı, milli mücadele çalışmalarının başlaması için uygun görmeyen Mustafa Kemal;  Samsun’dan Havza’ya hareket etti.

· Anadolu’daki komutanlarla da irtibat kurarak orduların terhis edilmemesini sağlamaya çalışan Mustafa Kemal; Havza’da, milli bilincin uyanması ve İtilaf devletlerinin Türk halkının tepkisini gör­mesi için İzmir’in işgalini protesto eden bir miting düzenledi. Bu tür mitinglerin tüm yurtta da yapıl­masını istedi.

· Mustafa Kemal yurdun çeşitli yerlerinde başlayan halk heyecanını ortak bir çizgi üzerinde birleştir­mek istiyordu. Ferdi bilinçten ulusal bilince ulaşıl­masını istiyordu.

Açıklamalar:

· Mustafa Kemal İzmir’in işgalini halkın uyarıl­ması ve birleşti­rilmesi için kullanmak istemiştir.

· Mustafa Kemal’in isteği üzerine bundan sonra mitingler düzenlenmesi, Mustafa Kemal’in lider olarak benimseneceğini göstermektedir.

· Mustafa Kemal’e Havza’daki faaliyetlerinin so­nucu olarak; İngilizlerin baskısıyla, 8 Haziran 1919’da İstanbul hükümetin­den, kendisini İstan­bul’a geri çağıran bir telgraf geldi.

Amasya Genelgesi / Tamimi (22 Haziran 1919)

Sebep:

Ülkenin içinde bulunduğu durumu millete duyura­rak milleti bağımsızlık ve egemenlik için mücade­leye çağırmak.

Genelgenin Hazırlayıcıları:

Mustafa Kemal, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Kazım Karabekir (Erzurum’da)

Genelgenin Maddeleri:

1.Yurdun bütünlüğü ve milletin istiklali tehlikede­dir.

Açıklama:

1.Durum ve Kurtuluş Savaşının gereği ortaya kon-maktadır.

2.Kurtuluş Savaşının bölgesel değil; bütünsel ol­duğu vurgulan­mıştır.

3.Bölücülere ve bölgesel kurtuluşu amaçlayanlara bir tepkidir.

2.İstanbul’daki hükümet baskı altında olduğundan dolayı, üzerine almış olduğu sorumluluğun gerekle­rini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gibi gösteriyor.

Açıklama:

1.İlk defa İstanbul hükümetine tepki gösterilmiştir.

2.İstanbul hükümetinin bu tutumu da, durumun bir parçası olarak, belirtilmiştir.

Uyarı: Mustafa Kemal Milli Mücadele esnasında milli güçte bölünme yaşanmaması için padişaha karşı doğrudan tepki gös­termeyip; tepkilerinde İstanbul hükümetini hedef almıştır.

3.Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

Açıklama:

1.Milli egemenlik fikri ilk defa üstü kapalı bir şe­kilde vurgu­landı.

2.Kurtarıcı olarak, padişah, mandacı ve himayeci devletlerin yerini milletin kendisi aldı.

3.Kaderine razı olmaya bir karşı çıkış vardır.

4.İleride milli egemenliğe dayalı devletin kurulaca­ğına dair ilk işaretler verilmiştir.

5.Mustafa Kemal’in Türk milletine güvendiği ve mücadeleyi millete mal etmek istediği anlaşılmak­tadır.

4.Milletin durum ve davranışını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etki ve denetimden kurtulmuş milli bir kurulun varlığı gereklidir.

Açıklama:

1.İlk defa Temsil Heyeti’nin kurulması istenmek­tedir.

2.Kurtuluş savaşına, kişisellikten çıkarılarak, ulusal karakter kazandırılmaya çalışılmaktadır.

3.Genelgenin ihtilalci yönü görülmektedir.

5.Anadolu’nun her yönden güvenli yeri olan Si­vas’ta milli bir kongre toplanmalıdır.

Açıklama:

1.Ulusal bir kongrenin toplanması istenmiştir.

2.Milli birlik ve beraberliğin sağlanması amaçlan­mıştır.

6. Kongreye her sancaktan milletin güvenini ka­zanmış üç delege katılmalıdır. Delegeleri, Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri ve belediyeler seçmelidir. Dele­gelerin kongreye geliş güzergâhları ve zamanları milli bir sır olarak saklanmalıdır.

Açıklama:

1.Kararların ulusal olması amaçlanmıştır.

2.Delegelerin milletin güvenini kazanmış kişilerden olmasının istenmesi kongrede alınacak kararların bütün millet tarafından kabul edilebilmesi içindir.

3.Delegelerin milli mücadele taraftarı olması için delegelerin Müdafaa-i hukuk cemiyetleri tarafından belirlenmesi istenmiştir.

4.Delegelerin seçimle belirlenmek istenmesi ileride seçime dayalı bir sistemin olabileceğini de göster­mektedir.

7.Doğu ileri adına 10 Temmuz 1919’da Erzu­rum’da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse; Erzurum kongresine katılmış olan delegeler Sivas’a hareket edecektir.

Amasya Genelgesi’nin Önemi:

1.Kurtuluş Savaşı’nın gereği (ülkenin bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir); amacı (vata­nın bütünlüğünün ve milletin bağımsızlık ve ege­menli­ğinin sağlanması) ve yöntemi (mücadeleyi halk yapa­caktır)

2.İşgalciler ve İstanbul hükümetine bir tepkidir.

3.Milli mücadelenin programıdır.

4.Mustafa Kemal’in millete ilk çağrısıdır.

5.Türk inkılâbının ihtilal safhası başlamıştır.

6.Kurtuluşun tek elden yürütülmesi için ortam ha­zırlanmaya çalışılmıştır.

7.Milli bağımsızlık hukuki yönden belgelere bağ­lanmıştır.

8.Evrensel haklar dile getirilmiştir.

9.Mustafa Kemal bu genelgeyi yayınlayarak ilk defa İstanbul’un verdiği yetkileri aşmıştır.

Açıklamalar:

1.Amasya Genelgesinin yayınlanmasından sonra içişleri bakanı Ali Kemal, Mustafa Kemal’e göre­vinden alındığını ve İstanbul’a geri dönmesi gerek­tiğini bildirdi. (Gerekçe olarak ise yetkilerini aştığı bildirildi.) Vakit kazanmak isteyen Mustafa Kemal ise “Ben sadece padişahtan emir alırım” diyerek karşılık vermiştir. 7.8 Temmuz 1919 günü İstan­bul’dan Mustafa Kemal’in görev­den alındığına dair telgraf geldi. Mustafa Kemal ise 8.9 Temmuz 1919 günü askerlik mesleğinden ayrılarak sine-i millete döndü­ğünü bildirdi.

2.Amasya Genelgesinin esasları ilk defa Erzurum Kongresinde karara dönüştü.

3.Genelgeden sonra, İstanbul’un Anadolu’ya egemen değil tabi olması gerektiği bildirildi.

4.Genelgenin uygulanması ile ordu mensuplarının görevlendi­rilmesi Türk ordusunu da ihtilalin içine çekmiştir.

Erzurum Kongresi (23 Temmuz – 7 Ağustos 1919)

Erzurum Kongresi Doğu Anadolu Müdafaa-i Hu­kuk Cemiyeti ile Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti tarafından Rum ve Ermenilere karşı Doğu Anadolu ve Karadeniz Bölgesi’nin bütünlüğü­nün korunması için toplanmıştır.

Kongrede Alınan Kararlar:

1.Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür bölünemez

Açıklama:

1.Bu madde Sivas Kongresi ve Misak-ı Milli karar­larının da ilk maddesidir.

2.Bölgesel amaçlı olarak toplanan kongre bütünü ilgilendiren karar almıştır.

3.Bütün bölücülere tepki gösterilmiştir.

2.Her türlü yabancı müdahalesine karşı millet, birlik olarak kendisini müdafaa edecektir.

3.Vatanın ve istiklalin muhafaza ve teminine İstan­bul Hükümeti muk­tedir olamadığı takdirde; gayeyi temin için Ana­dolu’da geçici bir hükümet kurula­caktır. Hükümeti milli kongre seçecektir. Kongre toplantı halinde değilse; bu işi temsil heyeti yapacaktır.

Açıklama:

1.İlk defa geçici hükümetten bahsedildi

2.İlk defa açıkça yeni bir devletten bahsedildi.

4.Kuvay-ı Milliye’yi âmil, irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır.

Açıklama:

1.İlk defa millet iradesinden açıkça bahsedildi.

5.Hıristiyan azınlığa siyasi hâkimiyetimizi zedele­yici ve sosyal dengemizi bozucu ayrıcalıklar veri­lemez.

6.Manda ve himaye kabul edilemez

Açıklamalar:

1.Bağımsızlığın koşulsuz olarak sağlanacağı vur­gulanmıştır.

2.Mandacılığa ilk defa tepki gösterilmiştir.

7.Milli meclisin derhal toplanmasına ve hükümet işlerinin meclisin denetimi altında yürütülmesine çalışılacaktır.

Açıklamalar:

1.İlk defa Meclis-i Meb’usan’ın toplanması istenmiş­tir.

2.Tutarsız davranışlar içinde olan Damat Ferit Paşa hükümeti kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.

8.Milli irade padişah ve halifeyi de kurtaracaktır.

Açıklama:

1.Mustafa Kemal birlik ve beraberliğin devamı için böyle bir kararı da kongrede almıştır.

9.Milletimiz insani ve asri gayeleri tebcil; sınai ve iktisadi hal ve ihtiyacımızı takdir eder.

Açıklama:

1.Dışarıdan gelebilecek yardımların insani amaç­larla olması durumunda kabul edilebileceği vurgu­lanmıştır.

Kongrenin Önemi:

1.Erzurum Kongresi toplanış amacı ve katılımı yönüyle bölgeseldir. Fakat Mustafa Kemal kong­reye katıldığı için kongrede ulusal kararlar da alın­mıştır.

2.İstanbul’un muhalefetine karşı toplandığından ve aldığı karalardan dolayı ihtilalci bir kongredir.

3.Tam bağımsızlık ve milli egemenlik fikirleri açıkça vurgulandı.

4.Mustafa Kemal başkanlığında, dokuz kişiden olu-şan ve Doğu illerini temsil eden temsil heyeti ku­ruldu.

5.İlk defa ulusal sınırlardan bahsedildi

6.Doğu Anadolu’daki cemiyetler ve Trabzon Muha­faza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, Doğu Ana­dolu Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetinin çatısı al­tında birleştirildi.

7.Azınlık haklarına ilk defa tepki gösterildi

8.Sivil bir vatandaş olan Mustafa Kemal’in, kong­reye ve temsil heyetine başkan seçilmesi, Mustafa Kemal’in yetki problemini ortadan kaldırdı.

9.İstanbul hükümeti Mustafa Kemal, Rauf Orbay ve Refet Bele için tutuklama kararı çıkardı (30 Temmuz 1919). 9 Ağustos 1919’da ise Mustafa Kemal askerlikten ihraç edildi.

10.Millî güçlerin birleştirilmesi için ilk adım atıldı

11.Ermenilere karşı takip edilecek yol belirlendi

12.Bağımsızlık, dış politika ilkesi olarak benim­sendi.

13.Sivas Kongresi ve Misak-ı Milli kararlarına zemin hazırlandı.

Açıklamalar:

1.Gücün tüm yurttan alınması için Sivas Kongresi­’nin toplanma­sına da gerek duyuldu

2.Mustafa Kemal ilk defa sivil bir vatandaş olarak Erzurum Kongresi’nde görev almıştır.

3.Erzurum Kongresi’nde dış işlerle de ilgili kararlar alınması, kongrenin meclis gibi hareket ettiğini gösterir.

4.Askeri yetkileri alınan Mustafa Kemal’in emrine Kazım Karabekir’in gönüllü olarak girmesi Mustafa Kemal’in liderlik sorunun çözülmesinde etkili ol­duğu gibi örgütlenme döneminde Mustafa Kemal’in işini de kolaylaştırmıştır.

5.Mustafa Kemal, bölge dışından olduğu için ilk anda Erzurum Kongresi’ne alınmak istenmedi. Kongre’den Kazım Bey ve Cevat Dursun’un istifa etmesi sonucunda Mustafa Kemal ve Rauf Orbay kongreye alındı.

6.Kongreye 56 delege katıldı. İstanbul’un baskıları sonucunda Elazığ valisi Ali Galip Elazığ, Mardin ve Diyarbakır delegeleri­nin kongreye katılmasını engelledi.

Balıkesir Kongresi (26-31 Temmuz 1919)

Balıkesir Kongresi Yunanlılara karşı Batı Ana­dolu’nun bütünlüğü için; Redd-i İlhak Cemiyeti’nin çalışmaları sonucunda Hacim Muhittin başkanlı­ğında toplanmıştır.

Alınan Kararlar:

1.Yunanlılara karşı Kuva-yı Milliye’’nin güçlendirile­ceği kararlaştırıldı.

2.Batı Anadolu’daki güçlerin birleştirileceği kararlaştırıldı.

3.Seferberlik ilan edildi.

4.Padişaha bağlılık bildirildi.

Balıkesir Kongresi Amasya Genelgesinin bağım­sızlık yönünü kabul etmiştir. Batı Anadolu örgüt­lenmeye çalışılmıştır.

Alaşehir Kongresi (16-25 Ağustos 1919)

Batı Anadolu’nun Yunanlılara karşı bütünlüğünün korunması için Redd-i İlhak Cemiyetinin çalışma­ları sonucunda Hacim Muhittin başkanlığında top­lanmıştır.

Alınan Kararlar:

1.Erzurum ve Balıkesir Kongresinin kararları görü­şüldü

2.Milli mücadeleyi destekleme kararı alındı

3.Yunanlılarla savaşma kararı alındı

4.Gerektiğinde büyük devletlerin yardımının alına­bileceği vurgulandı

Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919)

Bütünlük ve bağımsızlığı korumak için nasıl bir politika izleneceğinin saptanması; saptanan politi­kanın bütünü kapsayacak şekilde tüm milletçe uy­gulanması amaçlanmıştır.

Kongrenin Karşılaştığı Sorunlar:

1.İstanbul hükümeti ve işgal güçlerinin engellemesi sonucunda kongreye beklenildiği kadar üye katıla­madı (38 kişi katıldı.)

2.Elazığ valisi Ali Galip’in kongreyi basacağı şayi­ası yayıldı (Ali Galip Sivas’taki askeri birlikten çekindiği için kongreyi basamadı)

3.Fransızların Sivas’ı işgal edeceği haberleri ya­yıldı. (Mustafa Kemal böyle bir şeyin mümkün olmayacağını belirtti)

4.İlk anda Mustafa Kemal kongreye başkan seçil­mek istenmediyse de; uzun tartışmalar sonucunda Mustafa Kemal kongreye başkan seçildi.

5. Delegelerin büyük bir çoğunluğu ABD manda­sını savundu. Fakat Mustafa Kemal, ABD mandası­nın Türk milleti için uygun olmadığını delegelere anlatıp kabul ettirince; ABD mandası da kesin ola­rak reddedildi.( ABD Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kurulmasını istiyor; Osmanlı ülkesinin parçalanmasını öngörüyor; Türkiye’nin mandaterli­ğini ise istemiyordu)

6.İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal ve kongreye katılanlar için tutuklama kararı çıkardı.

Açıklama: Erzurum Kongresi’nin kararları Sivas Kongre­si’nin birinci maddesi olarak kabul edildiği için Sivas Kongresi Erzu­rum Kongresi’ne göre daha kısa sürmüştür.

Alınan Kararlar:

1.Osmanlı hükümeti bir dış baskı karşısında vatanın her hangi parçasını terk ve ihmal etmek zorunda kalırsa; halife ve saltanatın, vatan ve milletin ko­runmasını sağlayacak her türlü tedbir alınmıştır.

2.İtilaf devletlerinden haklarımıza saygı gösteren haklı ve adaletli bir karara varmalarını bekleriz

3.Milli cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti altında toplanmıştır.

Açıklama:

1.Birlik sağlanmıştır.

2.Cemiyetler bölgesel olmaktan çıkarak ulusallaş­mıştır.

3.Kuva-yı Milliye için komuta birliği sağlanmıştır.

4.Kurtuluş Savaşının tek elden yönetilmesi kolaylaşmıştır.

4.Mustafa Kemal başkanlığında tüm yurdu temsil edecek şekilde 15 kişiden oluşan temsil heyeti ku­ruldu.

5.Ali Fuat Cebesoy batı cephesi Kuva-yı Milliye komutanlığına tayin edildi.

Açıklama:

1.Heyet-i Temsiliye ilk defa hükümet gibi yürütme yetkisi kullandı.

2.Batı cephesinin oluşturulması için ilk adım atıldı

6.İrade-i Milliye Gazetesinin çıkarılmasına karar verildi.

7.Damat Ferit Paşa hükümetinin iş başından uzak­laştırılmasına kadar İstanbul ile ilişkilerin kesildiği bildirildi.

Açıklama:

· Bu karardan yaklaşık yirmi gün sonra Damat Ferit Paşa hükü­meti istifa ederek yerine Ali Rıza Paşa hükümeti geldi. Bu durum Sivas Kongresinin olumlu bir sonucudur ve Milli Müca­delecilerin İstanbul karşısında güçlendiğini gösterir.

Kongrenin Önemi:

1.Kongreler dönemi kapandı

2.Misak-ı Milli esasları belirlendi

3.Heyet-i Temsiliye bütün vatanı temsil eder hale geldi

4.Milli birlik ve beraberlik büyük oranda sağlandı

5.Ulusal örgütlenme tüm vatanı kapsadı

6.Gücünü halktan alan yeni bir otorite ortaya çıktı

7.Mustafa Kemal lider olarak benimsendi

8.Erzurum Kongresi kararları ulusallaştı

9.Mondros Mütarekesi reddedildi

10.Sivas Kongresi milleti temsil eden tek kurul oldu

11.Tam bağımsızlık ve milli egemenlik ilkeleri temel prensip olarak kabul edildi

12.Mandacılık kesin olarak reddedildi

13.Kuva-yı Milliye cepheleri arasında kumanda bir­liği sağlandı

Açıklamalar:

1.Erzurum Kongresi; Doğu Bölgesinin, Osmanlı tarafından terk edilmek istenen yerinde geçici bir yönetim kurulacağından bahsederken; Sivas Kong­resi bu kararı bütün yurdu kapsayacak şekilde aldı.

2.Mustafa Kemal ve arkadaşları 1 Mayıs 1919’da idama mahkûm edildi

3.İzinsiz toplanmasından; hakkında tutuklama kararı olan Mustafa Kemal’i kendisine başkan seçti­ğinden ve aldığı karar­lardan dolayı Sivas Kongresi de ihtilalcidir.

Milli Mücadele Ve İstanbul Hükümeti’nin Mustafa Kemal’e Karşı Mücadele Kararı

· 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, milli mücadeleyi başlatmış oldu.

· İtilaf Devleri’nin baskısıyla İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal’i geri çağırdı.

· Mustafa Kemal, bu çağrıyı dinlemeyerek teşkilatlanma çalışmalarına devam etti.

· Bunun üzerine İstanbul hükümeti, Mustafa Kemal’i görevinden uzaklaştırarak tutuklama emri çıkardı.

· Mustafa Kemal, görevinden ve askerlik mesleğinden istifa etti.

· Milli Mücadele’nin güçlenmesi ve Sivas Kongresi hazırlıkları Mustafa Kemal’e karşı sert mücadele kararlarının alınmasına neden oldu.

Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin Tutumu ve Sonuçları

· 4 Mart 1919’da göreve getirilen Damat Ferit Paşa Hükümetleri, Millî Mücadele’ye bilinçli olarak karşı çıkmışlardır.

· Damat Ferit Paşa’ya göre; Mondros şartlarına uymaktan başka çözüm yoktur. İşgallere karşı çıkmak İtilaf Devletleri’ni daha çok kızdırır ve işgallerin yayılmasına sebep olabilirdi.

· Mustafa Kemal’in Damat Ferit Paşa Hükümeti ile ilişkilerini kesmesi onu istifaya sürüklemiş, yerine Ali Rıza Paşa Hükümeti kuruluştur.

Not: Bu sonuç, Mustafa Kemal’in İstanbul Hükümeti’ne karşı ilk siyasi başarısıdır.

Ali Rıza Paşa Kabinesi

Amasya Görüşmeleri (20-22 Ekim 1919)

· Damat Ferit Paşa, 2 Ekim 1919’da istifa edince, hükümeti Ali Rıza Paşa kurumuştur.

· Ali Rıza Paşa, Anadolu hareketini milli mücadelecilerle iyi geçinerek kontrol altına almaya çalışan bir kişiydi. Bundan dolayı da Mustafa Kemal ile iyi geçinmeyi ilke edindi.

· Mustafa Kemal, Ali Rıza Paşa hükü­metini Damat Ferit Paşa hükümetine nazaran daha ılımlı olduğundan dolayı desteklediği gibi; birliğin sağla­nıp korunması için İstanbul hükümeti ile iyi geçinmeye de çalışmıştır.

· Mustafa Kemal ile Ali Rıza Paşa’nın karşılıklı görüşmeleri sonucunda Amasya’da, her iki tarafın uzlaşması amacıyla bir mülakat yapılmasına karar verildi.

· Amasya Görüş­melerine İstanbul Hükümeti adına Bahriye Nazırı Salih Paşa katıldı. Milli mücadele adına Mustafa Kemal ve arkadaşları katıldı.

Alınan Kararlar:

1.Hiçbir vilayet terk edilmeyecek, himaye kabul edilmeyecektir. Bütünlük ve istiklal korunacaktır.

2.Azınlıklara siyasi hâkimiyetimizi zedeleyici ve sosyal dengemizi bozucu ayrıcalıklar verilmeye­cektir.

3.Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti İstanbul hükümeti tarafından tanınacaktır.

4.Meclis-i Mebusan toplanmalıdır.

5.Meclis-i Mebusan İstanbul dışında toplanmalıdır. (Meclisin, İstanbul’da toplanması halinde, mili mü­cadele ruhunu yansıtamayacağı ve rahat çalışama­yacağı düşünülmüştür.)

6.Sivas Kongresi kararları meclis tarafından onay­lanmalıdır.

7.Yapılacak antlaşmalar için Heyet-i Temsiliye’nin onayı alınmalıdır.

8.Seçimlerin serbest yapılmalıdır.

Önemi:

1.Milli mücadele, Heyet-i Temsiliye ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti İstanbul hükü­meti tarafından hukuken tanındı

2.Temsil Heyeti ile İstanbul arasındaki ilişkiler yumuşadı

3.İstanbul Anadolu’ya bağlı olmaya başladı.

4.İtilaf devletleri Anadolu hareketini İstanbul vası­tasıyla kontrol altına alamayacaklarını anlamıştır.

5.Meclis-i Meb’usan’ın toplanması kararlaştırılmış­tır.

Açıklamalar:

1.Görüşmelerde egemenlikten değil; bağımsızlıktan bahsedilmiştir.

2.Meclisin İstanbul dışında toplanması meselesinde anlaşmaya varılamadı

3.Salih Paşa kararların tamamını kendisinin kabul etmesinin bir anlam ifade etmediğini; kararların hükümet tarafından kabul edilmesinin önemli oldu­ğunu; kararların hükümet tarafından kabul edilmesi için elinden geleni yapacağını; bu konuda başarılı olamadığı takdirde istifa edeceğini açıkladı. Hükü­met sadece Meb’usan Meclisinin açılması kararını tam olarak onayladı. Salih Paşa ise istifa etmedi.

Temsil Heyeti’nin Ankara’ya Gelmesi (27 Aralık 1919)

Sebepleri:

1.Ankara’nın güvenli olması

2.Meb’usan Meclisi çalışmalarının yakından izlen­mek istenmesi

3.Ankara’nın batı cephesine yakın olması

4.Ankara’nın iletişim ve ulaşım yönünden uygun olması.

Son Osmanlı Meb’usan Meclisi

· İşgal güçleri seçimlerden saltanat yanlılarının ço­ğunluk olarak çıkacağını zannettiğinden dolayı seçimlere pek müdahale etmediler. Fakat Kasım 1919’da yapılan seçimlerden milli mücadele taraf­tarlarının çoğunluk olarak çıkması işgalcilerin Ana­dolu hareketini hâlâ anlayamadığını gösterdi.

· İşgal­ciler padişahın kontrolünde toplanacak olan bir meclisten kendi aleyhlerine bir kararın çıkmayacağını zannettiklerinden dolayı meclisin açılma­sın da karışmadılar.

· Meclisin Misak-ı Milli kararla­rını alması ise işgalcilerin Anadolu hareketini anla­yamadığını bir defa daha gösterdi.

· Padişah meclisin İstanbul dışında toplanmasını, meclisin kendi kontrolünden çıkmasından dolayı, uygun görmüyordu. Meclisin İstanbul dışında top­lanmasını anayasaya uygun olmayışı ise padişaha bu konuda dayanak oluyordu.

· Mustafa Kemal ise işgal altındaki İstanbul’da,  padişah başkanlığında toplanacak olan bir mecliste milli mücadele adına sağlıklı kararların çıkmayaca­ğını tahmin ediyor ve meclisin Anadolu’da toplan­masını istiyordu.

· Mustafa Kemal, meclisten sağlıklı kararlar çıktığı takdirde milli mücadelenin yasallaşacağına inanı­yordu. Fakat her şeye rağmen Mustafa Kemal bu meclisin kurtuluşu gerçekleştiremeyeceğini biliyor ve bu durumu milletin de görmesini istiyordu.

· Bu açıdan meclisin İstanbul’da toplanması ve Misak-ı Milli kararlarından dolayı İstanbul’un işgal edilerek meclisin dağıtılması olumlu oldu.

· Erzurum mebusu seçilen Mustafa Kemal, güvenlik meselesinden dolayı İstanbul’da toplanan meclise katılmadı.

Mustafa Kemal’in İstanbul’a gönderdiği Me­bus Arkadaşlarından İstekleri:

1.Mecliste Milli Mücadeleci’lerin birlikte hareket etmesini sağlayacak olan bir Müdafaa-i Hukuk grubu oluşsun.

Açıklama: Mecliste müdafaa-i hukuk grubu bazı mebusların çekimser davranmasından dolayı kuru­lamayıp; bu grubun yerine içinde saltanat yanlıları­nın da olduğu ve Misak-ı Milli’yi ilan edecek olan Felah-ı Vatan grubu kuruldu.

2.Sivas Kongresi kararları mecliste onaylansın.

Açıklama: Meclis Sivas Kongresinin bağımsız­lıkla ilgili kararlarını onayladı( Misak-ı Milli). Fakat padişah kontrolün­deki mecliste Sivas Kongre­sinin milli egemenlikle ilgili madde­leri tartışma konusu dahi yapılamadı.

3.Mustafa Kemal meclise başkan seçilsin.

Açıklama:

1.Mustafa Kemal işgalcilere ve İstanbul otoritesine milli eyle­min gücünü göstermek istiyordu.

2.Meclis dağıtıldığı takdirde, meclis başkanı sıfa­tıyla, meclisi Anadolu’da toplamayı amaçlıyordu.

3.Mustafa Kemal meclise başkan seçilmemiştir. (Bu durum mebusların padişaha ve saltanata bağlı olduklarını gösterir.)

Misak-I Milli / Peymân-ı Milli [ Milli Ant] (28 Ocak 1920)

1.Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür bölüne­mez.

Açıklamalar:

1.Bu madde, Erzurum ve Sivas Kongresi’nin de ilk maddesidir.

2.Ülkeyi bölmek isteyenlere karşı bir tepkidir.

3.Kurtarılacak vatanın sınırları belli olmuştur.

2. İşgal altındaki Arap topraklarının geleceği bölge halkının vereceği oylara göre belirlenecektir.

3.Kars, Ardahan ve Batum’un geleceğinin belir­lenmesi için halk oylaması yapılacaktır.

4.Batı Trakya’nın geleceğinin belirlenmesi için halk oylaması yapılacaktır.

5.İstanbul ve Marmara Denizi her türlü tehlikeden uzak tutulursa; Boğazların dünya ticaret ve ulaşı­mına açılması mümkündür.

6.Azınlık hakları komşu ülkelerde Müslüman azın­lığa verilen haklar kadar olacaktır.

7.Siyasi, iktisadi ve hukuki gelişmemizi engelleyen sınırlamalar (kapitülasyonlar) kabul edilemez.

Misak-ı Milli’nin Önemi:

1.Milli mücadelenin hedefi kesin olarak belli oldu

2.Milli sınırlar meclis onayından geçti

3.Milliyetçilik anlayışının yerleştiği görüldü

4.Meclis kapitülasyonlara ilk ciddi tepkiyi gösterdi.

5.Milli mücadele için meclisin desteği alındı

6.Kurtarılacak vatan belli oldu

7.Türk halkının temel hakları dile getirildi.

8.Ulusal devlet anlayışı kabul edildi

9.Alınan kararlar Turancılığın benimsenmediğini gösterdi

10.Ümmetçiliğin yerini ulusçuluk aldı

11.Mustafa Kemal’in askerlik hakları iade edildi

12.Misak-ı Milliyi öfkeyle karşılayan İtilaf Dev­letleri İstanbul’u resmen işgal etti.

13.Tam bağımsızlık ilkesi benimsendi

Açıklamalar:

1.Misak-ı Milli’de hedefler belirlendiği halde; he­deflere gidilecek yolun belirtilmemesi Mustafa Kemal’e hareket serbestliği verdi.

2.Misak-ı Milli kararları Wilson Prensipleri ile çelişmez.

3.Misak-ı Milli’de Osmanlı borçlarının ödenmesine de değinil­miştir.

4.Ulusal egemenlikten bahsedilmedi

5.Misak-ı Milli, Lozan Konferansı’nda bütün dün­yaca kabul edildi.

6.Sınırların belirlenmesinde Mondros Mütarekesi­nin imzalandığı anda işgal edilmeyen yerler ve Türkle­rin çoğunlukta olduğu bölgeler ölçü alındı.

7.Misak-ı Milli, ilk defa Londra Konferansı’nda dün­yaya duyu­ruldu.

İstanbul’un Resmen İşgali (16 Mart 1920)

Osmanlı Meb’usan Meclisi’nin Dağıtılması

Sebepleri:

1.Meclis-i Meb’usan’ın Misak-ı Milli’yi ilan etmesi

2.Mustafa Kemal’in otoritesini kırmak

3.Milli mücadeleyi Türk halkının gözünde kötü göstermek

4.Pan-islamist eğilimlerin ve giderek güçlenen Bol­şevik yayılmacılığın İngiltere’nin bölgesel çıkarla­rını tehdit edecek duruma gelmesi

Sonuçları:

1.Osmanlı Meclisi dağıtıldı

2.Damat Ferit Paşa tekrar hükümet başkanı oldu

3.İstanbul’daki Türkler de kurtuluş adına İstan­bul’da ümit kalmadığını görünce Anadolu’ya geçti

4.Damat Ferit Paşanın tekrar yönetime getirilmesi halkı İstanbul hükümetinden soğuttu

5.TBMM’nin açılışına zemin hazırlandı

6.Padişah tutuklu duruma düştüğünden dolayı; Mustafa Kemal’e padişah adına söz söyleme imkanı doğdu

7.Türk halkı, güvendikleri İngilizlerin, çirkin yüzü-nü gördü.

8.İngilizler Osmanlı meclisine saldırmakla milli iradeye ve demokrasiye karşı olan saygısızlıklarını gösterdiler

9.Bazı mebuslar sürgün edildi, bazı mebuslar tu­tuklandı; bazıları ise Anadolu’ya kaçtı.

10.İstanbul’dan Anadolu’ya göç başladı

11.Mustafa Kemal’in meclisin İstanbul’da toplan­mamasını isteme haklılığı ortaya çıktı.

İşgalciler halkın kendilerine karşı tepkisini önle­mek ve işgalden Milli Mücadelecileri sorumlu tut­mak için şu genelgeyi yayınladılar:

1.İşgal geçicidir

2.Saltanatın devamını ve güçlenmesini istemekteyiz

3.Anadolu’da işgal devletlerinin isteklerine muhale­fet edildiği takdirde; İstanbul da Türklerin elinden alınacaktır.

4.İstanbul’dan verilecek emirlere uyulmalıdır.

Mustafa Kemal’in İşgale Tepkisi:

1.İşgalciler kınandı

2.İstanbul ile ilişkiler kesildi

3.Anadolu’daki bazı işgalci subaylar, Malta’ya sürgün edilen Türk mebuslarına karşılık tutuklandı

4.Osmanlı’nın Anadolu’daki gelir kaynaklarına el kondu

5.İşgalcilerin sevkiyat yaptıkları Ulukışla-Geyve Demiryolu işlemez hale getirildi.

Not: İstanbul’un işgal edildiğini Anadolu’ya Telgrafçı Hamdi Bey haber vermiştir.

Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin Açılması

Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin Kurulması

TBMM’nin Açılış Amaçları:

1.Milli iradeyi egemen kılmak

2.Ulusal güçleri bir arada tutmak

3.Bağımsızlığı sağlamak

4.Bağımsızlı ve egemenliği sağlayacak otorite ve gücü oluşturmak

TBMM’ye öncelikle, işgal dolayısıyla İstan­bul’dan kaçıp gelen mebuslar kabul edilerek; meclis Meclis-i Meb’usan’ın devamı gibi gösterilmiştir.

Mustafa Kemal’in Meclisin Çalışma Şartlarını Belirlemek İçin Meclise Sunduğu Öneri:

1.TBMM’nin fevkinde hiç bir güç yoktur.

Açıklama:

1.TBMM bütün güçlerin üzerinde kabul edilmiştir.

2.İstanbul’daki otorite meclis otoritesinin altında kabul edilmiş­tir.

2.Hükümet kurmak gereklidir.

Açıklama:

1.Bu madde meclisin kuruculuk yönünü gösterir

3.Geçici olduğu bildirilerek bir hükümet başkanı tanımak; ya da padişah vekili çıkarmak doğru de-ğildir.

Açıklama:

1.Bu madde açılan meclisin daimi olduğunu vurgu­lamaktadır.

4.Mecliste yoğunlaşan ulusal iradenin yurdun alın yazısına doğrudan doğruya el koymasını kabul et-mek temel ilkedir.

5.Yasama ve yürütme TBMM’ye aittir.

Açıklama:

1.18 Eylül 1920’de kurulan İstiklal Mahkemeleri­nin üyeleri de milletvekillerinden oluştuğundan dolayı yargı da meclisin eline geçmiştir.

2.Yasam, yürütme ve yargının mecliste toplanma­sına güçler birliği ilkesi denilir.

3.Güçler birliği ilkesi olağan üstü durumdan dolayı kabul edil­miştir. Hızlı karar alınıp; alınan kararların hızlı uygulanması amaçlanmıştır.

4.Güçler birliği ilkesi demokrasiye uygun değildir. Demokrasiye uygun olan kuvvetler ayrılığı ilkesi 1961 Anayasası ile kabul edilmiştir.

6.Meclisten seçilecek bir kurul meclis adına hükümet işlerine bakar. Oluşturulan bu İcra Vekilleri Heyetinin başkanı meclisin de başkanıdır.

Açıklama:

1.Kurulan bu sisteme meclis hükümeti sistemi deni­lir. Bu sis­temde bakanlar meclisten tek tek seçilir.

2.Meclis hükümeti sisteminde hükümet üyeleri meclisten tek tek seçildiğinden dolayı hükümetin kurulması gecikir; dolayısıyla da yürütme olumsuz etkilenirdi.

3.Meclis hükümeti sistemi cumhuriyet ilan edilene kadar devam etmiştir.

4.Saltanat devam ettiğinden dolayı devlet başkan­lığı kurumu oluşturulamamıştır. Meclis başkanlığı ile hükümet başkanlığı aynı kişide toplanmıştır.

7.Padişah ve halife baskı ve zordan kurtulduğu zaman, meclisin düzenleyeceği yasal ilkeler doğrultu­sunda yerini alır.

Açıklama:

1.Birliğe ihtiyaç duyulan bu dönemde padişahlık ve halifelik kurumunun açıkça karşısına geçilmemiştir.

2.Bu madde ileride saltanat ve halifeliğin kaldırıla­bileceğini göstermektedir. Çünkü padişah ve halife­nin durumunu meclisin belirleyeceği dile getiril­miştir.

Not: Bu önerge Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilene kadar meclisin çalışma şartlarını belirlemiştir.

TBMM’nin Açılmasının Önemi:

1.Milli egemenlik ilkesi kurumlaştı

2.Halkçı, ulusçu ve demokratik bir Türk devleti oluştu

3.Temsil heyetinin görevi sona erdi

4.Ulusal örgütlenme tamamlandı

TBMM’nin Özellikleri:

1.İhtilalcidir; İstanbul’daki otoriteye rağmen mec­lis açılmış, yeni bir devlet oluşturulup; hıyanet-i vata­niye gibi kanunlar çıkarılmıştır.

2.Kurucudur; yeni bir hükümet ve yeni bir devlet ortaya çıkarılmış; bir devlet için gerekli olan ka­nunlar ve anayasa hazırlanmıştır.

3.Halkçı, demokratik ve ulusçudur.

4.Milli egemenlik ilkesi temel ilkedir.

5.Güçler birliği ilkesi kabul edilmiştir

6.İstiklal mahkemelerini kurmakla yargı gücünü ortaya koymuştur.

7.Kurtarıcı bir meclistir.

8.Meclis hükümeti sistemi kabul edilmiştir.

9.İlk meclisteki vekiller arasında fikir birliği yok­tur. Misak-ı Milli (bağımsızlık) birleştikleri tek fikirdir. Meclisin bu özelliğinden dolayı da bu mec­lis inkılâpları yapmaya uygun değildir. Saltanatı kaldır­ması, bu meclisin inkılâpçı olduğunu göster­mez. Çünkü saltanatın kaldırılması Lozan öncesinin olağan üstü durumundan kaynaklanmıştır.

10.İlk ilişkilerini Rusya ile kurdu ve ilk elçisini Rusya’ya gönderdi.

11.30 Nisan 1920’de varlığını dünya devletlerine duyurdu.

TBMM’nin Otoritesini Artırma Çalışmaları:

1.İstanbul hükümetinin çalışmaları yok sayıldı

2.Otoriteyi artırıcı tedbirler alındı

3.Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarıldı

4.İstiklal mahkemeleri kuruldu

5.İsyanlar bastırıldı

6.Anayasa ilan edildi

TBMM’nin Birliği Sağlama ve Devam Ettirme Çalışmaları:

1.Devrimler savaş sonrasına bırakıldı

2.Meclis-i Meb’usan’ın üyeleri TBMM’ye kabul edildi

3.Kurulan devletin yeni bir cumhuriyet olduğu açıkça ifade edilmedi

4.Güçler birliği ilkesi kabul edildi

5.Padişah ve halifeye karşı, savaş bitene kadar açıkça tavır takınılmadı

I. Meclis 23 Nisan 1920 ile 1 Nisan 1923 tarihleri arasında çalışmıştır.

11 Ağustos 1923’de ise II. Meclis çalışmalarına başlamıştır.

Yeni Türk Devleti’nin İlk Anayasası (20 Ocak 1921)

Anayasa: Bir devletin en temel kanunudur.

Devletin yönetim şeklini, hak ve sorumlukları tespit eder.

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu

Teşkilat-ı Esasiye’nin Yapısı:

1.Gerekli görüldüğünde Kânun-i Esâsi’nin uygu­lanması uygun görülmüştür.

2.Yasama, yürütme ve yargı meclise aittir.

3.Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

4.TBMM süre dolmadan seçimleri yenileyebilir.

5.Savaşa ve barışa TBMM karar verir.

6.Şer’i hükümlerin yürürlüğünü TBMM yapar.

7.Bakanlar meclis tarafından seçilir.

8.Vekiller iki yılda bir seçilir.

9.TBMM başkanı icra vekilleri heyetinin de başka­nıdır.

Teşkilat-ı Esasiye’nin Özellikleri:

1.Olağan üstü durum için hazırlandığından dolayı geniş kapsamlı değildir.

2.Milli Egemenliği yansıtan ilk siyasi belgedir.

3.Temel hak ve hürriyetlere yer verilmemiştir.

4.23 madde bir ek bölümden oluşur.

5.Yeni devlete işlerlik kazandırdı.

6.Laik bir anayasa değildir.

7.Kuvvet ve yetkinin kaynağı millettir.

8.Meclisin üstünde güç yoktur.

9.En önemli değişikliğini cumhuriyetin ilanı ile gördü.

10.Yeni devletin kurulduğunu belgeledi.

11.TBMM’nin meşruluğunu tanıttı.

12.Amasya Genelgesinden itibaren oluşan ruh resmi hüviyet kazandı.

13.Meclis hükümeti sistemi benimsendi.

14.Milli egemenlik ilkesi yasallaştı.

Teşkilat-ı Esasiye’nin Geç İlan Edilme Sebepleri:

1.Kânun-i Esâsi’nin varlığı.

2.TBMM’nin kendisini tam olarak ispatlayama­ması.

3.Yeni bir anayasanın kabulü yeni bir devletin oluştuğunu gösterir ki bu da birliği zedeleyebilirdi.

Büyük Millet Meclisi’ne Karşı Ayaklanmalar

Sebepleri:

1.İşgal devletlerinin işgallerini yerleştirmek iste­mesi

2.Osmanlı yönetiminin Mustafa Kemal ve arka­daşlarını etkisiz duruma getirmek istemesi

3.TBMM’nin halktan yeni fedakârlıklar istemesi

4.İtilaf devletlerinin milli mücadeleyi iç karışık­lıklarla yıpratmak istemesi

5.Osmanlı ordusunun terhis edilmiş olmasından dolayı asayişsizlik olması

6.Bazı Kuva-yı Milliye’cilerin tutarsız davranışları

7.Bazı milli mücadelecilerin tutarsız davranışları

8.Milli mücadele politikasının bazı çıkar çevrele­rini rahatsız etmesi

9.Kürtçülük düşüncesi ve Kürtlerin kışkırtılması

10.Azınlıkların emelleri

11.Bazı Kuva-yı Milliye’cilerin düzenli ordunun em­rine girmek istemeyişi

1. İstanbul Hükümeti’nce Çıkarılan Ayaklanmalar

Kuva-yı İnzibatiye  (Halifelik Ordusu)

Sebepleri:

1.İngilizlerin, milli mücadelecileri Boğazlar çev­resine yanaştırmak istememesi

2.İstanbul yönetiminin duyduğu tedirginlikler

Halifelik ordusu denilen isyancı birliğini Süleyman Şefik İngilizlerin istek ve desteği ile hazır­ladı. Birliğin oluşturulmasında genellikle Enver Paşa’nın ordudan tasfiye ettiği eski subaylar kul­lanıldı.

Özellikleri:

1.İsyan Adapazarı civarında başladı

2.Çerkez Ethem ve Refet Bele tarafından bastı­rıldı

3.İsyanın bastırılması sonucunda Kuva-yı İnziba­tiye birliğinin çoğu milli mücadele saflarına geçti

Açıklama: Ahmet Anzavur ve Kuva-yı İnziba­tiye İsyan­larının başarısız olması İngilizlere; İs­tanbul hükümetinin isyan düzenleme konusunda başarı­sız olduğunu gösterdi ki bundan sonra İn­gilizler kendileri isyan düzenlettirmeye başladılar.

Not: 28 Nisan 1920’de Anadolu’da, padişah adına, asayiş sağlamak için Anadolu Fevkalade Müfettişliği kuruldu.

Ahmet Anzavur Ayaklanması:

Sebep:

1.İngilizlerin, milli mücadelecileri Çanakkale Bo­ğazı çevresine yanaştırmak istemeyişi

2.İstanbul yönetiminin milli mücadeleden duy­duğu tedirginlik.

Özellikleri:

1.İsyan Marmara’nın güneyinde Susurluk civa­rında çıkmıştır.

2.Milli mücadelecilere karşı bölgedeki Çerkezler kışkırtıldı

3.İsyan TBMM açılmadan önce başladı

4.Saltanat yanlısı bir isyandır

5.İsyan önce Çerkez Ethem tarafından bastırıl­dıysa da; Ahmet Anzavur tekrar isyan çıkardı. Bu isyanı ise Ali Fuat Cebesoy 20 Mayıs 1920’de ke­sin olarak bastırdı.

2. İstanbul Yönetimi ve İşgalcilerce Çıkarılan İsyanlar

Bozkır-Zeynelabidin İsyanı (27 Eylül – 4 Ekim 1919)

1.Milli mücadeleye karşı çıkan ilk isyandır

2.Padişah taraftarı bir isyandır

3.Konya havalisinde çıkmıştır.

Bolu-Düzce Ayaklanması:

1.12 Nisan 1920’de başladı

2.Çerkez Ethem tarafından bastırıldı

3.Çapanoğulları İsyanı

(15 Mayıs-27 Ağustos 1920)

Özellikleri:

1.Yozgat, Çorum ve Tokat havalisinde etkili oldu

2.Bölgedeki Aleviler de kullanılmak istendi

3.Çerkez Ethem tarafından bastırıldı

4.Delibaş Mehmet-Konya İsyanı (2 Ekim-15 Ka­sım 1920)

Özellikleri:

1.Halifelik taraftarı bir isyandır

2.Konya ve Isparta’da etkili oldu

3.İsyanın çıkarılmasında İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlılar etkili oldu

4.Milli kuvvetler karşısında tutunamayan Delibaş Mehmet önce Fransızlara sonra Yunanlılara sığın­mıştır.

5.Cemil Çeto İsyanı (17 Haziran 1920):

Özellikleri:

1.Kürtçü bir isyandır.

6.Milli Aşireti İsyanı (8 Haziran 1920):

Özellikleri:

1.Kürtçü bir isyandır

2.Fransızlardan destek almıştır

7.Koçgiri Ayaklanması:

Özellikleri:

1.Kürtçü bir isyandır

2.Kemah ve Divriği’de etkili oldu

3.Bu isyanı II. İnönü Savaşı döneminde kurulmuş olan merkez ordusu bastırdı

8.Ali Batı İsyanı (11 Mayıs -18 Ağustos 1919):

Özelikleri:

1.Kürtçü bir isyandır

2.Diyarbakır’da etkili oldu

3.Ali Batı çatışma esnasında öldürüldü

9.Çopur Musa Ayaklanması:

Özellikleri:

1.İsyan Afyon’da çıktı

2.İsyanın çıkmasında Yunanlıların kışkırtmaları da etkili oldu

3.İsyan Refet Bele tarafından bastırıldı

3. Kuva-yı Milliye’cilerin Çıkardığı Ayaklanmalar

Demirci Mehmet Efe Ayaklanması:

Özellikleri:

1.Yunanlılara karşı başarılı mücadeleler vermiş olan Mehmet Efe, düzenli ordu kurulurken ilk gün­lerde düzenli ordunun emrine girmek istemedi

2.Demirci Mehmet Efe ikna edildi ve efeleriyle birlikte düzenli ordunun emrine alındı.

Çerkez Ethem Ayaklanması:

Özellikleri:

1.Yunanlılara karşı başarılı mücadeleler veren ve isyanların bastırılmasında büyük katkıları olan Çerkez Ethem düzenli ordunun emrine girmeyerek isyan etmiştir.

2.Çerkez Ethem, düzenli orduya karşı girdiği müca­delede başarılı olamayınca; 5 Ocak 1921’de Yu­nanlılara sığınmış; Çerkez Ethem’e bağlı birlikler ise 20 Ocak 1921’de düzenli ordunun emrine gir­miştir.

4. Azınlıkların Çıkardığı İsyanlar

Sebepleri:

1.Osmanlı’dan toprak koparma düşüncesi

2.Emellerinin olduğu bölgelerde çoğunluk olma düşüncesi ile, Türk milletini yıldırarak, bölgeden kaçırma

3.İşlerini kolaylaştırma düşüncesi ile işgallere ze­min hazırlama

4.İşgal devletlerinin kışkırtmaları

Ermeni isyanları Gümrü ve Ankara Antlaşmaları ile bitirilirken; Karadeniz’deki Rum isyanları Şubat 1923’e kadar devam etti.

TBMM’nin İsyanlara Karşı Aldığı Önlem­ler:

1.İstanbul ile ilişkiler kesildi

2.İstanbul hükümetinin icraatları yok sayıldı

3.İstanbul’un halkı milli mücadelecilere karşı kış­kırtmak için yayınladığı fetvalara karşı; Ankara müftüsü Rıfat Börekçi fetva yayınladı

4.Damat Ferit Paşa vatan haini kabul edildi

5.29 Nisan 1920’de Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıka­rıldı

6.18 Eylül 1920’de İstiklal Mahkemeleri kuruldu

7.İsyanlara karşı Kuva-yı Milliye’, merkez ordusu ve düzenli ordu kullanıldı

İsyanların Sonuçları:

1.Anadolu daha fazla işgal altında kaldı

2.Milli mücadelenin başarıya ulaşması gecikti

3.Yunanlılar Anadolu’da daha fazla ilerledi

4.Kardeşkanı akıtıldı

5.Anadolu birliği zedelendi

6.Ekonomik zayiatlar oldu

7.İsyanları bastıran TBMM’nin otoritesi arttı

Açıklamalar:

1.İsyanları kışkırtanlar ve çıkaranlar kutsal değer­leri kullandılar

2.Padişaha bağlılık, milli mücadeleyi halka kötü gös­terdi

3.Asker kaçaklarının bir kısmı isyanların insan gücünü oluşturdu

4.Yunan ordusu dahî bazı dönemlerde halifelik ordusu olarak tanıtıldı

5.İsyanların bastırılmasında TBMM’nin güçler birliği ilkesi etkili oldu

6.TBMM’ye karşı çıkarılan isyanlarda İstanbul yönetimi Milli Egemenliği; İşgalciler Milli Bağım­sızlığı hedef almıştır.

7.Milli Aşireti TBMM açılana kadar milli mücadele taraftarıydı

8.Mayıs 1919’da başlayan isyanlar 1921 yılı sonla­rına kadar devam etti.

Sevr Barış Antlaşması (10 Ağustos 1920)

Antlaşmanın Geç İmzalanmasının Sebepleri:

1.Mondros Mütarekesinin kalıcı hükümler içer­mesi.

2.Osmanlı’yı paylaşmak isteyen devletlerin çıkar çatışmasına girmesi

3.İşgalcilerin iç isyanlar ve Yunan işgalinin sonu­cunu beklemesi

4.Kurtuluş Savaşının başlamış olması

5.Yunanlıların İzmir’i işgal etmesinin paylaşım planlarını değiştirmesi.

· İtilaf devletlerine göre Osmanlı ile imzalanacak olan antlaşma, Türk halkını kısmen rahatlatır ve Mustafa Kemal’den koparırdı.

· Yunan güçleri, 22 Haziran 1920’de, imzalanacak olan antlaşmanın kabulüne zemin hazırlamak için, Milne Hattını aşarak; Bursa-Uşak çizgisinde harekete geçti. Yunanlılar 20 Temmuz 1920’de Doğu Trakya’yı işgal ettiler.

· 3 Kasım 1919’da İngilizler tarafından Yunanlıların güvenliğinin sağlanması ve Yunan işgalinin yerleşmesi için, İzmir, Aydın, Ma­nisa’nın bir kısmı, Soma ve Ayvalık’ın bir kısmını Yunan işgali altında bırakacak şekilde çizilen ve Yunanlıların ve Kuva-yı Milliye’nin karşılıklı olarak geçmesi yasaklanan hatta Milne Hattı denilir.

· Bu gelişmeler üzerine Saltanat Şurası meseleyi görüşmek üzere 22 Temmuz 1920’de toplandı. Yapılan şurada Rıza Paşa hariç tüm üyeler Sevr Antlaşması’nın imzalanması yönünde kararını bildirdi. Saltanat Şurası’nın Sevr Antlaşması’nı imzalamak istemesinde Bursa ve Doğu Trakya’nın işgal edil­mesi etkili oldu.

· Antlaşmanın maddelerini hafifletmek için Damat Ferit Paşa Fransa’daki Sevr kasabasına gittiyse de etkili olamadı.

· Sevr Antlaşması’nı imzalamak için Rıza Tevfik, Reşat Halis ve Hadi Paşa’dan oluşan grup Fransa’ya gönderildi.

· İşgalci devletler Sevr Antlaşması’nın imzalanması ile Şark Meselesinin hallolacağına inanıyordu.

· TBMM, Sevr Antlaşmasını tanımadığı gibi; 19 Ağustos 1920’de aldığı kararla, antlaşmayı imzala­yanları vatan haini kabul etti. Türk milletinin bu antlaşmaya cevabı ise kurtuluş savaşı oldu. Halk bu durum karşısında milli mücadelenin gereğini daha iyi anladı.

· Padişah, Sevr Antlaşması’nın imzalanmasını kabul etmekle hukuka ve milli iradeye aykırı davranmış­tır. Çünkü Kânun-i Esâsi’ye göre bir antlaşmanın imzalanabilmesi için Meclis-i Me’busan’ın onayının alınması gerekir.

· Sevr Antlaşması bu yönüyle hu­kuka aykırı olduğu gibi; Meclis-i Me’busan’ın aldığı Misak-ı Milli kararları ile çeliştiği için milli ira­deye de aykırıdır.

· Türklerin çoğunlukta olduğu Ana­dolu’yu böldüğü için evrensel beyannamelere de (Fransız İhtilali’nin yaydığı fikirler ve Wilson Prensipleri) aykırıdır.

Sevr Antlaşması’nın İçeriği:

1.Osmanlı ülkesi; Giresun, Ordu, Samsun, Tokat, Çorum, Amasya, Sinop, Kastamonu, Çankırı, An­kara, Eskişehir, Bolu, Zonguldak, Bilecik, İstanbul ve Kayseri’nin doğusu ile sınırlı kalıyordu.

2. Boğazlar, her zaman bütün devletlerin gemilerine açık tutulacak; Türklerin hiç bir etkisinin bulunma­dığı, kendine has polis gücü, bütçesi ve bayrağı olan bir komisyon tarafından yönetilecek. (İlk defa boğazların yönetimi için komisyon kurulması ka­rarı verilmiştir. Bu madde İstanbul’u güvenliksiz hale getirmiştir).

3.Midye-Büyük Çekmece hattının batısı ve İzmir dâhil Batı Anadolu Yunanistan’a verilecek

4.Doğu Anadolu’da sınırları Wilson tarafından çizilecek ve Karadeniz ile Akdeniz’e çıkışı olan bir Ermeni devleti kurulacaktır.

5.Doğu Anadolu’da bir Kürt devleti kurulacaktır.

6.Antalya ve Konya havalisi İç Batı Anadolu’nun içlerine kadar İtalyanlara verilecektir.

7.Mardin, Urfa, Antep, Adana, Malatya ve Sivas dolaylarını birleştiren bölge ve Suriye Fransa’ya verilecektir.

8.Hicaz hariç olmak üzere Arabistan ve Musul İngiltere’ye verilecektir.

9.Rodos ve On İki Ada İtalya’ya; Ege Adaları Yu­nanistan’a verilecektir.

10. Brest-Litovsk Antlaşması tanınmayacaktır.

11.Osmanlı ordusunun mevcudu 50.700’ü geçme­yecek; askerlik mecburi olmaktan çıkarılacak, deniz gücü 13 ufak gemiyi geçmeyecek, orduda tank, ağır makineli tüfek, top ve uçak bulunmayacaktır.

12.Osmanlı maliyesini işgalcilerin oluşturacağı bir komisyon düzenleyecektir.

13.Kapitülasyonlar genişletilerek bütün devletlere verilecektir.

14.Azınlık hakları artırılacak; azınlık haklarının garantisi için bir komisyon kurulacaktır.

15.Osmanlı savaş tazminatı ödeyecektir.

Antlaşmanın Önemi:

1.Osmanlı Devleti sömürge durumuna getirildi

2.İşgalciler şark meselesini hallettiklerine inandı

3.Halkın direnme gücü kamçılandı

4.Türk milleti İstanbul yönetimine ve İngilizlerle güvenilemeyeceğini bir defa daha anladı.

5.Azınlıklar emellerine ulaştığını zannetti.

Açıklamalar:

1.Osmanlı yönetimine göre Sevr Antlaşması tama­men yok olmaktan daha iyiydi

2.Bu antlaşma Ayestefanos Antlaşması gibi geçer­siz ve uygu­lanmayan bir antlaşmadır.

Sevr Barış Antlaşması’na Karşı Tepkiler

· TBMM, Sevr Antlaşması daha imzalanmadan Türk topraklarının parçalanmasına razı olmayacağını tüm dünyaya ila etti.

· TBMM’nin amacı; Misak-ı Milli’yi kabul ettirmekti.

· TBMM, 19 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzalayanları ve onaylayanları vatan haini olarak kabul ettiğini duyurdu.

· Sevr Antlaşması, Türk milletini umutsuzluğa sürüklemedi. Aksine azim ve karalılığını artırdı.

Düzenli Ordu’nun Kurulması

· İzmir’in işgalinden sonra Kuva-yı Milliye birlikleri Ayvalık, Bergama, Soma, Akhisar, Salihli, Nazilli ve Aydın’da Yunanlılara karşı başarılı mücadeleler vermiştir.

· Kuva-yı Milliye düşmanı oylayabiliyor fakat düş­manı yurttan atacak şekilde karşı taarruza geçemiyordu. Bu durumu bilen Mustafa Kemal, düzenli ordunun kurulmasının şart olduğuna inanıyor; fakat bu düşüncesini meclise kabul ettiremiyordu.

· 22 Haziran 1920’de başlayan Yunan Taarruzu Gediz muharebelerinde Kuva-yı Milliye’nin mağlubiyetine sebep oldu. Kuva-yı Milliye’nin komutanı olan Ali Fuat Cebesoy mağlubiyete Kuva-yı Milliye’nin disiplinsizlik ve düzensizliğini sebep gösterir­ken; Kuva-yı Milliye’ciler de mağlubiyetin sebebi olarak Ali Fuat Cebesoy’un başarısızlığını ileri sürüyor­lardı.

· Gediz muharebeleri, Mustafa Kemal’in dü­zenli ordu konusundaki düşüncelerini haklı çıkar­mış ve bunun üzerine 8 Kasım 1920’de yapılan meclis toplantısı sonucunda Ali Fuat Cebesoy’un Moskova büyük elçiliğine tayin edilmesine ve dü­zenli ordunun kurulmasına karar verilmiştir.

· Batı Cephesi’nde düzenli orduyu kurmakla İsmet İnönü görevlendirildi. Cephenin güneyi ise Refet Bele’nin komutasına verildi.

· 27 Aralık 1920’de düzenli ordunun kurulması kararlaştırıldı

Düzenli Ordunun Kurulma Sebepleri:

1.Halk ile Kuvay-ı Milliye birliklerinin karşı karşıya gelmeye başlaması

2.Yunan ilerleyişinin durdurulamayışı

3.Kuvay-ı Milliye’nin merkezi otoriteden yoksun oluşu

4.Kuvay-ı Milliye’nin bölgesel amaçlı olması

Düzenli Ordunun Özellikleri:

1.Kurtuluş savaşında sadece Yunanlılara karşı sa­vaştı

2.TBMM’ye karşı oluşan bazı isyanları bastırdı

3.Tekâlif-i Milliye Emirleri’nin uygulanması sonu­cunda taarruz gücüne ulaştı

4.I. İnönü Muharebesi ilk savaşı ve ilk başarısıdır.

5.Eskişehir-Kütahya Muharebeleri tek başarısızlığı­dır.

Etiketler:

Mustafa Kemal’in Hayatı

Atatürk’ün Hayatı

Öğrenim Hayatı

·   Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğdu.

·  Babası bir gümrük memuru olan Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır.

·  aba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın’dan Makedonya’ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir.

·  Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır.

·  Milis subaylığı, evkaf kâtipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım’la evlendi.

·  Atatürk’ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına kadar yaşadı.

·  Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti.

·  Ancak Mustafa Kemal babasını çok küçük yaşlarda kaybetti (1888).

·  Bu nedenle okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Mustafa ve annesi dayıları ile birlikte yaşamak üzere taşraya Rapla Çiftliği’ne gittiler. Onu annesi büyüttü.

·  Mustafa çiftlikte çalışmaya başlamış, ancak annesi okula gitmemesi nedeniyle endişelenmeye başlamıştı. Sonunda, annesinin Selânik’teki kız kardeşi ile birlikte yaşamalarına karar verildi. Böylece Mustafa Selânik’e dönüp okulunu bitirdi.

·  Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydoldu.

·  Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye’ye girdi. Bu okuldaki Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına “Kemal” i ilave etti. Askeri Rüştiyeyi 1895 yılında bitirdikten sonra, Mustafa Kemal, Manastırdaki Askeri İdadiye girdi.

·  1899 yılında Manastır Askeri İdâdi’sini bitirip, 3 Mart 1899′da İstanbul’da Harbiye’nin hazırlık sınıfına kaydoldu. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu.

·  Harp Akademisi’ne devam etti. 11 Ocak 1905′te kurmay yüzbaşı rütbesiyle Akademi’yi tamamladı.

Özetle Atatürk’ün Okuduğu Okullar:

¨   Mahalle Mektebi,

¨   Şemsi Efendi İlkokulu,

¨   Mülkiye Rüştiyesi,

¨   Selanik Askeri Rüştiyesi,

¨   Ma­nastır Askeri İdadisi,

¨   İstanbul Harp Okulu

¨   Harp Akademisi

Askerlik Hayatı

· 1905-1907 yılları arasında Şam’da V. Ordu emrinde görev yaptı. Daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâyi Milliye ile ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.

·  Arkadaşları ile Şam’da “Vatan ve Hürriyet” adında bir dernek kurdu.

·  1907′de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır’a III. Ordu’ya atandı.

·  19 Nisan 1909′da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı.

·  1910 yılında Fransa’ya gönderildi. Picardie Manevraları’na katıldı.

·  1911 yılında İstanbul’da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

·  1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal kendi isteğiyle bir grup arkadaşıyla birlikte Trablus’a gitti; Tobruk ve Derne savunmalarında görev aldı. Mustafa Kemal henüz Libya’da iken Balkan Savaşı başladı.

·  Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır’daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne’nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü.

·  Balkan Savaşı’nda (1912-1914) başarılı bir kumandan olarak hizmet verdi.

·  Balkan Savaşı sonunda, Mustafa Kemal Sofya’ya askeri ataşe olarak atanmıştır.

·  22 Aralık 1911′de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912′de Derne Komutanlığına getirildi.

·  1913 yılında Sofya Ateşemiliterliği’ne atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915′te sona erdi. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı başlamış ve Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ’da görevlendirildi.

·  18 Mart 1915′te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915′te Arıburnu’na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı’nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi.

·  İngilizler 6-7 Ağustos 1915′te Arıburnu’nda tekrar taarruza geçti. 8 Ağustos 1915 tarihinde Anafartalar Grup Kumandanlığına getirildi.

·  Birinci Dünya Savaşı esnasında, Anafartalar’daki Türk kuvvetlerine kritik bir zamanda kumanda etti. Bu sırada Çanakkale Boğazı’na çıkarma yapılmış ve Mustafa Kemal bu durumu kişisel gayretiyle kurtarmıştır. Savaş esnasında, Mustafa Kemal’in kalbinin üzerine bir şarapnel parçası isabet etmiş, ancak göğüs cebinde bulunan saati onun hayatını kurtarmıştır.

·  Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe, 21 Ağustos’ta II. Anafartalar zaferleri takip etti.

·  Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilâf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal’in askerlerine verdiği “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

·  Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları’ndan sonra 1916′da Edirne ve Diyarbakır’da görev aldı.

·  1 Nisan 1916′da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis’in geri alınmasını sağladı.

·  Daha sonra Kafkaslarda ve Suriye’de hizmet etti. Şam ve Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917′de İstanbul’a geldi.

·  Veliaht Vahdettin Efendi’yle Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyahatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad’a giderek tedavi oldu.

·  15 Ağustos 1918′de Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunmalar yaptı.

·  Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918′de Suriye’de bulunan Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918′de İstanbul’a dönüp Harbiye Nezâreti’nde göreve başladı.

·  Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilâf Devletleri’nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıktı.

·  22 Haziran 1919′da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını” ilân edip Sivas Kongresi’ni toplantıya çağırdı.

·  23 Temmuz -7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı.

·  27 Aralık 1919′da Ankara’da heyecanla karşılandı.

·  23 Nisan 1920′de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi.

·  Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabûl edip uygulamaya başladı.

·  Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919′da Yunanlıların İzmir’i işgâli sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 1

·  0 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşan Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı.

Siyasi Hayatı

·Mustafa Kemal, Harp Akademisi’ndeyken siyasi konulara ilgi duydu.

·  Osmanlı Devleti’nin tarihi ömrünü tamamladığı ve milli egemenliğe dayalı yeni bir devlet kurmak gerektiği düşüncesini benimsedi.

·  Şam’da görevliyken arkadaşlarıyla Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu.

·  Daha sonra Selanik’e geçerek İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. Ancak bir süre sonra görüş ayrığı yaşayarak ayrıldı.

·  Mondros Ateşkesi sonrası, işgaller başlayınca Mustafa Kemal, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Örgütlenme aşamalarında olan kongrelere başkanlık yaptı.

·  TBMM2nin ilk meclis başkanı, cumhuriyetin ilanından sonra ilk cumhurbaşkanı oldu.

Atatürk’ün Kişiliği ve Özellikleri

Çok Yönlülüğü

Mustafa Kemal Atatürk, çok yönlü ve üstün kişiliği olan bir liderdir. Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması’yla ortaya çıkan tehlikeli durumu ilk olarak görüp milletin dikkatini çeken odur. Mustafa Kemal, Amasya Genelgesi’nde, vatanın bütünlüğünün ve milletin istiklâlinin tehlikede olduğunu söyledi. Erzurum Kongresi’nde, millî sınırlar içinde vatanın parçalanmaz bir bütün olduğunu bütün dünyaya ilân etti. Kurtuluş Savaşı’nı bunun için başlattı. Bu konuda hiçbir taviz vermedi. Vatan savunmasını her şeyin üzerinde tuttu. Sakarya Savaşı sırasında “Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz” diyerek bu konudaki kararlılığını gösterdi. Sanatseverliği

İleri Görüşlülüğü

Mustafa Kemal Atatürk, daha Birinci Dünya Savaşı devam ederken Osmanlı Devleti’nin hızla felâkete doğru sürüklendiğini görüp çareler aramaya başlamıştır. Ülkemizin içinde bulunduğu durumu en doğru şekilde tespit etmiş ve ilerisi için en doğru kararları almıştır.

Atatürk’ün gençlere söylediği “Yolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi kâfi değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi lâzımdır” sözü, onun ileri görüşlü bir lider olduğunu açıkça ortaya koymaktadır

Açık Sözlülüğü

Mustafa Kemal Atatürk, doğru bildiği şeyleri açıkça söylemekten çekinmezdi. Şu sözleri bunun en güzel örneğidir: “Ben düşündüklerimi sevdiklerime olduğu gibi söylerim. Aynı zamanda lüzumu olmayan bir sırrı kalbimde taşımak iktidarında olmayan bir adamım. Çünkü ben bir halk adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın huzurunda söylemeliyim”.

Öğreticiliği

Atatürk, kararlı ve mücadeleci bir liderdi. Güçlükler karşısında yılmayan, ümitsizliğe düşmeyen kişiliği onun Millî Mücadele’nin lideri olmasını sağlamıştır. Samsun’a çıktıktan sonra, Kâzım Karabekir Paşaya çektiği bir telgrafta, o günlerdeki ağır durumu belirttikten sonra “Bununla beraber bütün umutlar kaybolmuş değildir. Memleketi bu durumdan ancak Türk milletinin mukavemet azmi kurtarabilir” diyordu. Eskişehir-Kütahya Savaşları’ndan sonra Yunanlılar, Ankara’ya doğru ilerlemeye başladıkları zaman, Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından başkomutanlık görevine getirilmişti. Başkomutan olarak yaptığı ilk konuşmasındaki “Milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, behemehal (ne yapıp edip) yeneceğimize dair güvenim bir dakika olsun sarsılmamıştır” sözleri onun hiçbir zaman ümitsizliğe yer vermediğini ve mücadelesindeki kararlılığı gösteren başka bir örnektir.

Planlılığı

Atatürk, bütün çalışmalarını bir plân dahilinde yapardı. Bir işe karar verdiğinde; bu kararı bütün yönleriyle inceler, en iyi sonucu alacak şekilde uygulamaya geçerdi. Mustafa Kemal, yapacağı inkılâpları önceden düşünmüş, kamuoyunu bu değişiklikler konusunda aydınlattıktan sonra inkılâplarını yapmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın plânını, İstanbul’dan Anadolu’ya geçmeden önce yapmış ve bunu yakın arkadaşlarıyla tartışmıştı. Zamanı geldikçe düşündüklerini uyguladı. Uygulamaya başladıktan sonra hiç taviz vermedi. Bütün hayatı boyunca metotlu çalışmayı hiç bırakmadı.

Tarihine Bağlılığı

Atatürk, tarihte büyük devletler kuran ve yüksek bir medeniyet meydana getirmiş olan Türk Milleti’nin büyüklüğüne inanan ve bununla gurur duyan bir insandı. Atatürk; kahramanlık, vatan sevgisi, çalışkanlık, bilim ve sanata önem verme gibi değerlerin, Türklüğün yüksek vasıflarından olduğunu ifade etmiştir. O, milletinin bu özelliklerini her fırsatta dile getirip insanlık ailesi içinde lâyık olduğu yeri almasına çalıştı. Milletimizin yüksek karakteri, çalışkanlığı, zekâsı ve ilme bağlılığı ile millî birlik ve beraberlik duygusunu geliştirmeyi başlıca ilke kabul etti. Ona göre: “… Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır”.

Birleştirici ve Bütünleştiriciliği

Atatürk’ün birleştirici ve bütünleştirici özelliği sayesinde, Millî Mücadele başarıya ulaşmıştır. Atatürk, Millî Mücadelenin karanlık günlerinde, değişik fikirlere sahip insanları bir mecliste, kendi etrafında toplamayı başardı. Kısacası, Atatürk’süz Millî Mücadele düşünülemezdi. Atatürk’ün birleştirici gücü, kişisel özelliğinden ve karakterinden geliyordu. O, yalnız askerlerin değil, sivil halkın da güvenini kazanmıştı.

İnkılapçılığı

Atatürk, milletimizi çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracak ileri bir zihniyetin yerleşmesi çabasındaydı. Bu yolda birtakım inkılâplar yaptı. İnkılâpların amacı, modern bir devlet, çağdaş bir toplum meydana getirmekti. Atatürk, Türk Milleti’nin çağdaş milletlerin seviyesine çıkartmak için siyasal, toplumsal, ekonomik alanlarda inkılâplar yapmıştır. O’nun şu sözleri inkılâpçı karakterini ortaya koyar:

“Büyük davamız, en medenî ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de temelli inkılâp yapmış olan büyük Türk Milleti’nin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için, fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz”.

Devlet Adamlığı

İyi bir yönetici, milletinin huzur ve saadetini sağlamak için çalışır. Mustafa Kemal Atatürk, bütün hayatı boyunca bunu yapmaya çalıştı. Milleti için çalışmayı bir görev saydı. “Millete efendilik yoktur. Hadimlik vardır. Bu millete hizmet eden, onun efendisi olur” sözü ile yöneticilerde bulunması gereken özelliği belirtmiştir. Mustafa Kemal, hayatı boyunca Türk devletinin ve milletinin çıkarlarım kendi çıkarlarının üstünde tutan, ender devlet adamlarından birisidir. Savaştaki kahramanlığı kadar, devlet kurup yönetmedeki ustalığı, ileri görüşlülüğü ve barışseverliği ile Atatürk, tarihte eşine az rastlanan bir yöneticidir.

Atatürk, Türk milletinin manevî ihtiyaçlarının da karşılanması gerektiğini biliyor ve bu nedenle kültürel kalkınmaya büyük önem veriyordu. Atatürk, Türk kültür ve sanatını dünyaya tanıtmak için çok çalıştı. Bu konuda araştırmalar yapılmasını, sergiler açılmasını ve kültürle ilgili kongreler düzenlenmesini teşvik etti. Sanat ve sanatçılar hakkında takdir ve teşvik edici sözler söyledi. Bunlardan bazıları:

“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”

“Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatkâr olamazsınız.” ”’

“Bir millet, sanat ve sanatkârdan mahrum ise tam bir hayata malik olamaz.”Atatürk, sanatçı yetiştiren kurumlar açtı. Çağdaş Türk sanatını geliştirmek amacıyla Avrupa’ya resim, heykel ve müzik öğrenimi için gençler gönderdi. Bu durum, onun sanata ve sanatçıya ne kadar önem verdiğini gösterir.

Vatan ve Millet Sevgisi

Atatürk, kendi milletini ve bütün insanları samimî duygularla seven, iyi kalpli bir insandı. Bütün milletleri bir vücut, her milleti de bu vücudun bir organı olarak görürdü. Dünyanın herhangi bir yerinde bir rahatsızlık varsa ilgisiz kalamazdı. “İnsanları mesut edecek tek vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan hareket ve enerjidir” derken insanlar için ne kadar iyi duygular beslediğini açıklıyordu.

Atatürk, çocukları ve gençleri çok sever, onların en iyi şartlarda yetişip yükselmesini isterdi. Çünkü bir milletin ancak iyi nesiller yetiştirebilirse yükseleceği düşüncesini taşıyordu.

Önder Oluşu

İşgal günlerinde, toplumu olaylar karşısında yönlendirecek bir öndere ihtiyaç vardı. İşte o karanlık günlerde Atatürk, milletine rehber oldu. Anadolu’ya geçerek kongreler topladı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasını sağladı. Millî Mücadele, Atatürk’ün önderliğinde başarıya ulaştı. Türk Milleti’nin her alanda çağdaşlaşmasını hedef alan inkılâplar onun önderliğinde gerçekleşti. O’nun ilke ve inkılâpları, Türk milletine günümüzde de rehber olmaya devam etmektedir. Mustafa Kemal Atatürk, askerî zaferlerini ve başardığı inkılâpları kendisine mal etmemiştir. Büyük eserlerin, ancak büyük milletle başarılabileceğine inanan bir önderdi.

Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı Devleti’nin Durumu

Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918)

Osmanlı’nın Ateşkes’i İmzalama Sebepleri:
1.Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi sonucunda Osmanlı ile Almanya’nın kara bağlantısının kesil­mesi

2.Osmanlı’nın savaşacak gücünün kalmaması

3.Wilson Prensiplerinden cesaret alınması

4.Güney cephelerinin çökmesi

5.Savaş taraftarı olan İttihat ve Terakki Partisi liderlerinin (Cemal Paşa, Enver Paşa, Talat Paşa)  ülkeyi terk etmesi sonucunda başa barış isteyen Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın gelmesi.

Mondros Ateşkes Antlaşması, 30 Ekim 1918’de Osmanlı adına Bahriye Nazırı Rauf Orbay ile İtilaf Devletleri adına İngiliz Amirali Calthrope arasında Limni adası­nın Mondros limanında Agamemnon zırhlısında imzalanmıştır.

Ateşkes Antlaşması’nın Şartları

(Tümü 25 maddedir):

1.Anlaşma devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıktığında istedikleri stratejik bir bölgeyi işgal edebilecektir. (7. madde)

Açıklamalar:

· Mütarekenin en önemli maddesi 7. maddedir.

· Bu madde itilaf devletlerinin Anadolu’da yaptık­ları işgallerin hukuki dayanağı olmuştur.

· İtilaf Devletleri bu maddeyi ateşkese koya­rak Wilson ilkele­rine ters düşmekten kurtulmuşlar­dır.

· Bu madde Osmanlı ülkesini işgale açık hale geti­rip ülke bütünlüğünü bozmuştur.

2.Doğu Anadolu’da altı ilde (vilayat-i sitte: Erzu­rum, Van, Elazığ, Sivas, Bitlis, Diyarbakır)bir karı­şıklık çıktığında itilaf devletleri bu illerin herhangi birini işgal edebilecektir. (24. madde)

Açıklama: Bu madde anlaşma devletlerinin Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermeni Devleti kurma projelerinin en önemli göstergesidir.

3.Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlan­ması dışındaki Osmanlı orduları terhis edilecek; ayrıca orduya ait cephane, taşıtlar ve donanma anlaşma devletlerine bırakılacaktır.

Açıklama: Böylece Osmanlı Devleti yapılacak işgaller karşı­sında savun­masız hale getirilmeye çalışılmıştır. Bu madde Anadolu’nun işgal edileceğini gösterir.

4.İran ve Kafkasya’daki Osmanlı birlikleri geri çekilecek. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da bulunan Osmanlı askerî birlikleri en yakın itilaf devletine teslim ola­caktır.

5.Ermenilerle itilaf devletlerinden alınan esirler serbest bırakılacak; Türk esirler itilaf devletlerinin denetiminde kalacaktır.

Açıklama: Bu durum devletlerin eşitliği ilkesine aykırıdır.

6.Haberleşme ve ulaşıma ait bütün araç ve gereçler anlaşma devletinin denetiminde bırakılacaktır.

Açıklamalar:

· Böylece, işgalci devletlere karşı topyekûn bir mü­cadelenin Türkler tarafından başlatılması engellen­meye çalışılmıştır.

· Bu durum bölgesel direniş hare­ketlerinin vatanın bütününe yönelik hale getirilme­sini kısa bir için de olsa geciktirmiştir.

· Bu madde işgallerin başlayacağını gösterir.

7.Limanlar, Toros tünelleri, tersaneler ve demir yolları anlaşma devletlerine bırakılacak

8.Anlaşma devletleri akaryakıt ve kömür ihtiyaç­larını Osmanlı Devleti’nden karşılayacak ve bu mad­deler ihraç edilmeyecektir.

Açıklama: Anlaşma devletleri bu tür maddelerle Osmanlı Devleti’nin eko­nomik bağımsızlığını ortadan kal­dırmış ve Osmanlı’yı ekonomik bakımdan kendile­rine bağımlı hale getirmeye çalışmışlardır.

9.Boğazlar İtilaf Devletleri’nin işgalinde olacaktır.

Açıklama: Bu madde Osmanlı’nın boğazlar üzerindeki ege­menliğini sona erdirdiği gibi; İstanbul’u güvenliksiz hale getirdi ve Anadolu ile Rumeli’nin bağlantısını kesti.

10.Batum işgal edilecektir.

Açıklama: İngiltere bu madde ile Kafkasya’yı işgal ederek Osmanlı ile Rusya’nın bağlantılarını kesmek iste­miştir.

11.Osmanlı ittifak grubu ile ilişkilerini kesecektir.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın Önemi:

1.Osmanlı Devleti İtilaf devletlerine teslim olmuş­tur.

2.Osmanlı Devleti fiilen sona ermiştir.

3.Gizli antlaşmaların uygulama safhası başlamıştır.

4.Milli cemiyetler kurulmuştur.

5.Mütarekeyi imzalayan Rauf Orbay gözden düş­müştür.

Açıklamalar:

· Mütarekenin imzalandığı tarihte Mustafa Kemal, Suriye’dedir.

· Gizli antlaşmaların var olması mütarekenin ağır şartlar taşıma­sında etkili oldu.

Ateşkes Antlaşması’nın Osmanlı Devleti’ne Etkileri

· Ateşkes’in imzalanmasının ardından İtilaf Devletleri, 7. maddeyi bahane ederek, Osmanlı topraklarını işgal etmeye başladılar.

Ateşkes Antlaşması’ndan

19 Mayıs 1919’a Kadar Meydana Gelen Önemli Olaylar

· İtilaf Devletleri, antlaşma şartlarına uymayarak 7. maddeyi istedikleri gibi yorumlamışlar ve yurdumuzu işgale başladılar.

· Bu işgaller, Birinci Dünya Savaşı sırasında imzalanan gizli paylaşım antlaşmalarının uygulamasından başka bir şey değildi.

İşgaller

İngiliz İşgalleri:

· İngilizler, 3 Kasım 1918’de Musul’a, 9 Kasım 1918’de İskenderun’a girdi.

· 1919 başlarında da, Urfa, Antep ve Maraş’ı işgal ettiler.

· Zamanla, Samsun ve Merzifon da işgal edildi.

Fransız İşgalleri:

· Fransızlar, Adana ve çevresini işgal ederek buradaki Ermenileri harekete geçirdiler.

İtalyan İşgalleri:

· İtalyanlar, Konya, Antalya, Söke, Kuşadası, Bodrum ve Marmaris’i işgal ettiler.

· 3 Kasım 1918’de İtilaf donanması, İstanbul’u işgal etti.

· İtilaf kuvvetleri, Mondros Ateşkes Antlaşması’nı uygulaması konusunda Osmanlı Devleti’ne baskı yapmaya başladılar.

· Bu işgaller karşısında Türk milleti, vatanını ve bağımsızlığını korumak amacıyla mücadele kararı aldı.

İşgallere Karşı Neler Yapıldı?

· Mitinglerle Türk milletinin haklı davası dünya kamuoyuna duyurmaya çalışıldı.

· Yurdun dört bir yanında teşkilatlanarak, silahlı güçler oluşturulmaya başlandı.

Osmanlı Devleti’ni Paylaşma Tasarıları

Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda İtilaf Devletleri, aralarında yaptıkları gizli antlaşmalarla Osmanlı topraklarını paylaştılar.

Gizli Antlaşmalar

Gizli Antlaşmaların Yapılma Sebepleri:

1.Şark meselesi (Osmanlı ülkesini paylaşma mese­lesi)’ni halletmek.

2.İtilaf bloğunun birlik ve istikrarını sağlamak

3.Savaştan sonra Osmanlı’yı paylaşma konusunda anlaşmazlığa düşmemek

4.İtalya’yı İtilaf bloğuna katmak.

5.Rusya’yı İtilaf bloğunda tutmak

Gizli Antlaşmalar:

1.Boğazlar Antlaşması (Mart-Nisan 1915)

Çanakkale Savaşı esnasında Rusya boğazlar konu­sunda tedirginleşince; İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan antlaşma ile boğazlar ve çevresi Rusya’ya bırakılmıştır.

Antlaşmanın Önemi:

1.Rusya’nın Almanya tarafına geçmesi önlendi

2.Gizli antlaşmalar başladı

3.İngiltere ve Fransa ilk defa Rusya’nın boğazlar konusundaki isteklerini kabul etti.

Not: Rus Çarlığı yıkıldıktan sonra; tekrar yapılan gizli antlaşmalar sonucunda boğazlar bölgesinin yönetiminin İtilafların ortak kontrolünde olmasına karar verildi.

2.Londra Antlaşması (26 Nisan 1915)

Bu antlaşma İngiltere, Fransa ve İtalya arasında imzalandı.

İtalya’ya On İki Ada ve Antalya bırakıldığı gibi; İtalya’ya, Osmanlı’nın Libya üzerindeki halifelik haklarının da kaldırılacağı vaat edildi. Bu antlaşma sonucunda İtalya İtilaf Grubu’na geçti.

3.Sykes-Picot Antlaşması (1916)

Bu antlaşma, İngiltere ile Fransa arasında imzalan­mıştır.

1.Musul hariç, Irak İngiltere’ye bırakıldı

2.Adana, Antakya, Lübnan ve Suriye kıyıları Fransa’ya bırakıldı.

3.Musul, Ürdün ve Suriye’nin bir kısmında Arap krallığının kurulması ve bu devletin Fransa ile İn­gil­tere’nin ortak denetiminde olması kararlaştırıldı.

4.Filistin’de, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Şerif Hüseyin tarafından kararlaştırılarak, uluslararası bir yönetimin kurulması kararlaştırıldı.

5.Hicaz’ın serbest bölge olması kararlaştırıldı.

Önemi:

1.Arap bölgeleri (Orta Doğu) paylaşıldı

4.Petrograt Protokolü

Bu antlaşma Rusya, Fransa ve İngiltere arasında imzalandı. Rusya’ya,  İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu çıkarlarını kabul etmesine karşılık boğazlar bölge­sine ek olarak Trabzon’a kadar Doğu Karade­niz, Erzurum, Van ve Bitlis verildi.

5.Mc Mahon Antlaşması (1916)

İngiltere’nin Mısır valisi ile Şerif Hüseyin ara­sında imzalanmıştır. Şerif Hüseyin’e bağımsız bir Arap devleti vaat edilmiştir. Arapları Osmanlı’ya karşı savaştırmak isteyen İngilizler bu tür gizli antlaş­malarla amaçlarına ulaşmıştır.

6.Saint Jean de Maurienne Antlaşması (19 Nisan 1917)

· Bu antlaşma, İngiltere, Fransa ve İtalya arasında imzalanmıştır.

· Oniki Ada, Antalya, İzmir, Aydın ve Muğla İtalya’ya bırakılmıştır. İngiltere; İzmir’in İtalya’ya verilmesini Rusya istemeyeceğinden dolayı; bu antlaşmanın geçerli olabilmesini, Rusya’nın ant­laşmayı imzalamasına bağlamıştır. Rusya kısa bir süre sonra savaştan çekildiği için bu antlaşma Rusya tarafından imzalanamamıştır.

· Paris Konfe­ransı’nda İzmir’i Yunanistan’a bırak­mak isteyen İngiltere’ye İtalya karşı çıkınca; İngil­tere Saint Jean de Maurıenne Antlaşması’nın geçersizli­ğini ileri sür­müş­tür.

Gizli Antlaşmaların Önemi:

1.İtilaf Devletleri aralarında çıkar birliği sağlamış­lardır.

2.Savaş daha bitmeden, Osmanlı toprakları payla­şılmıştır.

3.Bu antlaşmalar, Mondros Mütarekesinin ağır şartlar taşımasında etkili olmuştur.

4.İtilaf Devletleri aralarındaki birlik ve bütünlüğü güçlendir­mişlerdir.

5.Gizli antlaşmalar İtilaf devletlerinin zaferden emin olduğunu göste­rir.

Gizli Antlaşmaların Özellikleri:

1.Şark meselesini halletmeye yöneliktirler

2.Osmanlı toprakları paylaşılmıştır.

3.İtilaf Devletleri çıkar birliği sağlamıştır.

4.Osmanlı’nın savaşa girmesinin bir sonucu olarak gündeme gelmiştir.

Açıklamalar:

· Yunanistan gizli antlaşmalara katılmadığı halde; savaştan sonra toplanan Paris Konferansında İzmir ve civarını alarak Osmanlı’nın paylaşımına açıkça katılmıştır.

· Rusya gizli antlaşmalara katıldığı halde; savaştan çekildiğin­den dolayı; savaştan sonra Osmanlı’nın paylaşımına katılama­mıştır.

· İtalya gizli antlaşmalara katıldığı halde; savaştan sonra ant­laşmalardan umduğunu bulamamış ki bu durum İtalya ile İngiltere ve Fransa’nın arasını açmıştır.

· Gizli antlaşmaları dünyaya ilk defa Çarlık Rusyası’nı, İngiltere, Fransa ve İtalya’yı dünya kamuoyuna kötü göstermek isteyen Bolşevikler duyur­muştur.

· Wilson İlkeleri, gizli antlaşmaları hukuken geçer­siz saymıştır.

· İngiltere ve Fransa, ABD ile çelişkiye düşmeden gizli antlaş­maları uygulayabilmek için, Paris Konfe­ransı’nda mandater sistem düşüncesini ortaya attılar. Mondros Ateşkes Antlaşması’na 7 ve 24. maddeleri koydular. Azın­lıkları Osmanlı’ya karşı kışkırttılar.

· Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra başlayan işgaller, genelde, gizli antlaşmalar doğrultusunda oldu

· Rusya’nın savaştan çekilmesi üzerine; Doğu Anadolu’da Ermeni Devleti ku­rulmasına; Ermenile­rin koruyuculuğunun ABD’ye verilmesine ve Bo­ğazlar üzerinde ortak yönetim kurul­masına karar verildi.

· Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile gizli antlaşmalar uygulamaya girdi.

· İşgal güçleri gizli antlaşmaları daha rahat uygula­yabilmek için Mondros Ateşkes Antlaşması’nı işlerini ko­laylaştıracak şekilde hazırladılar.

Wilson İlkeleri / Prensipleri (8 Ocak 1918)

· ABD Cumhurbaşkanı Woodrow Wilson Birinci Dünya Savaşı sonrasında yapılacak barışın esaslarını ya­yınladığı on dört ilke ile açıklamış, İtilaf devletleri de ABD’yi yanlarında tutmak istediklerinden dolayı bu ilkeleri kabul ettiklerini bildirmişlerdir.

· ABD başkanı Wilson, savaştan sonra barışın de­vam etmesini bir daha böyle büyük savaşların çık­mamasını istiyordu.

İlkeler:

1.Galip devletler yenilen devletlerden toprak ve savaş tazminatı almayacak.

Açıklama:

· Bu madde yeni sömürgeler oluşmasına karşıdır.

· Mağlup devletlerin mütareke imzalamasını hızlan­dırmıştır.

· Savaştan sonra imzalanan antlaşmalar, bu mad­deye uymamış­tır.

2.Devletlerarası antlaşmalarda açık diplomasi esası uygulanacak.

Açıklama: Gizli antlaşmalar hukuken geçersiz sayılmıştır.

3.Karasuları dışındaki denizlerde tam serbestlik sağlanacak

4.Uluslar arası ekonomik engeller kaldırılacak ve devletlerarasında eşitlik sağlanacak

5.Silahlanmanın azaltılması yolunda karşılıklı gü­venceler verilecektir.

Açıklama: İlk silahsızlanma çağrısıdır.

6.Rusya, Belçika, Romanya, İtalya, Sırbistan, Karadağ ve Romanya’nın sınırları tekrar saptanacak

7.Devletlerarası anlaşmazlıkları barış yoluyla çöze­cek uluslararası bir örgüt kurulacak

Açıklama: Milletler Cemiyetinin kurulması istenmiştir. Bu cemiyet Paris Konferansı’nda kurulmuştur. Bu madde Wilson Prensipleri’nin uyulan tek maddesi­dir. Savaş uluslararası meselelerin çözülme­sinde araç olmaktan çıkarılmak istenmiştir.

8.Boğazlar bütün ulusların ticaret gemilerine açık olacak.

9.Osmanlı İmparatorluğu’nda Türklerin oturduğu bölgelerin egemenliği sağlanacak; diğer bölgeler­deki uluslara da kendilerini geliştirme hakkı verile­cektir.

Açıklama: Osmanlı Devletinin devam edeceği, fakat parça­lanacağı vur­gulanmıştır. Bu madde Mondros müta­rekesinden sonra Ana­dolu’da başlayan işgallerin hukuk dışı; bu durum karşısında Türk Kurtuluş Savaşının ise hukuka uygun olduğunu gösterir. Bu madde azınlıklar için ilham kaynağı olmuştur.

10.Alsas-Loren Fransa’ya geri verilecektir.

Açıklama: Bu madde “savaştan sonra mağlup devletlerden toprak alınma­yacaktır” maddesi ile çelişmektedir.

Wilson Prensipleri’nin Önemi:

1.İttifak grubu mütareke imzalama konusunda cesaretlendi. (Savaşın bitişi hızlandı).

2.Çok uluslu imparatorlukların parçalanması ön görüldü

3.Wilson ilkeleri itilaf devletlerinin çıkarlarına ters düşmüştür. Bu nedenle kabullenmiş gibi göründükleri bu ilkeleri kendi çıkarları doğrultusunda yorumla-mışlardır. İttifak devletleri ise bu ilkeleri barışın anahtarı olarak görüp benimsemişlerdir.

4.Savaştan sonra prensiplerine uyulmadığını gören ABD belli bir dönem Avrupa siyasetinden çekildi.

5.İmzalanan antlaşmalarda prensiplere uyulmadı

6.Kurtuluş Savaşı ve II. Dünya Savaşı’nın çıkması Wilson Prensiplerinin amacına ulaşmadığını göste­rir.

Paris Konferansı (18 Ocak 1919)

· İtilaf Devletleri yenilen devlet­lerle imzalanacak barış antlaşmalarının şartlarını tespit etmek ve bo­zulan dengeleri kendi lehlerine kurmak için Paris’te bir barış konferansı toplamış­tır.

· Bu konferansa 32 devlet katılmıştır.

· Konferans, İngiltere ve Fransa’nın etkisi altında kalmıştır.

· Pa­ris’te ilk ola­rak Milletler Cemiyeti’nin kurulması kararlaştırıl­mıştır.

· Ancak ABD diğer konularla fazla ilgilen­memiş ve yalnızlık politikasına geri dön­müştür.

· En fazla tartışılan mesele Osmanlı ile imzalanacak olan antlaşma olmasına rağmen; aralarında çıkar çatışmasına düşen galipler, Osmanlı ile imzalanacak olan antlaşmayı karara bağlayamamışlardır.

· Batı Anadolu’nun kendisine bırakılması için çaba harcayan Yunanistan, konferansa Batı Anadolu’da Rumların çoğunlukta olduğunu gösteren ve İzmir civarında Rumların Türkler tarafından katledildiğini ileri süren sahte raporlar ile geldi.

· Güçlü bir İtalya’nın Batı Anadolu’da varlığını istemeyen İngiltere, Yunanistan’ın verdiği sahte raporları kul­lanarak İzmir ve civarının Yunanistan tarafından işgal edilmesini konferansa kabul ettirdi. İtalya ise bu durumdan dolayı konferansı terk etti.

· İtilaf Dev­letleri arasında ilk çatlak oluştu.

· Osmanlı ülkesini milletler prensibine göre böle­rek; ilgilendiği bölgeleri mandater sistem aldatma­cası ile sömürü sınırları içine almak isteyen İngil­tere, konferansa Kürt, Ermeni, Rum ve Arapları da davet etti. Bu milletler konferansa İngiliz çıkarla­rına hizmet edecek şekilde sahte raporlarla geldiler.

· İlk defa bu konferansta Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kurulmasına karar verildi.

· Wilson Prensipleri’nde kurulması istenen Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) kurulmuştur.

· Görevi uluslararası anlaşmazlıkları çözümleyerek dünya barışının devamını sağlamak olan bu cemiyet, İngi­liz çıkarlarına hizmet etmekten başka bir işe yara­mamıştır.

· Kurtuluş Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması bu durumu açıkça göstermektedir. Bu ce­miyetin iç tüzüğü Birinci Dünya Savaşı sonucunda im­zalanan bütün antlaşmalara konulmuştur.

· Bu cemi­yetin kurulması Wilson Prensipleri’nin kısmen uy­gulandığını gösterir.

· İngiltere ve Fransa, ABD ve dünya kamuoyuna dürüst görünerek sömürgeciliklerini devam ettire­bilmek için; yeni kurulan bir devletin büyük bir devlet tarafından Milletler Cemiyeti adına yönetil­mesi esasına dayanan Mandater Sistem düşüncesini konferansa kabul ettirdiler. Bu sistem sömürgecili­ğin şekil değiştirmiş halidir.

İzmir’in İşgali (15 Mayıs 1919)

Yunanlılar, Paris Konferansı’na verdirttikleri karar doğrultusunda İzmir’i işgal etmişlerdir.

İşgalin Önemi:

1.Kuva-yı Milliye ortaya çıkmaya başladı

2.Milli bilinç uyandı

3.Halkı Milli Mücadele için örgütlemek kolaylaştı

4.Mitingler düzenlendi

5.Redd-i İlhak Cemiyeti kuruldu

6.Halk, işgalcilere güvenilemeyeceğini anladı.

Amiral Bristol Raporu:

İzmir’in işgali dünya kamuoyunda büyük bir yankı ve kınamaya sebep olunca; olayın sorumlusu duru­munda olan İtilaf Devletleri kamuoyunu yatıştırmak ve İzmir bölge­sindeki durumu öğrenebilmek için bölgeye Amiral Bristol önderliğinde bir he­yet göndermişler­dir.

Bristol Raporu’nun İçeriği:

1.Bölgedeki olayların sorumlusu Türkler değil; Rumlardır.

2.Bölgede Türkler çoğunluktadır.

3.Yunanlıların bölgeyi işgali ilhaka yöneliktir. Böl-genin güvenliğini sağlamaya yönelik değildir.

4.Bölgeden Yunanlılar çekilerek; bölgeye İtilaf devletlerinin güvenlik birlikleri yerleşmelidir.

Bristol Raporu’nun Önemi:

1.Yunanlıların Paris Konferansına sahte rapor ver­diği ortaya çıkmıştır.

2.Yunan işgalinin niteliği dünyaya duyurulmuştur.

3.İşgalin gereksiz ve haksız olduğu belirtilmiştir.

4.İlk defa uluslararası bir belge Türk Milli Müca­delesi’nin haklılığını göstermiştir.

Memleketin İç Durumu ve Cemiyetler

· Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan çok ağır bir güç kaybı ile çıktı.

· Savaş sonunda imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması şartları daha da ağırlaştırdı.

· Devleti, savaşa sürükleyen İttihat ve Terakki’nin lider kadrosu yurt dışına kaçtılar.

· İtilaf Devletleri ise, antlaşmanın 7. maddesine dayanarak işgal bölgelerini genişlettiler.

· İstanbul Hükümeti’nin çaresizliği ve acizliği karşısında Türk milleti örgütlenmeye başladı.

· Kuvay-ı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri şeklinde olan bu örgütlenme tüm Anadolu’ya yayıldı.

· Bu arada İtilaf Devleri’nin kışkırtmaları ile harekete geçen azınlıklar da örgütlendiler.

Amaçları yönünden bu cemiyet örgütlenmeleri üç gruba ayrılır:

1. Azınlıkların Kurduğu Cemiyetler,

2. Millî Varlığa Düşman Cemiyetler,

3. Millî Cemiyetler

Azınlıkların Kurduğu Cemiyetler

1. Mavri Mira Cemiyeti

Özellikleri:

1.Fener Rum patrikhanesi tarafından kuruldu

2.Bizans İmparatorluğunu yeniden canlandırmayı ve Ege’de ilerleyen Yunanlılara yardım ederek Batı Anadolu ve Trakya’yı Yunanistan’a katmayı amaç­lıyordu. (Megali idea/Büyük İdeal)

3.Yunan Kızılhaçı, Göçmenler Komisyonu ve Rum izcilik kuruluşları bu cemiyetin alt kollarıydı

2. Pontus Rum Cemiyeti

Özellikleri:

1.1904’de Merzifon’da Amerikan Koleji’nde ku­ruldu

2.Batum’dan Sinop’a kadar uzanan ve merkezi Samsun veya Trabzon olabilecek bir Rum devleti kurmayı amaçlıyordu.

Açıklama: MÖ281’de kurulan Pontus Devleti’ni MS 63’de Romalılar yıktı. 1204’de tekrar kurulan Pontus Devleti’ni 1461’de Fatih Sultan Mehmet yıktı.

3. Kardos Cemiyeti

Özellikleri:

1.Bu cemiyet Rum göçmenlerine yardımcı olmak görüntüsü altında Pontus Cemiyetine yardımcı oluyordu.

4. Etnik-i Eterya Cemiyeti

Özellikleri:

1.Bu cemiyet bağımsız Yunanistan’ı oluşturmak için 1814 yılında, Filiki Eterya adıyla kurulmuştur.

2.I. Dünya Savaşından sonra ise Yunanistan’ı bü­yütmek ve Bizans Devleti’ni kurmak için çalıştı

5. Hınçak ve Taşnak-Sütyun Cemiyetleri

Özellikleri:

1.Doğu Anadolu toprakları, Çukurova toprakları ve Kara Deniz bölgesinin bir kısmını Ermenistan’a katmak için çalıştılar.

6. Makabi-Alyans İsrailit Cemiyetleri

Özellikleri:

1.Yahudi devleti kurmak için çalışmışlardır.

2.Ekonomik çıkarlarının korunması ön planda ol­muştur.

7. Rum-Ermeni Birlik Komitesi

Özellikleri:

1.Rum ve Ermeni cemiyetleri arasındaki koordi­nasyonu sağladı.

Açıklama:

1.Azınlıklar Türkleri Hıristiyan katliamı yapı­yor olarak göstere­rek Anadolu’nun işgalini başlat­mak istediler.

2.Azınlıklar giriştikleri yıldırma faali­yetleri ile hedefledikleri bölgelerden Türkleri kaçı­rarak ilgili bölgelerde çoğunluk olmak istediler.

Azınlık Cemiyetleri’nin Özellikleri:

1.Wilson Prensiplerinden ilham aldılar

2.Mondros Mütarekesi, azınlıkların çalışmaları için uygun ze­min oluşturdu

3.Azınlıklar Osmanlı ülkesini sömürmek isteyen işgalciler tarafından kullanıldılar

4.Kiliseleri ve yabancı okullarını üs edindiler

5.İşgal devletlerinden yardım gördüler

6.Çıkardıkları olaylar ile TBMM’yi meşgul ettiler

Milli Varlığa Düşman Cemiyetler

1. Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti

Özellikleri:

1.Kurtuluşun padişahın emirlerine bağlı kalmakla mümkün olacağını savunmuştur.

2. Teali İslam Cemiyeti

Özellikleri:

1.Kurtuluşun halifenin emirlerine ve İslâm’ın pren­siplerine uymakla mümkün olacağını savunmuştur.

3. İngiliz Muhipleri Cemiyeti

Özellikleri:

1.Kurtuluşun İngilizlerin himayesi ile mümkün olacağına inanıyordu

2.Bu cemiyet, Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından da desteklenmiş­tir.

4. Wilson Prensipleri Cemiyeti

Özellikleri:

1.Bu cemiyetin taraftarları Wilson ilkelerinden ilham almıştır

2.Kurtuluşun ABD mandasına girmekle mümkün olacağına inanmışlardır.

5. Kürt Teali Cemiyeti

Özellikleri:

1.Bu cemiyetin taraftarları Wilson Prensiplerine dayanarak; halifeye bağlı olarak bir Kürt devleti kurmayı planlamışlardır.

6. Hürriyet ve İtilaf Fırkası

Özellikleri:

1.1911 yılında İttihat ve Terakki Partisi’ne karşı kuruldu

2.1918’den itibaren yönetimde etkili olmaya baş­ladı

3.Anadolu hareketini İttihatçıların hareketi olarak gören parti Kurtuluş Savaşına karşı gelişin liderli­ğini üstlendi.

Milli Cemiyetler

1. Trakya Paşaeli Cemiyeti

Özellikleri:

1.Mavri Mira Cemiyetinin Trakya’ya yönelik ola­rak yürüttüğü bölücü faaliyetlere karşı kurulmuştur.

2.İstanbul ve boğazların işgal edilmesi bu cemiyetle Anadolu’nun bağlantısını kesmiştir.

3.Bu cemiyet Osmanlı Devleti’nin yıkılması halin-de Trakya’da bir cumhuriyet kurmayı planlamakta­dır.

4.Edirne Kongresini düzenlemiştir.

2. İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

Özellikleri:

1.Ege Bölgesinde Yunanlıların bölücü faaliyetle­rine karşı çalıştı.

2.2.9 Mart 1919 tarihinde İzmir’de Müdafaa-i Hu­kuk Kongresi’ni düzenledi.

3. Kilikyalılar Cemiyeti

Özellikleri:

1.Adana ve civarının Ermeni ve Fransızlara karşı bütünlüğünü korumak için kuruldu

4. Redd-i İlhak Cemiyeti

Özellikleri:

1.İzmir’in işgaline tepki olarak kuruldu

2.Balıkesir ve Alaşehir kongrelerini düzenleyerek Ege Bölgesi’ni örgütledi

3.Kuvay-ı Milliye’yi harekete geçirerek silahlı dire­niş başlattı.

5. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti

Özellikleri:

1.Orta ve Doğu Karadeniz’deki Rum ve Ermeni faaliyetlerine karşı kuruldu.

2.Erzurum Kongresi’nin toplanmasına yardımcı oldu.

3.Erzurum Kongresi’nde Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile birleşti.

6. Milli Kongre Cemiyeti

Özellikleri:

1.İstanbul’da kuruldu

2.İlk defa Kuvay-ı Milliye tabirini kullandı

3.Milli mücadele için birleşmeyi savundu

4.Genelde basın yayın yoluyla propagandayı ilke edindi.

5.16 Mart 1920’de İstanbul’un işgaliyle bu cemiyet dağıldı.

7. Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

Özellikleri:

1.Doğu Anadolu’nun Ermenilere karşı bütünlüğünü korumak için kuruldu.

2.XV. kolordunun Erzurum’da dağılmamış halde olması bu cemiyeti daha da etkin hale getirdi.

3.Erzurum Kongresini düzenledi

4.Le Pays Gazetesi’ni çıkardı.

5.Cemiyet; Türkleri azınlıklara göre daha güçlü tutmak için şu kararları aldı:

¨İşgallere karşı dilenilecektir.

¨Basın yayın yoluyla propaganda yapılacaktır

¨Bölge dışına göç edilmeyecektir.

¨Bilim, iktisat ve din teşkilatları kurulacaktır.

Milli Cemiyetlerin Özellikleri

1.Türk halkının Mondros Mütarekesi’ne ilk tepkisi­dir.

2.Basın yayın faaliyetlerinin elverişli olmasından, elçiliklerin varlığından ve merkez durumunda ol­masından dolayı İstanbul’u merkez edindiler

3.Milli Mücadele’ye örgütsel zemin hazırladılar

4.Halk arasında milli bilinci uyandırdılar

5.İşgalleri ve azınlıkların bölücü faaliyetlerini ön­lemeye çalıştılar

6.Bölgesel niteliklidirler

7.Mustafa Kemal gibi birleştirici bir liderden yok­sun oluşları en büyük eksiklikleridir.

8.İstanbul hükümetine, bağlı olmadıkları gibi; karşı da değillerdir.

9.Sivas Kongresi’nden önceki en büyük eksiklikleri tek elden idare edilmemeleridir.

10.Milliyetçilik ve vatanseverlik duyguları ile kurulmuşlardır.

11.Önce basın yayın yoluyla propagandayı ilke edin­diyseler de; kanlı işgallerin başlamasıyla silahlı mücadeleyi başlattılar.

12.Programları, bölgesel kurtuluşa yöneliktir. Bü­tünü, tüm yurdu kapsayan plan ve programları yoktur.

13.Sivas Kongresi’nde Anadolu ve Rumeli Cemiyeti adı altında birleştiler

İşgaller

İşgalcilerin İşgallere Hazırladığı Zemin

1.Mondros Mütarekesi’ne 7 ve 24. maddeler kondu.

2.Osmanlı ordusu terhis edildi.

3.Osmanlı’nın savaş araç ve gereçleri kontrol altına alındı.

4.Haberleşme ve ulaşım kontrol altına alındı.

5.Osmanlı yönetimi denetim altına alındı.

6.Boğazlar denetim altına alınarak Anadolu ile Rumeli’nin bağlantısı kesildi.

7.Azınlıklar kışkırtıldı.

İşgaller Mondros Ateşkes Antlaşması’na dayanılarak başlamıştır. 3 Kasım 1918’de Musul’u işgal ederek İngilizler işgal faaliyetlerini başlattılar. 13 Kasım 1918’de ise Yunanlılar da içinde olmak üzere İtilaf donanması İstanbul’u filen işgal etti.

Açıklamalar:

· İşgallere karşı ilk tepki, 19 Aralık 1918’de Ha­tay’a bağlı Dörtyol’un Karakese Köyü’nde Mehmet Kara’nın Fransızlara attığı kurşundur.

· Batı cephesinde ilk Kuva-yı Milliye direnişi ise Ali Çetinkaya komutasında Ayvalık’ta, Yunanlılara karşı, gerçekleştirdi.

İşgal edilen Yerler:

İngilizlerin İşgalleri: Çanakkale, Musul, Batum, Antep, Maraş, Konya, Bilecik, Samsun, Merzifon

Fransızların İşgalleri: Adana, Dörtyol, Mersin, Osmaniye, Afyon, Antep, Maraş, Urfa

İtalyanların İşgalleri: Antalya, Kuşadası, Fet­hiye, Marmaris, Bodrum

İtilaf Devletleri’nin İstanbul’a Gelişi (13 Kasım 1918)

· Mondros Ateşkesi’nin imzalanmasından sonra 13 Kasım 1918 günü İtilaf kuvvetleri donanması İstanbul’a geldi.

· Donanmanın İstanbul’a geliş amacı; Osmanlı Hükümeti’ni baskı altına alıp işgalleri kolaylaştırmaktı.

· İstanbul’a gelen İtilaf kuvvetleri, önemli yerleri ve devlet kurumlarını işgal ettiler.

Padişahın ve Osmanlı Devleti’nin Duruma Bakışı

· Mondros Ateşkesi’nden sonra başlayan işgaller karşısında İstanbul Hükümeti, çaresiz kaldı.

· 8 Ekim 1918’de İttihat ve Terakki liderleri ülkeden kaçınca Ahmet İzzet Paşa Hükümeti kuruldu. Fakat bu hükümet, uzun ömürlü olmadı.

· 11 Kasım 1918’de Tevfik Paşa Hükümeti kuruldu. Tevfik Paşa Hükümeti, İngilizlerin baskısıyla meclisi kapattı, bir süre sonra da istifa etti.

· 4 Mart 1919’da Damat Ferit Paşa Hükümeti kuruldu.

· Damat Ferit Paşa, padişah Vahdettin’de ayrı hareket ederek, ülkede iki başlı bir yönetim oluşturdu. İngiliz yanlısı politikalar izledi.

Mustafa Kemal’in İstanbul’a Gelişi ve Duruma Bakışı

· Birinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde Mustafa Kemal, Suriye’de VII. Ordu Kumandanıydı.

· Mondros Ateşkesi’nden sonra Alman subayı Liman von Sanders’in yerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na getirilen Mustafa Kemal, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın hükümlerine karşı çıkarak işgaller konusunda hükümeti uyardı.

· Mustafa Kemal, İstanbul’un işgal edildiği gün İstanbul’a geldi (13 Kasım 1918).

· Boğazda İtilaf donanmasını gören Mustafa Kemal o gün; “Geldikleri gibi giderler!” dedi.

· Mustafa Kemal, İstanbul’da yurdun nasıl kurtarılabileceği ile ilgili arayışlar içindeydi. Bu aşamada Padişah Vahdettin ile de görüştü.

·  O, bu görüşmeler sonrasında memleketin içinde bulunduğu durumdan kurtulması için İstanbul’dan çıkıp milletin içine girmek ve orada çalışmak olduğuna karar verdi.

Etiketler:

20. Yüzyıl Başlarında Osmanlı İmparatorluğu

II. Meşrutiyet Dönemi (1908-1918)

· Meşrutiyet, hükümdar ile birlikte bir meclisin ülke yönetiminde bulunmasıdır.

· Osmanlı Devleti’nde I. Meşruiyet, 23 Aralık 1876’da Jön Türklerin baskısıyla II. Abdülhamit tarafından ilan edilmişti.

· İlk Osmanlı Mebusan Meclisi 20 Mart 1877’de açıldı.

· İlk Osmanlı anayasası, Kanun-i Esâsî yürürlüğe girdi.

· I. Meşruiyet Dönemi, fazla uzun sürmedi.

· 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın çıkması ve azınlık milletvekillerinin yıkıcı faaliyetleri üzerine Sultan II. Abdülhamit, Meşrutiyet’i kaldırdı ve Mebusan Meclisi’ni kapattı.

· Meşruiyet taraftarı olan Jön Türkler, İttihad-ı Osmânî Cemiyeti’ni kurdular. Sonra bu cemiyet, İttihat ve Terakki Cemiyeti adını aldı (1889).

· Osmanlıcılık fikrini savunan bu cemiyet, Makedonya’da örgütlendiler.

· İngiltere ve Rusya’nın 10 Haziran 1908’de Reval’de bir araya gelerek Makedonya’nın özerkliğine karar vermeleri İttihatçıları harekete geçirdi.

· Osmanlı Devleti’nin parçalanacağından endişe eden İttihatçılar, II. Abdülhamit’e Meşrutiyet’i ilan etmesi için baskı yaptılar ve Rumeli’de ayaklandılar.

· Hürriyet Taburları kurularak halk ayaklandırıldı.

· Resneli Niyazi ve Enver Paşa’nın isyanları üzerine, ülkenin iç savaşa sürüklenmesini istemeyen II. Abdülhamit, Meşrutiyet’i tekrar ilan etmek zorunda kaldı (1908).

· Kanun-i Esâsî tekrar yürürlüğe kondu.

· Osmanlı Mebusan Meclisi, tekrar oluşturuldu.

· Seçimlerde, İttihat ve Terakki üyeleri başarılı oldu.

Not:

İttihatçıların, Meşrutiyet ve ülke yönetimi için ciddi bir hazırlığı olmadığından beklenen sonuçlar alınamamış, Meşrutiyet’e geçişte iktidar boşluğu ve kargaşa yaşanmıştır.

31 Mart Olayı

· İttihat ve Terakki içinde zamanla farklı görüşler belirdi.

· Muhalifler, Ahrar adıyla yeni cemiyet kurdular.

· Muhalefetin Volkan Gazetesi ve Serbesti Gazetesi ile yürüttüğü muhalefet İttihat ve Terakki’yi bunalttı.

· Her iki gazetenin başyazarları Derviş Vahdet ve Hasan Fehmi, Galata Köprüsü’nde öldürüldüler.

· Bu gelişmeler üzerine, muhalifler İstanbul’da gösterilere başladılar. Gösterilere engel olmayan Avcı Taburları da, harekete destek verdiler. 31 Mart günü, (13 Nisan 1909) Mebusan Meclis’ine gelerek, hükümet yetkililerinin idamını istediler.

· İsyanı bastıramayan hükümet, istifa etti.

· Komutanlığını Mahmut Şevket Paşa’nın, Kurmay Başkanlığı’nı Mustafa Kemal’in yaptığı Hareket Ordusu Selanik’ten İstanbul’a geldi.

· Hareket Ordusu, 31 Mart Ayaklanması’nı bastırdı.

· II. Abdülhamit, tahttan indirildi, yerine V. Mehmet (Reşat) tahta çıkarıldı (1909).

II. Meşrutiyet’e geçiş sürecinde;

· Bulgaristan bağımsızlığını ilan etmiştir.

· Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bosna-Hersek’i topraklarına katmıştır.

· Girit, Yunanistan’a bağlanma kararı almıştır.

Notlar:

· II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra ülkede huzur sağlanamadı.

· Balkan Savaşı sonrası, Londra Görüşmeleri devam ederken İttihatçılar, Bâb-ı Âlî Baskını’nı gerçekleştirmiş ve yönetimi tamamen ele geçirmişlerdir (1913).

Trablusgarp Savaşı (1911-1912)

İtalya’nın Trablusgarp’ı İşgalinin Nedenleri

1.Birliğini geç kuran İtalya’nın ham madde ve pazar arayışı

Açıklama: Birliğini geç tamamlayan İtalya sömür­gecilik yarışında geç kalmıştır. 1896’da Habeşis­tan’a saldırdıysa da; İtalya’nın bu saldırısı başarı­sızlıkla sonuçlanmıştır.

2.Trablusgarp’ın İtalya’ya yakın olması

3.Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp’ı savunacak gücünün olmaması

Açıklamalar:

· Osmanlı Devleti, Trablusgarp’a karadan yardım edemezdi; çünkü Mısır, İtalya’nın Trablusgarp’ı işgalini onayla­yan İngiltere’nin elindeydi.

· Osmanlı Devleti, donanmasının güçsüzlüğünden dolayı da Trablusgarp’a denizden yardım edemezdi.

.İtalanın, Trablusgarp’ın işgali için, Avrupa devletlerinin onayını alması

Açıklamalar:

· 1900’de, Fransa, Fas’ı almasına yar­dımcı olduğu takdirde Trablusgarp’ı İtalya’nın işgal etmesine razı olabilece­ğini açıkladı.

· 1902’de ise Avusturya, Bosna-Hersek üzerindeki emellerini İtalya’ya kabul ettirdiği için; İtalya’nın Trablusgarp’a yönelik olan emellerini kabul etti.

· Fransa’nın işgali altındaki Tunus ile kendi işgali altındaki Mı­sır arasında Trablusgarp’ı tampon bölge olarak gören ve İtalya’yı bloklaşmada ya­nında tutmak iste­yen İngiltere de İtalya’nın Trablusgarp’a yöne­lik emellerini olumlu karşıladı.

· İtalya’nın Rusya’nın Boğazlara yönelik olan plan­larını desteklemesinden dolayı; Rusya da İtalya’nın Trablusgarp’a yönelik olan emellerini onayladı.

· Almanya ise oluşan blok­laşma hareketinde İtalya’yı kaybetmek istemedi­ğinden dolayı İtalya’nın Trab­lusgarp’a yönelik olan emellerini kabul etti.

5.İtalya’nın, Trablusgarp’ın uygarlıkta geri bırakıl­dığı ve burada İtal­yanlara kötü davranıldığı iddi­ası.

6.İtalya’nın Habeşistan’daki başarısızlığını telafi etmek istemesi

7.İtalyan hükümetinin, kendi halkı karşısında, saygınlığını ar­tırmak istemesi.

Trablusgarp’ın İşgali

· Büyük devletlerle gizli görüşmeler yaparak Trablusgarp’ı ele geçirme serbestliği elde eden İtalya, haklı bir gerekçe göstermeden 28 Eylül 1911’de Trablusgarp üzerine harekete geçti.

· Osmanlı böl­geyi savunabilecek durumda olmadığından dolayı bir grup vatansever subay (Mustafa Kemal, Enver Paşa) halkı teşkilatlandırmak için Trablusgarp’a gitti. Bölgeye giden subaylardan Mustafa Kemal Derne ve Tobruk’u; Enver Paşa da Bingazi’yi teşkilatlandırdı.

· İtalyanlar, teşkilatlanmış olan asker ve Ömer Muhtar liderliğinde ayaklanan Araplar karşısında başarısız duruma düştüler.

· İtalya, Trablusgaprp’ta başarılı olamayaca­ğını anla­yınca; Osmanlı’yı barışa zorlamak için On İki Ada’yı işgal etti. Osmanlı buna rağmen barışa yanaşmamıştır.

· Fakat 8 Ekim 1912’de Bal­kan Devletleri Osmanlı’ya saldırınca; Osmanlı Devleti, İtalya ile Uşi Antlaşması’nı imzalamak zorunda kal­mıştır.

Uşi (Quchy) Antlaşması (18 Ekim 1912)

1.Trablusgarp İtalyanlara verilecek.

2.On İki Ada, Yunan işgali ihtimaline karşı, geçici olarak, İtalyanlara bırakılacak.

Açıklamalar:

· Balkan Savaşlarından sonra Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması On İki Ada meselesini küllen­dirdi. Savaş esnasında ise İtilaf Devletleri gizli anlaşmalarla On İki Ada’yı İtalya’ya bıraktılar.

· Lozan Antlaşması ile adalara resmen sahip olan İtalya II. Dünya Savaşından sonra ise bölgeyi Yu­nanis­tan’a bıraktı.

Uyarı: On İki Ada meselesi Balkan Savaşları esna­sında gün­deme gelmemiştir.

3.İtalya Osmanlı Devletine kapitülasyonların kaldı­rılması konusunda destek verecek.

4.Trablusgarp, dini bakımdan halifeye bağlı kala­cak. (Böylelikle Osmanlı Devleti, Araplarla olan dini bağını sürdürmeyi hedefle­miştir.)

Trablusgarp Savaşı’nın Sonuçları

1.İtalyanlar, Trablusgarp’ı ele geçiremeyince Os­manlı Devleti’ni barışa zorlamak için On İki adayı işgal etti.

2.Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine Osmanlı Devleti İtalya ile anlaşma yapmak zorunda kaldı.

3.Osmanlı Devleti Kuzey Afrika’daki son toprak parçasını İtalya’ya verdi.

4.Mustafa Kemal, Trablusgarp’ta kazandığı başarılar (Derne-Tobruk) sonucu binbaşı oldu.

5.Kuzey Afrika’da İtalyan sömürgesi başladı

6.On İki Ada fiilen Osmanlı’nın elinden çıktı.

7.İtalyanlar ilk defa Ege Denizi’ne yerleşti.

8.Balkan devletlerinin Osmanlı üzerine harekete geçişi kolaylaştı

9.İttihat ve Terakki Partisi saygınlığını kaybetti.

Not Mustafa Kemal, ilk defa sömürgeciliğe karşı savaştı.

Not: Uşi, İsviçre’de bir kenttir.

Balkan Savaşları

Birinci Balkan Savaşı (1912-1913)

Savaşın Nedenleri

1.Rusya’nın Balkanlarda takip ettiği Panslavist politika

2.Balkanlardaki gelişmelerin, Osmanlı tarafından, takip edilememesi

3.Fransız ihtilalinin etkisi (Milliyetçilik ve bağım­sızlık)

4.Türklerin Balkanlardan tamamen atılmak isten­mesi

Açıklama: Savaş başlamadan önce; Arnavutluk, Make­donya, Selanik ve Yanya Osmanlı’nın elin­deydi.

5.Trablusgarp Savaşı esnasında, Osmanlı Dev­leti’nin güçsüz olduğunun anlaşılması

6.Kiliseler sorununun Balkan devletlerinin lehine sonuçlanması

7.Balkan devletlerinin Osmanlı’ya karşı ittifak kur­maları

8.İngiltere’nin, 1908’de Estonya’nın başkenti Reval’de yapılan görüşmeler sonucunda, Rusya’yı Balkan politikasında serbest bırakması

Katılan Devletler ve Savaşın Sonucu

· Karadağ, Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan Osmanlı Devleti’ne karşı savaştılar.

· Bu devletlerin Bulgaristan önderliğinde birleşip; Osmanlı’ya saldırmasında Rusya etkili oldu.

· Savaş, 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı topraklarına saldırması ile başladı.

· Bulgarlar Çatalca’ya kadar gelmeyi başa­rırken; Rauf Orbay’ın Hamidiye Kruvazörü ile yap­tığı başarılı mücadelelere rağmen Yunanlılar, Ege Adalarını işgal etmişlerdir.

· Osmanlı Devleti, bütün cephelerde yenilerek Ça­talca’ya kadar geriledi

Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşları’ndaki Başarısızlığının Nedenleri

1.Ordunun siyasete ka­rışması

2.Savaştan önce askerlerin bir bölümünün terhis edilmesi

3.Ordunun savaşa hazır olmaması

4.Osmanlı donanmasının yetersiz olması

5.Avrupa devletlerinin Balkan uluslarını desteklemesi

6.İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Balkan sınırlarının değişmeyeceğine dair verdikleri teminata güvenen Osmanlı’nın Balkanlar’da gelişen olayları takip etmemesi.

7.Balkan devletlerinin birlikte hareket etmesi

8.Balkan devletlerinin ulaşım ve iletişim imkânlarını etkisiz hale getirmelerinden dolayı Osmanlı ordusunda iletişim ve ulaşım bozukluğu olması.

9.Osmanlı’nın siyasal yalnızlık içinde olması.

Londra Antlaşması (30 Mayıs 1913)

1.Midye-Enez çizgisinin batısındaki topraklar, Balkan devletlerine bırakıldı. (Osmanlı, Gelibolu Yarımadası hariç olmak üzere, Doğu Trakya ve Balkan topraklarının tamamını kaybetti.)

2.Ege adalarının durumu ve Arnavutluğun sınır durumu büyük devletlerin kararına bırakıldı

Açıklama: Ege Adaları fiilen elden çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı başlayınca; Ege Adaları meselesi askıya alınmış; Lozan Antlaşması ile Ege Adaları resmen Yunanistan’a verilmiştir.

Birinci Balkan Savaşı’nın Sonuçları

1.Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki varlığı tamamen sona erdi.

2.Edirne ve Kırklareli Bulgaristan’a bırakıldı

3.Gökçe Ada ve Bozca Ada hariç, Ege Adaları fiilen elden çıktı

4.28 Kasım 1912’de, Arnavutluk, bağımsızlığını ilan etti. Bu durum İslamcılık politikasını da olumsuz etkiledi.

Osmanlı Devleti’nden ayrılan son Balkan devleti Arnavutluk’tur.

5.İttihat ve Terakki Partisi, 23 Ocak 1913’de düzenlediği Bâb-ı Âli Baskını sonucunda hükümeti tam olarak ele geçirdi. (Bu partinin resmî iktidar dönemi başladı.)

Açıklama: İttihat ve Terakki Partisi 1889’da kurulan II. Meşrutiyetin ilanında etkili olan, 31 Mart Olayı’ndan itibaren yönetimde etkili olmaya başlayan, II. Meşrutiyet Döneminde Türkçülüğü devletin siyasi düşüncesi haline getiren, Osmanlı Devleti’ni I. Dünya Savaşına sokan bir partidir.

6.Mustafa Kemal’in ordunun siyasete girmemesi şeklindeki görüşünün doğruluğu ispatlandı.

7.Bulgaristan, Ege Denizi’ne ulaştı.

8.Balkan devletleri arasındaki anlaşmazlık sonucunda İkinci Balkan Savaşı çıkmıştır.

9.Balkanlar’dan Anadolu’ya göç başladı

10.Mustafa Kemal, siyaseti bırakmıştır.

Açıklamalar:

· Birinci Balkan Savaşı’nda İstanbul tehdit altına girmiştir.

· Londra Antlaşması, İkinci Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine yürürlükten kalkmıştır.

İkinci Balkan Savaşı

Savaşın Nedenleri

1.Bulgaristan’ın Birinci Balkan Savaşı sonucunda en büyük payı alması (Özellikle Makedonya üzerindeki anlaşmazlıklar) ve Ege Denizine ulaşmasından dolayı Balkan devletlerinin aralarında anlaşmazlığa düşmesi.

2.Bulgaristan’ın Ege Denizi’ne kadar genişlemesini Yunanistan’ın uygun görmeyişi.

3.Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesiyle meydana gelen otorite boşluğu

Yunanistan’ın çalışmaları sonucunda Sırbistan, Karadağ ve Romanya Bulgaristan’a karşı birleşmiştir. Bulgaristan’ın zor durumda olduğunu gören Enver Paşa harekete geçerek, Edirne ve Kırklareli’ni Bulgarlardan almıştır.

İkinci Balkan Savaşı sonucunda Bulgaristan yenildi.

Savaş Sonucunda Yapılan Antlaşmalar

1. Bükreş Antlaşması (10 Ağustos 1913): Balkan devletleri arasında yapıldı.

Açıklamalar:

1.Bulgaristan, Birinci Balkan Savaşı’nda aldığı toprakla­rın büyük bir kısmını kaybetti.

2.Bükreş Antlaşması, Balkanlarda huzuru sağlaya­madı.

3.Bu antlaşmaya Osmanlı Devleti katılmadı.

4.Bulgaristan, Ege Denizi ile bağlantısını devam ettirdi.

2. İstanbul Antlaşması (29 Eylül 1913)

İstanbul Antlaşması Osmanlı Devleti ile Bulgaris­tan arasında imza­landı.

Antlaşmanın İçeriği:

1.Meriç nehri iki ülke arasında sınır kabul edildi.

2.Edirne, Kırklareli Dimetoka ve Kırkağaç Osmanlı Devle­tinde kaldı.

3.Bulgaristan’daki Türklerin yasal hakları garanti altına alındı.

4.Bulgaristan’daki Türklerin; isterlerse dört yıl içe­risinde Türkiye’ ye göç edebilecekleri karalaştırıldı.

Açıklamalar:

· Bulgaristan’ın Ege Denizi ile bağlantısı kesil­medi.

· Bu günkü Türk-Bulgar sınırı yaklaşık olarak çizildi.

· Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı öncesinde; sa­vaş esnasında Bulgaristan üzerinden Almanya ile kara bağlantısı kurabilmek için Dimetoka’yı Bulga­ristan’a bıraktı.

3. Atina Antlaşması (14 Kasım 1913):

Atina Antlaşması Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında imza­landı.

Antlaşmanın İçeriği:

1.Yunanistan’daki Türklerin hakları güvence altına alındı.

2.Yanya, Girit ve Selanik Yunanistan’a bırakıldı.

3.Ege Adalarının durumu büyük devletlerin kara­rına bırakıldı.

Not: Büyük devletler 16 Kasım 1913’te aldıkları karar ile İmroz, Bozcaada ve Meis dışındaki Ege Adalarını Yunanistan’a, On İki Ada’yı da İtalyanlara verdiler.

4. İstanbul Antlaşması (13 Mart 1914):

İstanbul Antlaşması Osmanlı Devleti ile Sırbistan arasında imzalandı. Osmanlı’nın Sırbistan ile sınırı olmadığı için; bu antlaşma ile yal­nızca Sırbistan’da kalan Türklerin hakları görü­şüldü.

İkinci Balkan Savaşı’nın Sonuçları

1. Balkanlar’da azınlık durumuna düşen Türklerin hakları imzalanan antlaşmalarla güvence altına alındı

2. Edirne ve Kırklareli Bulgaristan’dan geri alındı.

3. Bulgaristan mağlubiyetini telâfi etmek için Birinci Dünya Savaşı’na girdi.

Açıklamalar:

· İttihat ve Terakki Partisi savaştan sonra; orduyu, gençleştirmek ve Almanya’dan subaylar getirerek modernize etmek için hare­kete geçtiyse de; Birinci Dünya Savaşı başladığı için İttihat ve Terakki Parti­sinin düşüncesi sonuçsuz kaldı.

· Mustafa Kemal, Edirne’nin kurtuluşuna katılmıştır

· Arnavutluk, Balkan Savaşları’na katılmamıştır

· Balkan Savaşları’ndan sonra Balkanlarda Rusya, Osmanlı yerine Avusturya ile karşı karşıya geldi

· Osmanlı’nın Almanya’dan faydalanarak orduyu ıslah etmek istemesi Osmanlı ile Almanya’yı birbi­rine daha fazla yaklaştır­mıştır.

· Türk ordusu, İkinci Balkan Savaşı’nda sadece Bulga­ristan ile savaşmıştır

· İkinci Balkan Savaşı esnasında Avrupalı devletlerin tepkisinden çekindiği için Osmanlı ordusu Meriç’in batısına geçmemiştir.

· Balkan Savaşları Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na girmesinde etkili olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı (1914-1918)

Savaşın Genel Nedenleri

1.Fransız İhtilali sonucunda ortaya çıkan düşünce­lerin hızla yayılması

2.Sanayi İnkılâbı sonucunda gelişen sanayi, berabe­rinde hammadde ve pazar ihtiyacını da ortaya çı­karmıştı. Hammadde ve pazar ihtiyacı ise sömür­geci devletleri karşı karşıya getirdi.

3.Almanya ve İtalya’nın siyasi birliklerini kurma­ları sonucunda Avrupa’nın siyasi dengesinin bo­zulması

4.Bloklar arası silahlanma yarışının hızlanması

Açıklamalar:

· Almanya, Fransa’dan Alsas-Loren böl­gesini al­dıktan sonra kendisini Fransa karşısında güvensiz hissetmeye başladı ve kendini güvende hissetmek için ittifaklar ve bloklaşmalar döne­mini başlattı.

· Devletlerarası bu çıkar çatışmaları sonucunda Avrupa bloklara ayrılmıştır.1883’te Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya arasında üçlü itti­fak (Bağlaşma Devletleri) kurulmuştur.

· Savaş başla­dıktan sonra kendine Anadolu’dan pay verilen İtalya bu gruptan ay­rılmış; ancak bu boşluk Os­manlı Devleti ve Bulgaristan’ın ittifak bloğuna katılmasıyla dol­durulmaya çalışılmıştır.

· 1907’de ise İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Üçlü İtilaf (Anlaşma Devletleri) kurulmuş bu gruba daha sonra Japonya, Sırbistan, Romanya, Belçika, Portekiz, Brezilya, ABD ve Yuna­nis­tan gibi dev­letler de katılmıştır.

Bloklaşmanın Önemi:

1.Devletlerarası gerilim arttı.

2.Fransa ile Almanya arasında 19. yüzyıl sonla­rında başlaması muhtemel olan ikili savaş ertelendi.

3.Silah ve bloklu tehdide dayalı zoraki barış dö­nemi oluştu.

4.Avusturya ile Sırbistan arasında 28 Temmuz 1914’de başlayan özel savaş dünya savaşına dö­nüştü.

Savaşın Özel Nedenleri

1.Almanya ile İngiltere arasında ortaya çıkan siyasi ve ekonomik rekabet

Açıklama: Özel sebepler arasında en etkili sebep bu sebeptir. Sömürgeleri kendi topraklarının 104 katına çıkan İngiltere, Almanya’yı sömürgeleri için bir tehdit unsuru olarak görüyordu. Almanya’nın İngiltere aleyhine büyümek istemesine rağmen; İngiltere mevcut durumunu korumak istiyordu.

2.Fransa’nın Sedan Savaşı sonucunda Almanya’ya kaptırdığı Alsas-Loren bölgesini geri almak iste­mesi

Açıklama: Almanya 1871 yılında, taş kömürü yönünden zengin olan Alsas-Loren ’i Sedan Savaşı ile Fransa’dan almıştı.

3.Boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmek iste­yen Rusya’nın Almanya ve Avusturya-Macaristan’ı etkisiz hale getirme düşüncesi.

4.Rusların Slavları birleştirme (Panslavizm) politikasının Avusturya-Macaristan’ı etkilemesi (Slav-Germen çatışması)

5.Rusya’nın Balkanlara yönelik politikasının Bal­kanlar üzerinden Orta Doğu’ya açılmak isteyen Al­manya’yı tedirgin etmesi.

6.Siyasi birliğini geç tamamlayan İtalya’nın yeni sömürgeler ele geçirmek ve Akdeniz’de etkili ol­mak istemesi.

Açıklama: İtalya Akdeniz’e yönelik emelleri için Avusturya ile karşı karşıya geliyordu ki bu durum İtalya’nın Birinci Dünya Savaşı başladıktan sonra İttifak Grubu’nu terk ederek İngil­tere’nin yanına geçme­sinde de etkili oldu.

7.Dini ve kültürel yayılma yarışı

Açıklama: Sömürgeci devletler sömürmek istedik­leri bölge­lerde öncelikle dinlerini ve kültürlerini yaymaya çalışıyordu

8.Hanedanlar arası mücadeleler

Savaşın Başlaması

· Avusturya-Macaristan veliahdının Bosna-Hersek ziyareti sırasında öldürülmesi savaşın başlaması için bir kıvılcım olmuştur. Bu olaydan sonra Avus­turya Sırbistan’a savaş açmıştır. Bunun üzerine Rusya Sır­bistan’ın; Almanya da Avusturya’nın ya-nında yer almış ve İngiltere ile Fransa’nın da dev­reye girmesiyle Birinci Dünya Savaşı başlamıştır.

· Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Japonya da sa­vaşa girmiş; Uzakdoğu’daki Alman sömürgelerini ele geçirerek kısa süre içinde amacına ulaşmış ve sa­vaştan çekilmiştir.

İttifak (Bağlaşma) Grubu

1.Avusturya-Macaristan İmparatorluğu,

2.Almanya,

3.İtalya

(İtalya savaş başlamadan önce İttifak Gru­bu’ndaysa da savaş başladıktan sonra; Avus­turya ile çıkarları çatıştığı, Almanya’dan beklediği başarıyı bulamadığı, isteklerine İtilaf Grubu’nda ulaşacağına inandığı ve Gizli Antlaşmalar’la kendi­sine yapılan teklifleri cazip bulduğu için 1915’den itibaren İtilaf bloğuna geçmiştir.)

4.Osmanlı Devleti

5.Bulgaristan

(Bulgaristan’ın savaşa girmesi ile Almanya ile Osmanlı arasında kara bağlantısı ku­rulmuştur.)

Not: Balkan Savaşları, Osmanlı ile Bulgaristan’ın Birinci Dünya Savaşı’na girmesinde etkili olan ortak sebeptir.

İtilaf (Anlaşma) Grubu

1.İngiltere

2.Fransa

3.Rusya

4.İtalya

5.Japonya

6.Sırbistan (Savaştan sonra Yugoslavya’nın çatısı altında siyasi varlığı sona erdi)

7.Romanya (Rusya’nın baskıları ve Avusturya topraklarındaki emellerinin bir sonucu olarak sa­vaşa girdi)

8.Belçika (Almanya’nın Fransa’ya saldırırken Bel­çika üzerinden geçmesi, Belçika’yı savaşın içine çekti.)

9.Karadağ (Savaştan sonra Yugoslavya çatısı al­tında siyasi varlığı sona erdi.)

10.Yunanistan (Savaşın başlangıcında, gidişatında ve sonucunda önemli bir etkisi olmayan Yunanis­tan; savaşa en son katılan devlettir.)

11.Portekiz

12.ABD (ABD, Almanya’nın ticaret ve yolcu ge­milerini batırması ve ABD ile arasında gerginlik bulunan Meksika ile işbirliği yapması üzerine 2 Nisan 1917’de savaşa katıldı. ABD’’in savaşa gir­mesiyle savaşın dengesi itilaf lehine bir şekil aldı. Savaşın başlangıcında etkili olmayan ABD savaşın sonu­cunda etkili olmuştur. ABD savaşa girerken Wilson Prensiplerini yayınladı. ABD’nin savaşa girmesi savaşın süresinin kısalma­sında, savaşın İtilaf Devletleri lehine sonuçlanmasında, Rusya’nın savaştan çekilmesinden dolayı oluşan boşluğun doldurulmasında etkili oldu. ABD savaşa girmekle tarafsızlık politikasını da bozmuş oldu).

13.Brezilya

Almanya’nın Osmanlı Devleti’ni Yanına Çek­mek İstemesinin Nedenleri

Osmanlı Devleti’nin jeopolitik konumundan faydalanarak;

1.Savaşı Ortadoğu’ya kaydırarak Avrupa’da ra­hatlamak

2.Rusya’nın dikkatini Avrupa dışına çekmek

3.İngilizlerin sömürge yollarını kesmek (Süveyş Kanalı…)

4.Rusya ile İtilaf Devletleri’nin bağlantılarını kes­mek.

Osmanlı’nın halifelik gücünden faydalanarak;

1.Sömürgelerdeki Müslümanları İngiltere ve Fransa’ya karşı kışkırtmak

2.Rus hâkimiyeti altında yaşayan Müslüman Türk­leri Rusya’ya karşı kışkırtmak

Açıklama: Çok iyi teçhiz edilip hazırlandığı tak­dirde Os­manlı ordusunun savaşabileceğine inanan Almanya’nın gerek bu beklentisi; gerekse Os­manlı’nın jeopolitik durumuna yönelik olan beklen­tisi büyük oranda gerçekleşti. Fakat Almanya, halifelik müessesesinden umduğunu bulamadı.

Not: Almanya, Osmanlı’ya ait olan Musul-Kerkük petrollerinden de faydalanmak istemiştir.

Osmanlı Devleti’nin Savaşa Giriş Nedenleri

1.Son dönemlerde kaybettiği toprakları geri al­mak.

2.Siyasi yalnızlıktan kurtulmak (İtilaf grubu savaş esnasında Osmanlı’nın yükünü çekmemek ve Rusya’yı küstürmemek için Osmanlı’yı yanlarına al­mamışlardır.)

3.İttihat ve Terakki Partisi’nin; Alman hayranlığı ve Alman desteğiyle ülkenin kalkınabileceği düşüncesi

4.Kapitülasyonlar ve dış borçlar nedeniyle artan İngiliz ve Fransız baskısından kurtulmak.

5.2 Ağustos 1914’te Almanya ile Osmanlı arasında gizli bir antlaşma yapılması

6.19 Ağustos 1914’te Bulgaristan ile Osmanlı ara­sında bir dostluk antlaşması imzalanması

7.Turan İmparatorluğu kurma fikri.

Not: Enver Paşa, Osmanlı bayrağı altında bütün Türk dünyasını bir­leştirmeyi hayal ediyordu. Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü koruyamadığı bir dönemde Turancılı­k’ın düşünülmesi İttihatçıların hayalciliğini göste­rir.

8.Almanya’nın savaşı kazanacağına inanılması

9.Yunanlıların “Megali İdea”sını sonuçsuz bırakmak

10.Almanya ile gizli ittifak yapılmış olması.

11.Rus, İngiliz ve Fransız sömürgelerindeki Türk ve İslam ülkelerinin istiklale kavuşturulacağı dü­şüncesi

Osmanlı Devleti’nin Savaşa Girmesi

· İngilizlerden kaçan Goben ve Breslav adlı Alman gemileri Osmanlı Devleti’ne sığınmıştır. Osmanlı Devleti bu gemileri satın aldığını açıklamış ve ge­milere Yavuz ve Midilli isimlerini vermiştir.

· Bu ge­milerin Rusya’nın Sivastopol ve Odesa li­manlarını bombalamaları üzerine Osmanlı Devleti savaşa girmek zorunda kalmıştır.

· Rusya, İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’ne savaş açınca; Osmanlı Devleti de 14 Ka­sım 1914’tde Kutsal Cihat ilan etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin Savaşa Girmesinin Sonuçları

1.Yeni cepheler açılmıştır.

2.Savaş daha geniş alana yayılmış ve uzamıştır.

3.Almanya ve müttefikleri avantaj sağlamıştır.

4.İngiltere Kıbrıs’ı kendi topraklarına kattığını açıklamıştır.

5.Savaş Orta Doğu’ya kaymıştır.

6.Almanya Avrupa’da rahatlamıştır.

7.Gizli antlaşmalar gündeme gelmiştir.

8.İngiliz sömürge yolları tehlike altına girmiştir.

9.Rusya’nın İtilaf devletleri ile bağlantısı zedelen­miştir.

Osmanlı’nın Savaş Öncesi Durumu

1.Osmanlı Devleti İttihat ve Terakki Partisi tara­fından yönetilmektedir.

2.Ordu Almanya’nın desteği ile modernize edil­meye çalışılmaktadır.

3.Suriye, Filistin, Irak, Lübnan ve Hicaz Os­manlı’nın elindedir.

4.Ege adalarının durumu belirsizdir.

5.Oniki Ada hâlâ İtalya’nın elindedir.

6.Kıbrıs İngiltere’nin elindedir.

7.Balkan Savaşlarından çıkan Osmanlı Devleti savaşa hazır değildir.

İtilaf Grubu’nun Osmanlı’nın Savaşa Girme­sini İstememe Nedenleri

1.Savaşın alanının genişleyecek olması.

2.İngiliz sömürge yollarının tehlikeye girecek ol­ması.

3.Rusya ile İtilaf devletlerinin bağlantılarının kesi­lecek olması

4.Şark meselesinin karışık bir ortama gelecek ol­ması

5.Sömürgelerdeki Müslümanların İngiltere ve Fransa’ya isyan etme ihtimalinin olması.

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti

· Trablusgarp ve Balkan savaşlarından yıpranmış olarak çıkan Osmanlı Devleti, savaşın başında taraf­sızlığını ilan etmiş, boğazları kapatmış, seferberlik ilan etmiş (seferberlik ilanı; devletin savaşa girece­ğinin bir habercisidir) ve kapitülasyonları da tek taraflı olarak kaldırarak meclisi de tatil etmiştir.

· Kapitülasyonların kaldırılmasına en büyük tepki Almanya ve Avusturya-Macaristan’dan gelmiştir. İtilaf Devletleri Osmanlı Devleti’nin ittifak teklifle­rini kabul etmedikleri gibi kapitülasyonların kaldı­rılmasına da önemli bir tepkide bulunmamıştır.

· İttifak teklifi İngiltere ve Fransa tarafından redde­dilen Osmanlı Devleti, Almanya’ya daha fazla ya­kınlaşmıştır. Almanya da bu durumu değerlendire­rek Osmanlı’yı kendi yanına çekme gayretini artır­mıştır.

· Savaş başladıktan sonra İngilizlerin önünden ka­çan Goeben ve Breslav isimli Alman gemilerini Osmanlı; uluslararası hukuka aykırı olmasına rağ­men, Marmara’ya aldı. Bu gemilerin İngilizlerin Osmanlı’dan parasını aldığı halde, Osmanlı siparişi olan Sultan Osman ve Reşadiye gemilerine karşılık satın alındığı bildirildi. 11 Ağustos 1914’de mey­dana gelen bu olay halka da kabul ettirildi. Fakat halk devletin savaşa gireceğinden habersizdi.

· Yavuz ve Midilli adları veri­lerek Türk bayrağı çekilmiş olan Alman gemileri, Enver Paşanın emri ile Alman komutan Amiral Souchon komutasında Karadeniz’e çıkarıldı. Bu gemiler, 28-29 Ekim 1914 gecesi Rusya’nın Odesa ve Sivastopol liman­larını bombaladılar. Rusya bunun üzerine Os­manlı’ya 1 Kasım 1914’de savaş ilan etti.

· Tarafsızlığını 12 Kasım 1914’e kadar koruyan Os­manlı; bu tarihte Rusya’ya savaş ilan etti.

Osmanlı Devleti’nin Savaştığı Cepheler

Kafkas Cephesi:

Cephenin Açılma Sebepleri:

1.Başlamış olan Rus taarruzunu durdurmak

2.Bakü petrol bölgelerini el geçirme düşüncesi

3.Orta Asya Türk dünyası ile irtibatlaşarak Rusya’yı zor duruma düşürmek

4.İngiltere’nin Hint sömürge yollarını kesmek

5.Enver Paşanın Turan imparatorluğu kurma fikri

6.Avrupa’da rahatlamak isteyen Almanya’nın Os­manlı’yı kışkırtması.

· 1 Kasım’da harekete geçmiş olan Rus birliklerine karşı Osmanlı 22 Aralıkta harekete geçti. Os­manlı’nın Ruslar karşısında Azapköy ve Köprüköy savaşlarında kazandığı başarılar geçici oldu.

· Böl­geye yazlık elbiselerle gönderilen ve yardım getiren geminin Ruslar tarafından batırılmasından dolayı desteksiz kalan Osmanlı askeri, Rusya’nın teknik üstünlüğü ve bölgenin ağır kış şartları karşı­sında büyük bir mağlubiyet aldı.

· Erzurum, Erzincan, Bitlis, Muş, Van ve Trabzon Rusların eline geçti.

· Çanakkale savaşlarından sonra Kafkas cephesine atanan Mustafa Kemal, 1916’da Muş ve Bit­lis’i Ruslardan geri aldı.

· Rusya’da Bolşevik İhtilali’nin başlaması (Ekim Devrimi/1917) Kafkas Cephesi’nde Osmanlı lehine sonuçlar ortaya çıkarmış; Ruslarla Osmanlı arasında 15 Ara­lık 1917’de Erzincan Mütarekesi; Ruslar ile İttifak devletleri ve Osmanlı arasında 3 Mart 1918 ise Brest-Litowsk Antlaşması imzalanmıştır.

Brest-Litovsk Antlaşması (3 Aralık 1918)

Rusya Kafkas cephesini terk ederek Kars, Arda­han ve Batum’u Osmanlı’ya geri verdi.

Önemi:

1.Kafkas, Galiçya, Makedonya ve Romanya cep­hesi kapandı

2.Berlin Antlaşması ile kaybedilen Elviye-i Selase (Üç İl: Kars, Ardahan, Batum) Rusya’dan geri alındı

3.Osmanlı askerî yönden rahatladı

4.İtilaf bloğu sarsıldı.

Açıklamalar:

1.Brest-Litowsk Antlaşmasını İtilaf Devletleri onay­lamadı.

2.Ruslar Kafkaslardan çekilince; Gümrü civa­rında, İngilizlerin desteğiyle Ermeni Devleti kuruldu.

3.Türkler antlaşmadan sonra geçici olarak Hazar’a kadar ilerle­miştir.

4.Ruslar Elviye-i Selase’de halkoylaması yapılma­sını istemiştir.

Cephenin Özellikleri:

1.Osmanlı’nın savaştığı ilk taarruz cephesidir.

2.Osmanlı, mağlup olduğu halde, bu cephede toprak kazandı.

3.Ruslar tarafından Osmanlı’ya karşı kullanılmaya çalışıldığından dolayı; bölge­deki Ermeniler 14 Mayıs 1915’de çıkarılan tehcir kanunu ile Suriye böl­gesine gönderildi.

Kanal Cephesi

Cephenin Açılma Sebepleri:

1.İngiltere’nin Hint sömürge yolarını kontrol altına almak.

2.Mısır’ı İngiltere’den geri almak.

3.İslam âlemini İngilizlere karşı harekete geçirmek.

4.Almanya’nın telkinleri.

Cemal Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu İngi­lizler karşısında tutunamayarak Filistin’e çekilmiş­tir.

Cephenin Özellikleri:

1.Osmanlı’nın ikinci taarruz cephesidir.

2.Osmanlı’nın ilk kapanan cephesidir.

3.Türk ordusu Tih sahrasında sıcaktan kırılmıştır.

4.İngilizler deniz yoluyla sömürgelerinden yardım almıştır.

5.Cephe, 14 Ocak 1915’de açılmıştır.

6. Almanlar Osmanlı’ya destek göndermiştir.

7.Cephenin açılmasında bölgenin jeopolitik özelliği etkili olmuştur.

8.Osmanlı, bazı Arap topluluklarından beklediği yardımı alamamıştır.

Irak Cephesi

Açılma Sebepleri:

1.İngilizler, Hint Deniz yolunun güvenliğini sağla­yarak bölgedeki Alman tehlikesini ortadan kaldır­mak istemiştir.

2.İngilizler Musul-Kerkük petrollerini ele geçirmek ve Ku­zeye çıkarak Rusya’ya yardım etmek iste­miştir.

3.İngilizler Almanların Orta Doğu’daki etkisini kırmak istemiştir.

Not: Çanakkale Cephesinin açılış sebeplerinden biri de Rusya’ya yardım etmekti.

Cephenin Özellikleri:

1.İngilizler, 24 Kasım 1915’de Ktesifon; 29 Nisan 1916’da Kutü’lamare’de Türklere mağlup olmuş ve İngiliz General Towsend Türklere esir olmuş­tur.

2.İngilizler 17 Mart 1917’de Bağdat’a girmeyi başarmıştır.

Çanakkale Cephesi

İtilaf devletleri tarafından açılmıştır.

Açılma nedenleri:

1.İstanbul ve boğazları ele geçirerek Osmanlı Dev­leti’ni saf dışı bırakmak

Açıklama: Savaşın alanını daraltmak ve süresini kısaltmak

2.Rusya’ya askeri ve ekonomik yardım götürmek

3.Savaşı kısa zamanda sonuçlandırmak

4.Balkan uluslarını savaşın içine çekmek

İtilaların Balkanları Savaşa Sokma Nedenleri:

a-Osmanlı ile Almanya’nın kara bağlantısını kes­mek.

b-Rusya ile karadan bağlantı kurmak.

c-Avusturya’yı Balkanlarda zor duruma düşürmek.

Açıklama: İtilaf Devletleri, bu cephede başarılı olunduğu takdirde, Balkan devletlerinin bu başarı­dan cesaretlenerek Os­manlı ve Avusturya’dan pay almak için harekete geçebilecekle­rini tahmin edi­yordu.

5.Osmanlı ordularının Kafkas ve Kanal cephele­rinden çekilmesini sağlamak

6.Balkanlarda yeni cephe açarak ittifak devletleri­nin birbirine olan irtibatını zayıflatmak.

7.İngiltere’ni Kanal Cephesindeki yükünü hafiflet­mek.

8.İngiliz sömürge yollarının kontrolünü sağlamak

9.Osmanlı ile Almanya’nın bağlantılarını kesmek.

10.Rus buğdayının Avrupa’ya naklini sağlamak.

İngiliz ve Fransız donanmalarının saldırısıyla 19 Şubat 1915’te denizde başlayan savaş 18 Mart 1915’de Osmanlı’nın zaferi ile sonuçlanmış (Seddülbahir ve Kumkale başarısı); 25 Nisan’da başla­yan kara savaşları da ittifak devletlerinin mağlubi­yeti ile sonuçlanmıştır.

Açıklama: Askerlerine “Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” diyen, 19. Tümen komutanı Mus­tafa Kemal’in Anafartalar, Conkbayırı ve Arıburnu’nda kazan­dığı başarılar onun tanınmasına ve ileride millî mücadelenin başına geçmesinde etkili olmuştur.

Not: Nusret mayın gemisinin boğaza döşediği mayınların zaferdeki payı büyüktür.

Çanakkale Zaferi’nin Sonuçları:

1.Birinci Dünya Savaşı uzadı.

2.Rusya’ya yardım götürülemediğinden dolayı Rusya’da artan ekonomik kriz Bolşevik İhtilâli’ne zemin hazırlandı.

3.İngiltere ve Fransa itibar kaybetti ve büyük zarar gördü.

4.İttifak devletleri safında Sırbistan ve Yunanis­tan’a karşı savaşa giren Bulga­ristan Osmanlı ile Almanya arasında kara bağlantısı kurdu. (Bulgaris­tan Rusya’nın başarılı olarak Bal­kanlar’a inmesini de istemiyordu).

5.Türk ulusunun kendine olan güveni arttı. Bu gü­ven milli mücadeleye taşındı

6.Yaklaşık yarım milyon insan hayatını kaybetti

7.Askerlerine “Ben size Taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” diyen Mustafa Kemal, bu cephede kazandığı başarılarla tanın­mış, generalliğe terfi etmiş ve Milli Mücadele’de önder olarak kabul edilmiştir.

8.Osmanlı’nın saygınlığı arttı.

9.İngiliz ve Fransız donanmalarının da mağlup ola­bileceği görüldü

10.Sömürge altındaki milletler cesaretlenmiştir.

11.Yunanistan ve Romanya’nın savaşa girip gir­meme konusundaki tereddütleri artmıştır.

12.İngiltere ve Fransa’nın boğazlara saldırmasını çıkarlarına uygun bulmayan Rusya’nın; boğazlar ken­disine terk edilmediği takdirde Almanya ile barışa­cağını ileri sürerek İngiltere ve Fransa’yı tehdit etmesi, ilk defa gizli antlaşmaları gündeme getirdi.

Cephenin Özellikleri:

1.Osmanlı’nın zaferi ile sonuçlanan tek cephedir.

2.İstanbul’u tehdit eden tek cephedir.

3.Saldırının İstanbul’u tehdit etmesi Türk milletinin savunma azmini artırmıştır.

4.Mustafa Kemal, savaş esnasında albay; savaş sonrasında ise general olmuştur.

Hicaz ve Yemen Cephesi

Osmanlı Devleti; bu cephede kutsal yerleri koru­mak için savaşmış; ancak Arapların İngilizlerle beraber hareket etmesinden dolayı başarılı olama­mıştır. İngi­lizlerin 1917’de Akabe’yi ele geçirme­leri sonu­cunda bölgedeki Osmanlı hâkimiyeti sona ermiştir.

Cephenin Özellikleri:

1.Araplar arasında milliyetçiliğin güçlendiği ve İslamcılık fikrinin etkili olmadığı görülmüştür.

Açıklamalar:

1.Fahrettin Paşa’nın Medine savunması meş­hurdur.

2.I.Dünya Savaşından sonra Arap bölgelerinde İngiltere ve Fransa mandater sistemler kurmuştur.

Filistin ve Suriye Cephesi

Kanal harekâtının başarısız olması üzerine karşı taarruza geçen İngilizler Kudüs’ü Osmanlı’dan almıştır. İngiliz ilerleyişi Mustafa Kemal Paşa tara­fından Halep’in kuzeyinde durdurulmuştur.

Cephenin genel komutanı Alman Liman Von Sanders idi. Mondros Mütarekesi imzalanınca; Yıldırım Orduları Komutanlığı Liman Von Sanders’ten alınarak Mustafa Kemal’e verilmiştir. Mustafa Kemal, bundan sonra bölgede savunma tedbirleri al­maya başladıysa da; bir süre sonra İstanbul’a geri çağrılmıştır.

Cephenin Özellikleri:

1.I.Dünya Savaşı esnasında Mustafa Kemal’in sa­vaştığı son cephedir.

2.Bu cephede savaşlar sürerken, Mondros Mütare­kesi imzalandı.

3.Mustafa Kemal’in mütareke sonrasında Türk ordusunu hızlı bir şekilde Anadolu’ya çekmesi, mütareke gereğince İtilaf Devletleri’ne teslim edil­mesi gereken Türk askerinin, teslim olmasını ön­ledi ki bu askerler Kurtuluş Savaşı’nın askeri gü­cünü oluşturdu.

Not: Bu cepheye İtalyanlar ve Fransızlar da asker göndermiştir.

Galiçya-Makedonya-Romanya Cepheleri

Osmanlı Devleti, bu cephelerde müttefiklerine yardım etmek ve Makedonya üzerinden geçen ve Al­manya ile kara bağlantısını sağlayan demiryolunun güvenliğini sağlamak için savaşmıştır.

Osmanlı Devleti, bu cephelerde Rus, Sırp, Romen ve Fran­sız güçlerine karşı savaşmıştır. Brest-Litowsk Ant­laşması ile bu cephe kapanmıştır. Bu cepheler, Os­manlı’nın toprakları dışında savaştığı cephelerdir.

Savaşı Bitiren Ateşkes Antlaşmaları

1.Bulgaristan ile: (Selanik, 29 Eylül 1918)

2.Osmanlı ile: (Mondros, 30 Ekim 1918)

3.Avusturya ile: (Villagusti, 3 Kasım 1918)

4.Almanya ile: (Redhondes, 11Kasım 1918 )

Açıklamalar:

1.Almanya’da 9 Kasım 1918’de cumhuriyet ilan edildi.

2.Avusturya’nın savaştan çekilmesinde kendisine bağlı azınlık­ların isyan etmeleri etkili oldu.

3.Romanya, Rusya savaştan çekilince savaştan çekildi

4.Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi Osmanlı ile Al-manya’nın kara bağlantısını kesti.

Barış Antlaşmaları

1.Versailles / Versay Antlaşması (28 Haziran 1919)

Versay Antlaşması, Almanya ile imzalanmıştır.

Bazı Maddeleri:

1.Almanya Alsac bölgesi ve Saar bölgesini Fransa’ya; deniz aşırı bölgelerini İngiltere, Fransa, Belçika ve Japonya’ya bıraktı.

2.Kiel Kanalı ve Alman nehirleri uluslararası hale getirildi.

3.Almanya, Avusturya ile birleşmemeyi garanti etti.

4.Almanya, Yugoslavya ve Çekoslovakya’yı tanıdı.

5.Askerlik mecburi olmaktan çıkarıldı

6.Almanya ekonomik yükümlülüklere uyacağını ve savaş tazminatını vereceğini kabul etti.

Önemi:

1.İngiltere en güçlü rakibinden kurtuldu

2.Almanya, uzun süre savaşamayacak hale getirildi

3.Antlaşma hükümlerini uygun bulmayan Almanya, II. Dünya Savaşının çıkmasında etkili oldu

4.Alman sömürgeleri, İngiltere, Fransa, Belçika ve Japonya arasında paylaşıldı.

2.Saint Germain Antlaşması (10 Eylül 1919)

Bu antlaşma, Avusturya ile imzalanmıştır.

Bazı Maddeleri:

1.Avusturya Macaristan, Yugoslavya ve Çekoslo­vakya’yı tanıdı

2.Almanya ile birleşmemeyi garanti etti

3.Mağlubiyetin gerektirdiği yükümlülükleri kabul etti.

Not: Avusturya’nın denizle bağlantısı kesildi.

3.Neuilly (Nöyyi) Antlaşması (27 Kasım 1917)

Bu antlaşma Bulgaristan ile imzalanmıştır.

Bazı maddeleri:

1.Bulgaristan Gümülcine ve Dedeağaç’ı Yunanis­tan’a; Dobruca’yı Romanya’ya bıraktı.

2.Mağlubiyetin getirdiği yükümlülükleri kabul etti.

3.Ordu 25.000 ile sınırlandırıldı.

Not: Bulgaristan’ın Ege ile bağlantısı kesildi.

4.Trianon (Triyanon) Antlaşması (6 Haziran 1920)

Macaristan’daki rejim değişikliği nede­niyle bu antlaşmanın imzalanması gecikmiştir. Macaristan bu antlaşma ile bağımsız bir devlet olarak tanın­makla beraber denize çıkışı olmayan küçük bir devlet haline gelmiştir.

Not: Macaristan’a mağlup devlet muamelesi ya­pılmıştır.

Barış Antlaşmalarının Özellikleri:

1.Yeni devletler kuruldu

2.Askeri ve ekonomik sınırlamalar getirildi

3.Sınırlar değiştirildi.

İtilaf Grubu’nun Savaştaki Dezavantajları

1.Rusya’nın savaştan çekilmesi

2.Sömürgelerde bıkkınlık görülmesi

3.Çanakkale’nin geçilememesi

4.Osmanlı’nın savaşı Orta Doğu’ya çekmesi

5.Bulgaristan’ın İttifak Grubuna girmesi

İttifak Grubu’nun Savaştaki Dezavantajları

1.İngilizlerin denizlerde güçlü olması

2.İngiltere’nin sömürgelerinden destek alması

3.Avusturya ve Osmanlı’nın etnik problemlerle uğraşması

4.ABD’nin İtilaf Grubunda savaşa girmesi

5.İtalya’nın İtilaf Grubuna geçmesi

Rusya’nın Savaştan Çekilmesinin Sonuçları

1.İngilizler, Anadolu için Yunanlıları ön plana çı­karmaya başladı

2.Ermenilerin koruyuculuğu ABD’ye verildi

3.Gizli antlaşmalar değişti

4.Brest-Litowsk Antlaşması imzalandı

5.Kafkas, Galiçya, Romanya ve Makedonya cep­heleri kapandı

6.Osmanlı Kars, Ardahan ve Batum’u geri aldı

7.İtilaf bloğunda oluşan boşluk önce İtalya ile sonra ise ABD ile doldurulmaya çalışıldı

Birinci Dünya Savaşı’nın Genel Sonuçları

1.Avrupa’daki mevcut dengeler değişti

2.Rakiplerini etkisiz hale getiren İngiltere ve Fransa en kazançlı devletler olurken; galipler safında yer alan İtalya ve Rusya hedefledikleri amaçlarına ulaşamamışlardır.

3.Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalanmış; Çarlık Rusya’sı yıkılmıştır.

4.Türkiye, Macaristan, Polonya, Çekoslovakya, Yugoslavya, Letonya, Litvanya ve Ukrayna gibi yeni devletler kurulmuştur.

Açıklama:

Yugoslavya, Sırbistan, Karadağ, Bosna Hersek, Makedonya ve Slovenya’nın birleşmesi sonucunda kurulmuştur.

5.Cemiyet-i Akvam kurulmuştur(1920).

6.Sömürgecilik yerini manda ve himayeye bırakmıştır.

7.Barış Antlaşmalarında milliyetçilik prensibine dikkat edilmemesi azınlık sorununun ortaya çıkma­sına sebep olmuştur.

8.Merkezi İmparatorlukların parçalanması sonucu Avrupa ve Ortadoğu’da denge boşlukları ortaya çıkmıştır.

9.Komünizm, Faşizm, Nazizm gibi, demokratik olmayan, totaliter rejimler ortaya çıkmıştır.

10.Sivil savunma düşüncesi ortaya çıkmış; böylece cephe gerisindeki sivil halkın korunması amaçlan­mıştır.

11.Barış Antlaşmaları devletlerin eşitliği ilkesine aykırı olduğu için sürekli bir barış ortamı sağlanamamış, bu yüzden İkinci Dünya Savaşı çıkmıştır.

12.Bazı devletler ekonomik krizlere girdi

13.Ümmetçilik ve Turancılık iflas etti.

14.Milliyetçilik güçlendi ve ulusal devletlerin kuru­luşu hızlandı

15.Deniz altı gemileri önem kazandı

16.ABD tekrar içine kapandı

17.İngiltere ve Fransa Ortadoğu kaynaklarını ele geçirdi

18.Suriye, Irak, Lübnan ve Hicaz Osmanlı’dan ay­rıldı.

19.Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin’de mandater yönetimler kuruldu.

20-İttihat ve Terakki Partisi dağıldı.

Açıklamalar:

1.Birinci Dünya Savaşı’nda ilk defa tank ve kimyasal silah kullanıldı.

2.Savaştan sonra sınırlar çizilirken milliyetlerin dağılımı dikkate alınmadığından dolayı savaştan sonra da milliyet olayları devam etti.

3.İtalya savaş başlamadan önce Fransa ile gizli antlaşma yaptı

4.Paris Konferansı’nda Doğu Trakya Yunanistan’a verildi.

5.ABD I. ve II. Dünya Savaşı’nın bitmesinde etkili oldu.

6.ABD savaşa girerken uluslararası dengede yerini almak istedi.

7.ABD savaşa 2 Şubat 1918’de fiilen girdi.

8.Savaştan sonra; Almanya’nın güçlenmemesi İngiltere ve Fransa için temel politika oldu.

9.Versay, Nöyyi, Sen-Jermen ve Trianon antlaşma­ları II. Dünya Savaşı’nın çıkması ile yürürlükten kalktı

10.Osmanlı, ABD, Yunanistan, Bulgaristan, Japonya ve Romanya savaşın başlangıcında et­kili olma­mış­tır.

11.Boğazların Osmanlı Devleti’nin elinde olması; Mustafa Kemal’e göre Osmanlı Devleti’ni savaşa sokabilecek stra­tejik bir etkendi.

12.Rusya’da Bolşevik ihtilali çıkınca; Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan bağımsız oldu.

13.Ukrayna 22 Ocak 1918’de bağımsız oldu

14.Savaştan önce İngiliz sömürgeleri kendisinin 104 katı, Fran­sız sömürgeleri ise kendisinin 20 katıdır.

15.Osmanlı’yı paylaşmak savaşın başlangıç sebeple­rinden değildir.

16.Mağlup devletlerin bir daha savaşmaya cesaret edememesi için antlaşmalara ağır maddeler kondu.

17.Birinci Dünya Savaşı’nda Danimarka, Norveç, İsveç, İsviçre ve İspanya tarafsız kalmıştır.

Etiketler:

Osmanlı’da Eğitim ve Öğretim

Osmanlı Eğitiminin Hedeflediği İnsan Tipi

Osmanlı devlet anlayışında eğitimin hedefi; itaat­kar, hoşgörülü, sorumluluklarını bilen, kanunlara uyan, başkalarına saygılı, çevresine yararlı kişiler yetiştirmekti.

Tanzimat Dönemi’nden itibaren Batı ile ilişkiler art­tı; yönetim ve eğitim alanlarında değişiklikler görül­meye başladı. Bu durum dönemin insan tiplerine yeni özellikler kazandırdı, insanlar bu dönemde de itaatkar olmasına rağmen, devlet ve toplum haya­tında sorumluluklarını görmeye başladılar. Batı tarzında askeri ve sivil okulları bitirenler, ülke so­runlarıyla ilgilenmeye ve çözüm aramaya başla­mıştır.

Osmanlı Eğitiminin Muhtevası

Osmanlı Devleti’nin klasik döneminde temel kuru­mu medreseydi. Burada hem akli, hem de nakli ilimler okutuluyordu. Eğitim kurumlarının amacı, askeriye ve ilmiye sınıfına yönetici yetiştirmekti. Medreselerin dışında tekke, dergah, cami, lonca, sübyan mektepleri, saray okulları ve konaklarda da eğitim yapılmıştır.

Klasik Dönem Osmanlı Eğitim ve Öğre­tim Kurumları

Enderun

Devlet memuru, idareci, komutan ve sanatkar ye­tiştirmek amacıyla kurulan bu saray okulu ilk ola­rak II. Murat Dönemi’nde Edirne Sarayı’nda açıldı. Bu okul İstanbul’un fethinden sonra Topkapı Sara­yı’nda faaliyetlerine devam etti. 1833′te yeni dü­zenlemeler yapılan okul 1909′da kapatılmıştır.

Devşirme sistemiyle toplanan çocuklar, burada iyi bir Müslüman, güvenilir ve nitelikli bir devlet adamı veya usta sanatkar olarak yetiştirilirdi. Osmanlılara tabi olan ülkelerin rehine olarak gönderdiği çocuk­lar da Enderun’da eğitilirdi. Daha sonraları Ende­run’a Müslüman ailelerin çocukları da alınmıştır.

Osmanlı Devleti’nde klasik dönemde Enderun Mek­tebi dışında devletin ihtiyaçlarını karşılamak ama­cıyla Bab-ı Ali Mektebi, Bab-ı Defterdari Mektebi, Bab-ı Fetva Mektepleri de faaliyet göstermiştir.

Medrese

Osmanlı Devleti’nin dayandığı sistemlerin temel düşüncesini veren eğitim ve öğretim sisteminin te­mel kurumu medresedir. Eğitimin ilk basamağı Sübyan Mektebi (mahalle mektebi) idi. Hemen hemen her mahallede ve cami yanında Sübyan Mektebi vardı. Burada öğrencilere Kur’an okutulur ve İslâm dininin ilk bilgileri verilirdi. Yeteneklilere okuma -yazma öğretilirdi.

Anadolu Selçuklularını örnek alarak ilk medrese ve vakfı Orhan Bey tarafından İznik’te kurulmuştur (1331). Daha sonraları Bursa, Edirne ve İstanbul başta olmak üzere birçok medresede eğitim zirve­ye ulaşmıştır.

Osmanlı medreseleri Kuruluş Dönemi’nden Tanzi­mat’a kadar ülkenin bilim ve adalet hayatına önemli ölçüde de yönetime hakim olmuştu. Batıdaki geliş­melere ayak uyduramayan medreseler, Tanzimat sonrasında gelişmeyi engelleyen kurum haline gel­miş ve 1924 yılında kapatılmıştır.

Osmanlı toplumunda müftü, kadı (yargıç), müder­ris, astronomlar, matematikçiler, doktorlar vs. med­reselerde yetişiyordu Medreselerde öğrencilerin bütün ihtiyaçları bağlı oldukları vakıflar tarafından karşılanıyordu. Zamanla yükselerek çeşitli makam­lara gelen ve medreselerde yetişen bilim adamları, kadılar, müftüler, müderrisler ilmiye sınıfını oluş­turmuştur.

Medreseler, çeşitli derece ve kademelere ayrıldık­ları gibi öğretim alanlarına göre de kendi araların­da uzmanlaşmışlardır. Medreseler arttıkça bunla­rın dereceleri ve sınıflarının belirlenmesi gereki­yordu. Medreselerde ilk teşkilat Fatih Dönemi’nde yapılmıştır.

Medreseler, XVI. yüzyılın sonlarına doğru bozul­maya başladı. Bozulmanın nedenleri şunlardır:

Müspet bilimlerin giderek okutulmaması

Kanunlara aykırı olarak medreselere müda­hale edilmesi

Medrese ile ilgisi olmayanlara müderrislik verilmesi ve ulema çocuklarına daha beşik­te iken müderrislik payesi verilmesidir.

Askeri Eğitim

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde askeri kuv­vetler aşiret askerlerinden oluşuyordu Kapıkulu ordusuna önceleri savaşlarda ele geçirilen esirlerin gençleri ve askerliğe elverişli olanlar: alınıyordu. Ankara Savaşı’ndan sonra Pencik oğlanı bulma zorlukları ortaya çıktı ve Osmanlı topraklarında ya­şayan Hıristiyan ailelerden çocukları alınarak “Dev­şirme usulü” uygulanmaya başladı. Kapıkulu Ocağı’na alınacak kişiler. Türk ailelerinin yanında Türk – İslâm kültürüne göre yetiştirilirdi. 17. yüzyıl son­larına kadar Osmanlı Devleti’nde askeri eğitim ve öğretim başlıca Tophane, Kılıçhane ve Humbarahane’de verilmiştir. 18. yüzyılda Avrupa’nın etki­siyle askeri alanda ıslahatlar yapılmıştır. Kara ve Deniz Mühendis haneleri kurulmuş, Avrupa’dan tek­nisyenler getirilmiştir. 19. yüzyılda Mızıka-i Hüma­yun, Mekteb-i Harbiye, Erkan-ı Harbiye, Bahriye Mektebi, Askeri idadiler kurularak buralarda askeri eğitim verilmiştir.

Dini ve Sosyal Kurumların Eğitim ve Öğretim Fonksiyonu

Cami: Müslümanların ibadet yeri olan camiler, üç-yüz yıl boyunca dini merkez olmasının yanında; hükü­met konağı, misafirhane, mahkeme, genel eğitim ve si­yasi bilgi edinme yeri ve konferans yeri olarak kullanıl­mıştır.

Esnaf Teşkilâtı: Esnaf teşkilâtı olan Loncalar mes­leki eğitim veren önemli ve yaygın eğitim kurumlarıydı.

Mahalle: Osmanlı Devleti’nde eğitim ve öğretim ko­nusunda mahallelilerin de rolü vardı. Mahalle sakinleri, bilgisiyle meşhur olmuş şahısların etrafında toplanarak yapılan sohbetlerde her türlü konuyu tartışırlardı. Ca­mi yanında halkın katkılarıyla kurulan Mahalle mekte­binde çocuklar okuma, yazma ve dini bilgileri öğrenir­di. Böylece toplumda yaygın eğitim ve örgün eğitim gerçekleştirilmiş oluyordu.

Eğitim ve Öğretimde Gelişmeler ve Yeni Kurumlar

19. yüzyılda Osmanlı eğitim kurumları dört bö­lümde incelenebilir:

Eskiden beri devam eden medreseler. Bura­larda programlar dünyadaki ilmi ve teknolo­jik gelişmelerden habersiz bir şekilde de­vam ediyordu.

18. yüzyılda kurulmaya başlayan önce as­keri ve 19. yüzyılda kurulan yeni tarz sivil okullar

Azınlık ve yabancı okulları

Osmanlı vatandaşlarının açtığı okullar

Islahat Fermanı eğitim alanında yenileşmede önemli bir dönüm noktası oldu.

1857′de Maârif-i Umûmiye Nezareti (Genel Eğitim Bakanlığı) kurularak Milli Eğitim Bakanlığı’nın temeli atıldı. Bu gelişmeden sonra ilk defa Eğitim Bakan, kabineye girdi

1861′de Nizâmnâme çıkarılarak Harbiye. Bahriye ve Tıbbiye dışındaki okullar Maarif-i Umûmîye Nezâreti’ne bağlandı. Böylece askeri ve sivil okullar birbirinden ayrılmıştır.

Askerî Kurumlar

1845′te Harp Okulu’na öğrenci yetiştirmek için Askerî Liseler açıldı. Günümüze kadar devam eden istan­bul’da Kuleli, Bursa’da Işıklar ve İzmir’de Maltepe Askeri Liseleri bu dönemde kuruldu. 1849′da Harbi­ye Mektebi’nde Veteriner bölümü açıldı. 1875′te As­keri Ortaokullar açıldı. Ayrıca ordunun kurmay subay ihtiyacını karşılamak için kurmaylık bölümü açıldı (1845).

Sivil Kurumlar

II. Mahmut tarafından zorunlu hale getirilen ilköğretim istanbul dışında uygulanamadı. İlköğretim Sıbyan Mektebi (Anaokulu), İptidaiye (ilkokul) ve Rüşdiye (Or­taokul) şeklinde üç kademeli düşünüldü. 1861′de İstan­bul’da ilk Kız Rüşdiyesi açıldı. Bu tarihe kadar kızların yaygın olarak okula gitmedikleri görülmektedir.

1867 den sonra bu okullara Müslüman öğrencilerin yanında Hristiyan öğrenciler de alındı. Rüşdiye’yi bitirenlerin gittiği idadiler 1872′de kuruldu.

İdadilerin üstünde eğitim verecek Sultaniler ilk kez 1868′de Galatasaray Sultani’si adıyla açıldı. Bu oku­lun yönetimi ve programı Fransızlara verildi. Rüşdiye-ler ile Darülfün’un (Üniversite) arasında eğitim vermek üzere 1849′da Darülmaarif Okulu açıldı. Bu okul dev­let memuru da yetiştirecekti. 1876′da Darül muallimat (Kız Öğretmen Okulu) açıldı. 1873′te yetim Müslüman çocukların eğitimi için Darüşşafaka, 1850′de Encü-men-i Daniş (İlimler Akademisi) açıldı.

Meslekî Kurumlar

1874′te Sultani Mektebi’nde bir sınıf ayrılarak Hukuk Mektebi açıldı. 1860′da Ticaret Okulu açılmak istendi. Ancak başarılı olunamadı. Tarım alanında ilk okul Amelî Ziraat Mektebi oldu (1847). Orman Mektebi (1870) ve Bursa’da Koza Okulu açıldı. Tanzimat dö­neminde önem kazanan Telgrafçılık Okulu açıldı. Mit­hat Paşa’nın girişimleriyle Niş ve Rusçuk’ta yetim ço­cuklara sanat öğretmek için Islahhaneler açıldı. İlk Si­vil Tıp Okulu 1866′da, Eczacı Okulu 1867′de açıldı.

Heybeliada’da Kaptanlık Okulu açıldı (1870). Mithat Paşa’nın çalışmalarıyla Sanayi Mektebi kuruldu (1868). Ayrıca Kız Sanayi Mektebi de kuruldu.

Azınlık ve Yabancı Okulları

Azınlıklara kültür, eğitim ve inanç özgürlüğü tanıyan Osmanlı Devleti, okul açma izni de verdi. Azınlık okul­ları, Patrikhaneler ve Hahamhaneler aracılığıyla yöne­tildi. Bu okullarda bağlı bulunduğu kilisenin papazı ve­ya havranın hahamı ders veriyordu.

Bağımsız ilk Ermeni Okulu 1790′da Kumkapı’da açıldı. 1824′ten sonra Ermeni Patrikhanesinin emriyle Ermeniler Anadolu’nun en küçük yerleşim birimlerine kadar okullar açtılar.

Yahudi Cemaati’ne ait havraların dışında ilk modern okul 1854′te İstanbul’da Musevi Asri Mektebi adıyla açıldı. 1875′ten sonra Alliyans İsrailit’in gayretleriyle birçok okul açıldı.

Kapitülasyonlardan faydalanarak Osmanlı ülkesinde okul açma imtiyazını elde eden yabancı ülke misyo­nerleri akın akın topraklarımıza gelerek çalışmalara başladılar. Önceleri dini nitelik taşıyan kiliselere bağlı olarak kurulan okulların yanında Elçilik Okulları da açıldı. Bu okullar zamanla amacından saparak yaban­cı devlet okulları haline geldi ve Osmanlı Devleti aleyhine çalışmaya başladılar. Katoliklerin koruyucusu olan Fransa ülkemizde ilk okulu 1583′te açtı (Saint Benoit). Bu okul Osmanlı topraklarında açılan ilk yabancı okuldur.

ingilizler, Suriye ve Lübnan’da okullar açtı. Değişik yerlerde açılan İngiliz okullarından Nişantaşı’nda İngi­liz Erkek Lisesi (1905), Beyoğlu’nda açılan İngiliz Kız Ortaokulu (1857) Türkiye Cumhuriyeti’ne devredil­miştir.

Amerika Birleşik Devletleri, 1830′da Osmanlı Devle-ti’yle yaptığı antlaşmayla en ayrıcalıklı yabancı devlet haline geldi. Ermenilerle işbirliği yapmayı kendisi için daha uygun gören ABD, Ermenileri kullanarak Anado­lu’da etkinlik kazanmak için birçok okul açtırdı. 1863′te Robert Koleji açıldı. Bu okul Türk eğitimi için modern bir örnek teşkil etti. ABD, Osmanlı topraklarında sayı itibariyle şaşırtıcı miktarda okul açmıştır. 1904 itibariyle 465 Amerikan okulunda 22.867 öğrenci bulunuyordu.

İtalya kendi soydaşları için 1861′de İstanbul’da ve 1863′te Hatay’da okul açtı. Osmanlı ülkesinde yaşa­yan Alman azınlıklar Avusturya eğitim kurumlarından faydalandı. Ancak 1871′de birliğini sağladıktan sonra kendi kültürünü yaymak için Almanlar da okullar açtı.

Darülfünun (Üniversite) 1862′de burada halka açık dersler verilmeye başlandı. 1870′te Darülfünun İstanbul’da resmen açıldı. Ancak Darülfünun 1871′de kapatıldı ve tekrar 1900′de açıldı

Osmanlı’da Kültür ve Sanat

Osmanlılarda Kültür ve Sanat

Osmanlı Kültür Dünyası ve Türk Kültürü­nün Genel Özellikleri

Tanzimat Dönemi’nde batı müziği ön plana çıkmıştır. Sanatkârlar himaye edilmeyince musiki alanında gerileme başlamıştır.

Kültür, bir milletin sahip olduğu maddi ve manevi değerlerin tümüdür. Eğitim, sanat, bilim, gelenek -görenek, folklor, giyim, dil ve sosyal alandaki faali­yetler, bunların sonucu ortaya çıkan eserler kültü­rün öğeleridir. Belirli bir topluluğun kendi bilgi ve gücüyle ortaya koyduğu her şey milli kültürü mey­dana getirir. Klasik Osmanlı Türk toplumu ve kültü­rünün temelini; 1071 Malazgirt Zaferi’nden bu yana Türkleşen Anadolu, ahiler, gaziler, esnaf ve sa­natkârlar, İslâm dini, padişahların izledikleri temel kültür politikası. Türk örf ve geleneği meydana ge­tirmiştir.

Osmanlı müesseselerinde kısmen ilhanlılar ve Memlukların de etkisi olmuştur. Osmanlı Dönemi Türk kültürü, genel itibariyle coğrafyaya hakim, dış kül­tür değerlerini kendi bünyesinde birleştiren ve on­ları geliştirerek yeni bir mana kazandıran özellik taşır. XIII. yüzyılın sonlarından itibaren Bizans sı­nırında kurulan uç bölgelerinde, klâsik büyük bir devlete yükselişin tarihim yaşayan Osmanlılar, kültürlerini uçlardaki diğer kültürlerin gelişmelerim de alarak süslemiştir. Kuruluş Dönemi’nde başla­yan kültürel gelişme Fatih Devri’nde olgunlaştı.

XVI. yüzyıl sonunda, bizzat kendisi bir kültür varlı­ğı olan devlet klasikleşirken. toplumun çeşitli dal­larda verdiği eserler Osmanlı kimliğinin sembolle­ri haline geldi. Osmanlı Devleti’nin temel dayana­ğını ilim ve kültür oluşturuyordu.

17. yüzyıl ve sonrası klasikleşen değerlerin, de­ğişen dünya şartlarıyla karşılaşma dönemidir. XVI. yüzyılda gücünün zirvesine ulaşan Osmanlı Devle­ti, bünyesinde birçok kültürü toplamıştı. Diğer kül­türleri eritme yolunu kullanmayan Osmanlı kültürü­nün bazı unsurlarını teşkil eden ekonomi, siyaset ve sosyal hayat yeni görünüm kazanmış, Batı kültürüyle tanışma başlamıştır. 19. yüzyılda yem tarz ve değerler gündeme gelmiş, bu dönemde çağdaş­laşma kültüre yansımıştır.

Osmanlı Dönemi Türk Kültürü

(Klasik Dönem 1300- 1700)

Osmanlılar Dönemi’nde. Türk kültürünün en önem­li unsurları din. dil. hukuk, töre. ahlâk, sanat, ede­biyat, ekonomi ve müzikti.

Düşünce Hayatı

Osmanlılar Anadolu’da siyasi birliğin sağlanması yanında düşünce birliğinin de sağlanmasına  önem verdiler. Osmanlıların bütün sistemlerinin te­orik yapısına İslâm hukuku, eski Türk geleneği ve yaşanılan bölgenin özellikleri birleşerek esas teşkil etmiştir. Osmanlılarda Sünni İslâm akidesi. Anado­lu’ya gelirken İran’ın tasavvuf düşüncesinden, es­ki Türk inançlarından ve Anadolu’daki uç bölgelerinin kültüründen yararlanarak senteze ulaşmıştır.

Bir Kültür Unsuru Olarak Din

Din faaliyetler, özellikle tarikatların çevresinde yo­ğunlaşıyordu. Ahi ve   Babai tarikatları Osmanlı Dev­leti’nin kuruluşunda önemli rol oynamıştır. Tarikat şeyhleri bulundukları yerlerde, devlet işlerine karış­madan, hem kendi görevlerini yerine getiriyorlar. hem de kültürel gelişmeye katkıda bulunuyorlardı.

Böylece, din bir kültür unsuru olarak dil, edebiyat, musiki, mimari, güzel sanatlar ve düşünce hayatı üzerinde etkisini artırmıştır.

Güzel Sanatlar

Minyatür Sanatı: Osmanlılar resim yerine daha soyut olan minyatürü tercih ettiler. Fatih, III. Murat ve III. Mehmet Dönemlerinde portre, II Bayezid, Yavuz ve Kanuni Dönemlerinde minyatürcülük önem kazanmıştır.

Seramik Sanatı: Osmanlılarda ilk defa seramik ve çinicilik XVI. yüzyılda İznik’te başladı. 18. yüzyıldan itibaren İznik çini ve seramik merkezi olarak önemini yitirmiştir

Çinicilik ve Hat Sanatı: Osmanlı Devleti’nde önce İznik, daha sonra da Kütahya, Güneydoğuda ise Diyarbakır, çinicilik merkezi oldu. Osmanlı Devle­ti’nde çinicilik ve hat sanatı çok gelişmiştir. Türk yazı sanatı en parlak dönemini Osmanlı hattatlarıyla yaşamıştır.

Osmanlılar Türk müzik geleneğini devam et­tirmiş ve Mehterhane denilen mızıka takımını i kurmuşlardır.

Mimari: Osmanlı mimarisi, XV. yüzyılın ikinci yarısına kadar Selçuklu mimarisinin etkisinde kaldı. Bu dönemdeki eserler klasik dönem mimarisinin gelişmesinde etkili oldu.

Osmanlı mimarisi dini, si­vil ve askeri mimari olarak üçe ayrılır.

Kuruluş Dönemi’nin ilk önemli eserleri:

İznik’teki Hacı Özbek.

Bursa Orhan Bey Camileri ile Ulu Cami ve Yeşil Cami idi.

Fatih Dönemi’yle birlikte gelişmeye başlayan Osmanlı mimarisi. XVI. yüzyılda en olgun dönemine ulaştı. Klasik üslubun ilk örneği II. Bayezid Camii’dir(1506).

Türk mimarisi Mimar Sinan ile doruk noktasına ulaşmıştır.

Mimar Sinan çıraklık döneminde Şehzade kalfalık döneminde Süleymaniye, ustalık döneminde Selimiye Camilerini yaptı.

Güzel Sanatlar Alanındaki Değişiklikler

Osmanlı klasik mimarı tarzı Lâle Devri’yle önemin kaybetmeye başladı. Lâle Devri’yle mimaride Avrupa’nın etkisi başladı ve Lâle Devri’nden sonra Türk Barok ve Rokoko devrine (1740-1808) girilmiştir.

Osmanlı Toplumu

Toplumun Yapısı

Örgütlenmiş gruplar halinde yaşayan insanların oluşturduğu bütünlüğe toplum denir, insanların bir arada yaşadığı en üst seviyedeki örgütlenme biçi­mine devlet denir. Devlet; halk, ülke ve hükümdar­lık unsurlarından oluşur.

XIV. yüzyıldan itibaren sınırlarını sürekli genişleten Osmanlı Devleti, Anadolu’da Türk nüfusu, bir yöne­tim altında birleştirdi. Balkanlardaki fetihler sonucun­da değişik soy ve dinden insanlar ülke nüfusuna ka­tılmıştır. XVI. yüzyılda sınırlarını iyice genişleten Os­manlı Devleti’nin sınırlarına Suriye, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’daki ülkelerde yaşayan insanlar da dâhil olmuştur. Dolayısıyla Osmanlı Devleti, çok uluslu ve çok dinli bir toplum haline gelmiştir. Müslümanlar yönetici konumundaydı.

 Devletin Resmi Tasnifine Göre Osmanlı Toplumu

Osmanlı Devleti’nde toplum, yönetenler (Askeri) ve yönetilenler (Reaya) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Osmanlı Devleti’nin toplum düzeninin sağlanması için yönetim felsefesinin temeli haksızlıkların önü­ne geçmek, emniyeti sağlamak, adalete dayalı bir toplum nizamı kurmak ve bunu sürdürmekle görev­li bir yönetici güce, (devlet gücüne), dolayısıyla bir hükümdara sahip olmaya dayandırılmıştır.

 Yönetenler (Askeriler)

Osmanlı Devleti’nde yönetenler, yönetilenlerden farklı olarak vergi ödemezlerdi. Yönetenler, gördük­leri vazife ve eğitime göre üç gruba ayrılmıştır.

Bunlardan birinci grup olan Seyfiye‘nin yönetim gö­revi vardı. Vezirler, Beylerbeyleri, Sancak Beyleri bu gruptan seçilmiştir. İkinci grup ise, ilmiye sınıfıydı. Medreselerde yetişen bu grup içinden Kazasker, Şeyhülislâm, Müderrisler ve Kadılar seçiliyordu. İlmi­ye sınıfı eğitim, adalet ve fetva görevlerini üstlen­miştir. Üçüncü grup ise, Kalemiye sınıfıdır. Defter­darlar, Nişancılar, Reisülküttaplar ve Divan Katipleri bu sınıftan seçilmiştir. Kalemiye sınıfı devletin ya­zışma işlerini, maliye ve dışişlerini üstlenmiştir.

 Yönetilenler (Reaya)

Osmanlı Devleti’nde yönetilenlere “reaya” denirdi. Reaya askerlerden farklı olarak vergi öderlerdi. Reayayı, çeşitli din, mezhep, ırk ve dilden topluluk­lar oluşturmuştur. Devlet yönetiminde hakim unsur Türkler olmakla beraber Rumlar, Ermeniler, Arap­lar, Yahudiler, Romenler ve Slavlar yönetimde yer alabiliyordu. Osmanlı Devleti, her inanç topluluğu­nu kendi içinde serbest bırakmış ve onları asimle etme yoluna gitmemiştir. Devleti oluşturan halkın en önemli unsuru devleti kuran, ona dilini, gelenek ve göreneklerini veren Türklerdi. Anadolu ve Ru­meli Türk nüfusunun en yoğun bulunduğu yerlerdi.

Osmanlı Devleti’nde yönetilenler dini yönden; Müs­lümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler diye üç gruba ayrılmıştır:

Müslümanlar: Türkler, Araplar ve Kafkasya’da ya­şayan topluluklar Müslüman’dı. Fetihler sonucunda; Arnavutlar, Bosnalılar ve Hersekliler Müslüman ol­dular. Müslümanlar yönetici olurlar, askerlik yaparlar ve vergi öderlerdi. Osmanlı Devleti’nde yönetici ola­bilmek için ilk şart Müslüman olmaktı. Müslümanlar çoğunlukla tarım ve zanaatla uğraşmıştır.

Hıristiyanlar ve Museviler: Geniş inanç özgürlü­ğüne sahip olan azınlıklar ticaret ve tarım faaliyet­leriyle uğraşmışlar, cizye ve haraç adı ile iki vergi ödemişlerdir. Hıristiyanlar ve Museviler askerlik yapmazdı. Ancak Islahat Fermanı’yla (1856) dev­let memuru olma hakkını elde etmişlerdir.

 Yerleşme Durumuna Göre Osmanlı Toplumu

Osmanlı toplumu yerleşme yerine göre; şehirliler, köylüler ve göçebeler şeklinde üçe ayrılmıştır:

Şehirliler; askerler, tacirler ve esnaflardan olu­şuyordu. Şehirliler grubu yönetim, adalet, eği­tim, güvenlik, üretim, ticaret ve zanaatkarlık gi­bi işlerle uğraşmıştır.

Köylüler; Osmanlı toplumunun en büyük bölü­münü köylerde yaşayan halk oluşturuyordu. Köylü, işlediği toprağa karşı çift vergisi öderdi. Kanunların yükümlülükleri dışında köylüler, hür ve bağımsızdı. Köylerde yaşayanlar genellikle tarım faaliyetleriyle uğraşırlardı. Köylüler dirlik sahibine vergi öderler, topraklarını üç yıl boş bırakmaları halinde çift bozan vergisi verirlerdi.

Göçebeler (Konar – Göçerler); genellikle hay­vancılıkla uğraşan göçebeler, Rumeli’ye yer­leştirilerek buraların Türkleşmesinde önemli rol oynamışlardır. Göçebeler, devlete ağnam ver­gisi yanında kullandıkları otlak, kışlak ve yaylaklar için de ücret öderlerdi.

 Osmanlı Toplumunda Sosyal Hareketlilik

Osmanlı toplumunda kişiler yönetenler (askeri) ve yönetilenler (reaya) diye ikiye ayrılıyordu. Bu sos­yal gruplar arasında geçiş serbestti. Bu durum ya padişah fermanıyla ya da kişilerin yetenekleriyle oluyordu. Toplumda sosyal hareketlilik iki şekilde yaşanmıştır:

 Yatay Hareketlilik

Bir toplumun ülke toprakları üzerinde köyden şehre veya bir bölgeden başka bir bölgeye gidip gel­mesi ya da oraya göçerek yerleşmesi olayına top­lumun yatay hareketliliği denir. Bu hareketlerin bir kısmı kendiliğinden gerçekleşmiş, bir kısmı da devletin imar ve iskân politikası sonunda ortaya çıkmıştır.

Bu uygulama doğrultusunda Anadolu’dan bir kısım Türk aileler Balkanlara yerleştirilmiştir. Devlet ya­tay hareketliliği teşvik etmiş ve bu hareketliliğe ka­tılanların yerlerini terk etmelerini önlemek için ted­birler almıştır.

 Dikey Hareketlilik

Dikey hareketlilik; bir toplulukta sınıflar arası geçiş­leri ifade eder. Osmanlı Dönemi dahil Türk toplu­munda hiçbir zaman doğuştan gelen ve birbirine geçişi kabul etmeyen bir sınıf sistemi görülmemiş­tir. Mesela; askeriye mensupları, emekli olduğun­da veya görevinden alındığında yönetilenler sınıfına (reaya) geçmiş olurdu. Reayadan bir kişi de padi­şahın fermanıyla askeri sınıfa geçebilirdi. Bunun için gerekli şartlar şunlardı:

Müslüman olmak

Devlet görevini en iyi şekilde yapmak

Padişaha tam bağlı olmak

Osmanlı Devleti’nde yönetenler sınıfına geçebil­menin yollarından biri devşirme sistemi, diğeri de medrese eğitimi görmekti. Savaşlarda başarı gös­tererek tımar sahibi olmak, kalemiye sınıfına dâhil bir büroya kâtip olarak girmek de yönetenler sınıfı­na geçmenin yollarındandı.

 Osmanlı Toplum Yapısında Meydana Gelen Değişmeler

XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren taşra yöneti­miyle ilgi olan dirliklerin büyük bölümünü ele geçiren kapıkullarının merkezden bağımsız olarak çiftlik ve malikaneler kurmaları resmi hüviyet sahibi ye­ni tip köy zenginini ortaya çıkarmıştır. Bu gelişme­lerden sonra tımarlı sipahilerin büyük bölümü dir­liklerini kaybetmiştir. Yeni gelişmeler köylünün;

Arazilerinin daralmasına,

Geçim sıkıntısına düşmesine ve borçlarını ödeyememesine,

Elinden çıkardığı topraklarda ücretle çalış­masına,

Köyünü terk etmesi gibi kötü durumlara ne­den olmuştur.

 Osmanlı dirlik sisteminin bozulması ve Coğrafya Ke­şifler’inden sonra Anadolu’da ticari canlılığın kaybol­ması ekonomik sıkıntılara yol açmıştır. İşsiz kalan halk Anadolu’daki isyanlara katılmıştır. 17. yüzyı­lın ikinci yarısına kadar devam eden Celali İsyanları Anadolu’daki halkı önemli ölçüde etkilemiştir:

Tımarlı sipahiler ortadan kalkmıştır.

Celâlilere karşı silahlanan köylüler, ayanla­rın paralı askeri olmuştur.

Köyden şehire ve güvenli bölgelere göçler hızlanmış, yeni köyler kurulmuştur.

Tarım üretimi düşmüş ve köy – şehir denge­si bozulmuştur.

Bu olumsuzluklara karşı devlet, köylünün mülkünü gasbeden ehl-i örfe karşı 17. yüzyıl boyunca adaletnameler yayınlanarak halkı korumak istediy­se de tam başarılı olmamıştır.

 18. Yüzyılda Toplumsal Alandaki Değişmeler

Avrupa ile diplomatik ilişkilerinin yoğunlaşması­na paralel olarak kalemiye sınıfının önemi art­mıştır.

Avrupa’nın etkisiyle değişik alanlarda ıslahatlar yapılmıştır.

Avrupa’dan uzmanlar getirilmiştir.

18. yüzyılda devşirme sistemi önemini kay­betti. Bunun sonucunda reayaya mensup kim­seler yoğun olarak yönetici kadroya girmiştir. Yöneticilerin etnik yapısı Türkler lehine değişti. Bu nedenle 18. yüzyıldan itibaren Osmanlı yüksek idareci ve bürokrasisi devşirme kaynak­lı değildir.

18. yüzyılda devlet savaştan çekinmiş, mo­dern eğilimli, yenilik taraftarı ve İstanbul’daki Avrupalı devletlerin elçileriyle boy ölçüşebile­cek tecrübeli kişiler yönetime getirilmiştir.

 Ayan ve Eşraf

Osmanlı toplumunda 18. yüzyılda kimlik değişti­rerek yeni bir rol üstlenen gruplardan biri de ayanlardır. Osmanlı toplumunda her zaman bulunan ayan ve eşraf yönetimle şehir halkı arasında diya­logu sağlamıştır.

19. yüzyılın başlarında iyice güçlenen ayanlar, merkez üzerinde etkili olmuşlardır. Ancak II. Mah­mut, yeniçerileri ortadan kaldırdıktan sonra merkezi yönetimi güçlendirmiş ve ayanlara son vermiştir.

 İskan Faaliyetleri

Osmanlı Devleti önceleri fethettiği yerlere Türk nüfusu taşırken, 17. yüzyılın sonlarında ve 18. yüzyılda savaşların kaybedilmesi nede­niyle elden çıkan topraklardan Anadolu’ya ge­len insanlar uygun yerlere yerleştirilmeye çalı­şılmıştır.

Elden çıkan topraklardan gelen ürünlerin telafi­si için göçebe konar – göçerler yerleşik hayata geçirilmeye çalışılmıştır.

 Tanzimat ve Sonrasındaki Gelişmeler

Batı tarzı okulları bitiren ve yabancı dil bilenler önemli görevlere getirilmiştir.

Merkezi hükümet güçlendirilmiş ve bakanlıkla­rın etkinliği artırılmıştır.

Tanzimat Fermanı’yla devlet ile toplum ilişkile­rinde yeni düzenlemeler yapılmış, halka yeni hak ve güvenceler verilmiş ve padişahın yetki­leri sınırlandırılmıştır.

Islahat Fermanı’yla Müslim – Gayrimüslim halk, din ve ırk ayrımı gözetilmeksizin kaynaştırılma-ya çalışılmıştır.

Üst düzey Tanzimat bürokratlarından her biri İstanbul’daki yabancı elçiliklerden biriyle ilişki içindeydi. Bu da yabancıların Osmanlı içişleri­ne karışmasını kolaylaştırmıştır.

Yeni bürokratlar İslâmi normlardan bağımsız olarak akıl yoluyla hareket etmişlerdir.

 Nüfus Hareketleri ve Yeni Yapılanma

19. yüzyılda Osmanlı genel nüfusu azalırken diğer yandan daralan Osmanlı sınırları içindeki nüfus gittikçe artmaktaydı. Genel nüfusun azal­ması toprak kayıplarına, mevcut nüfusun art­ması ise kaybedilen topraklardan gelen göçlere bağlıydı.

18. yüzyılın son yirmi yılında Osmanlı – Rus ve Avusturya Savaşları yüzünden Kazan, Kı­rım, Kafkasya ve Özi bölgelerinden Anadolu’ya göçler başlamıştır.

1806-1812 yılları arasında Osmanlı – Rus Sa­vaşı sonunda Balkanlardaki Türkler Rumeli köy ve kasabaları ile İstanbul ve Anadolu’yu dol­durmuştur.

1820-1830 yılları arasında Türkler Mora, Eflak ve Boğdan’dan Anadolu’ya zorla göç ettirilmiştir.

1854 – 1856 Kırım Savaşı sonunda altı yüz bin Kırımlı Anadolu’ya gelmiştir.

1877′de Kafkaslardan Anadolu’ya göçler devam etti. Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar süren göçler günümüzde de devam etmektedir.

17. ve 18. yüzyıllarda halk karışıklıklar­dan dolayı yamaçlara ve dağlara yerleşirken 19. yüzyılda ticaretin gelişmesi ve dışarıdan göçlerin gelmesi ovaların da ekilmesini zorunlu hale getirmiştir

Osmanlı Su Mimarisi

Hayat için su kadar hiçbir maddenin lüzum ve ihtiyacı büyük olmamıştır. Canlının yaşamasında olduçu kadar, onların topluluçunun gelişme ve tekâmülünde tesiri daima ilk plânda görülmüş, tarihin muhtelif devirlerinde şahsın ve dolayısıyla topluluçun menfaati bir su başını tutabilmeyi, bir su akıntısı kenarında barınmayı en büyük ihtiyaç olarak hissettirmişti. Bu umumî ihtiyaç, muayyen bir nokta etrafında, şahısların birbirine yakınlıçını, millî birliklerin doçma ve inkişafına sebep olmuştur. İçinde bitkiler bulunan toprakları, yeşil ve mahsuldar vadileri besleyen nehirlerin kıyılarında, daima ilk kurun medeniyetlerinin parlak yılları geçmiştir.

Suların zamanla, insan topluluklarının artması derecesinde önemi de artmış ve deçişmiştir. Kıyılarında gölgeli yeşillikler, geniş ekin tarlaları yetiştiren sular, yalnız ekini yeşerten bir âmil olmakla kalmamış, ayrıca muhtelif kavimlerin birbirleriyle temaslarında, mal alışverişlerinde kısa ve rahat bir yol olmuş ve bu suretle sivilizasyonların yayılmasını, birbiri üzerinde etkili olmasını da temin etmiştir. Burada suların milletlerin hayatında oynayabileceçi rolleri çeşitlendirmeden kaçınarak suyun yalnız susuzluçu gideren ve dinî ihtiyaçları karşılıyan bir madde olarak gözönüne alındıçı devirleri hatırlarsak onun bir «azîz» gibi takdis edildiçini görürüz. Bir yere su getirmek, bir çeşme kurmak, doçuda ve batıda bir sevab olmuş, bu yolda yapılan tesisler o devirlerin en güzel ve zarif sanat âbidelerini teşkil etmiştir. Şarkta, din suyu daha kıymetlendiriyordu. Bilhassa asırlarca İslâm dinini himaye ve intişarında büyük fedakârlık ve hizmetleri görülen Türklerde su tesisleri sanat ve mimarîlerinde çok önemli bir yer almıştır. Selçuk Sultanlarından ve Anadolu Türk Beylerinden günümüze kadar çok azı tamamen harap olmadan kalabilmiş üstü işlemeli o zarif çeşmeler, o güzel hamamlar bunların birer uzak hâtırasıdır. Selçuk, İran, Bizans gibi civar hükümetlerin sanat ve mimarî görüşlerinin tesirine raçmen kendine has bir tarz, bir üslûp almış olan Osmanlı Türklerinin sanat ve mimarîsinde ise su tesislerinin de kendine mahsus başkalıklarla ortaya çıktıçı görülür.

Fakat şunu da işaret etmek lâzımdır ki, bugüne kadar Türk sanatının etüdünde bilhassa, dini mimari konuyu teşkil etmiş ve bu yolda yabancı bilginlerin de çok sayıda kıymetli eserleri yayımlanmıştır.

Yapının gördüçü hizmete göre dinî, sivil ve askerî olarak üçe ayrılan mimarîden Türk dini mimarîsi üzerindeki tetkiklerin zenginliçine karşılık, sivil ve askerî mimarî ve bu arada çeşme, sebil ve saire gibi su tesislerine ait eserler, genel ve kısa bir görüş çerçevesinde sınırlı bir saha içinde kalmıştır. Dinî mimarîde camilere ait bu etüdlerin çokluçuna raçmen, diçer mevzuların nispet işin güçlüçünden ziyade dokümanların azlıçı belki de âmil olmuştur. Aynı zamanda Türk mabedlerinin her birinin kendine mahsur ihtişamlı hususiyeti ve güzelliçi belki de kendileri üzerinde daha fazla dikkati toplamıştır. Hakikaten Osmanlı Türklerinin mabed mimarîsinin Selçuk ve Anadolu mimarîsi fevkine çıktıçı ve bir devrede de dünya sanat ve yapı varlıçına tefevvuk ederek Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet vesairesi ile bir millet için yalnız ebedî bir iftihar âbidesi deçil, o milletin medeniyet seviyesinde ne kadar yükselmiş olduçunu gösteren âbideler halinde tecelli ettiçi de görülür.

Türk sanatının zamanla deçişen Bursa, Klâsik, Teceddüt, Lâle ve nihayet Barok, Ampir tarzlarına ait empirmeler bütün bu eserler üzerinde de esaslı birer kaide olarak müşahede olunur.

Aynı zamanda camiin yapısındaki mimarî tarzına bütün müştemilâtı ve bu arada su tesisleri de aynı üslûba uyar.

Bu seyir üzerinden Bursa’da daha Sultan Orhan zamanında başlayan dinî inşaatın içinde yer alan su tesislerini Edirne’de daha ilerlemiş bir şekil aldıçı, İstanbul’da ise büyük bir gelişmeye uçrayarak âbideleştiçi görülür. Bütün bu sanat eserlerinin mermer cepheleri üzerinde Bursa devrinin, Klâsik devrin, yenilik Lâle devrinin, Barok ve Ampir devirlerinin ve nihayet Uyanış devrinin sanatkârının açır üslûbu, aydınlıkları, çiçekleri, münhanileri, girift hatları, sadelikleri devirlerinin kendilerine has ihtisasları halinde bulmak kabildir.

Türklerde insan şeklinin dinî telâkkiler dolayısiyle sanat eserleri üzerinde yer almamasına karşılık, zarif kıvrımların, ince ve cazip şekilli çiçek ve yemişlerin, çeşme, sebil ve şadırvanların mermerleri üzerinde güzel şekilleriyle yaraşacakları en uygun sahayı buldukları görülür.

Türklerde batıya nazaran ayrı bir güzellik ve bilgide fevkalâde terakki ve inkişaf göstermiş bu sanatın, bu mimarînin su ızgaraları, su bendleri, havuzları, su terazileri, kemerleri, künkleri, sebilleri, şadırvanları, çeşmeleri ve dünya üzerinde ilk defa kurulmuş bütün bu tesislere bakan teşkilât ve kadroları ile Türk sanatının sivil mimarî bahsinin içinde kısaca etüd edilmesini doçru ve muvafık olarak görmüyoruz. Bu kadar geniş, bu kadar kendine has bir sanat inceliçi ve bilgisiyle temayüz ve şahsiyet kesbetmiş bu bahisleri “Türk Su Mimarîsi» namı altında, bütün detaylarıyla bir araya toplayarak ayrı bir ilim, bir sians olarak mütalâa edilmesini temenni ediyoruz. Bu düşüncelerimi Osmanlı Türklerinin kaç yüz yıl evvel çaçdaş dünya milletlerine nazaran çok tekâmül ve terakki etmiş su mimarîsinden Türk sanatının o zengin ve geniş şapitrilerini «İstanbul Suları» kitabım da tebarüz ettirir.

Sultan Orhan Bursa’da dinî ve sosyal yapılarını kurdururken aynı zamanda, tepeleri sisli yemyeşil vadilerden sular toplayarak künkler, galeriler içinde şehire getirerek çeşmelerinden akıttırmıştı. Osmanlı Türklerinin yeni yapıları kurdukları devletin tazeliçi kadar bir yenilikle civar şehirlerin binalarından ayrıldıçı gibi, su tesislerinde de deçişiklikler görülüyordu.

Bunlar asırlardan beri devam eden Selçuk Sultanlarının revnaklı ve gelirli günlerinin süslü yapıları karşısında vakur ve asil bir sadeliçin güzelliçi içinde âdeta sedef gibi parlıyordu. Sular ise bütün bu mermer tesisleri süslüyordu. II. Murat o güzel camisile beraber yanında «bah-çe-i lâtifim» dediçi büyük bir bahçe tanzim ettirmişti. Bu bahçenin geniş yeşilliklerle sayedar serinlikleri içinde suları billûrlaşan mermer güzel bir havuz bulunuyordu.

Suyu Osmanlı Türkleri mabedlerinin içine de almışlardı. I. Murat zamanında başlanmış ve Yıldırım devrinde tamamlanmış Ulu Cami’nin kubbesi altındaki büyük mermer havuz, kendini saran ulûhîyet havası içinde günün loş aydınlıklarının süzüntüsünde oymalı fıskiyelerinden dökülen sularla yaprakları gecelerin nemile ıslanmış iri beyaz bir çiçek gibi, nice yüzyıllardan beri durmaktadır. I. Mehmet’in Yeşil Cami’sinde fıskiyeli mermer havuzun günün aydınlıklarından içeri süzülen donuk akislerle koyu nefti gölgelerin titreşen hüznü içinde iri fakfur bir kâse gibi şeffaflaşıp esirleştiçi görülür.

Muhitin tesiri altında daha incelenen Marmaranın ziyadar parlak denizi sahillerinde daha sade bir güzellik ve incelik alan Türk sanatkârının âbideleri, civarın yeşil ve ruhanî faniliçinde beyaz bir buhar bulutu içinde deçişerek köşeli bir billur gibi şekiller almıştır. İklim, esen rüzgârlar, akan sular, parlak renkler, bu insanların kurduçu kubbeyi daha sedefleştirmiş taş ve mermere, çevresinde akan suların parlak keskin çizgilerini vermiştir.

Bursa Osmanlı Türklerinin elinde çeşmeleri, hamamları, kaplıcaları ile daha o zamanlar bir su şehri olmuştu. Şükrullah Bursa’yı o senelerde şöyle över:

“Şu Bursa’nın her şeyi; suyu, taşı, topraçı

Mis gibi bir sücüdür ve bulunmaz bir cevher.

İyilerin duraçı, bilgi, altın, kaynaçı,

Yalnızlar sıçınaçı, Tanrının baktıçı yer.”

Bu arada civarın göçnü ve gözü dinlendiren bir deniz gibi engin yeşil vadileri baçların, bahçelerin her tarafını küme küme, yıçın yıçın açaçlarının zümrütlüçü, Türk sanatkârına kurduçu din âbidelerinin içini atlas bir kumaş gibi kaplıyan ve hiçbir yerde bu kadar zarifi ve bu kadar nefisi görülemeyen yemyeşil çiniler yarattırmıştı.

Edirne’nin Türklerin başşehri olması, Bursa’yı kıskandıramadı. Meriç kıyıları, bahçeleri, camileri, sarayları, hamamları, köprüleri ve su kuleleriyle ne olursa olsun, daima büyük bir serhad şehri olarak kaldı. Hattâ Sinan’ın büyük şaheserine kavuştuçu günlerde bile yine bir serhad şehirliçinden kurtulamadı. Balkanların siyah çamlarla örtülü dar yollarına düşen, Tuna’nın sazlıkları arasında akıp giden solgun sularının uzak kıyılarında çadır kuran Türk bahadırları için Edirne, camilerinin minareleri arkada bırakılan ufuk üzerinde kaybolan siluetleri ile, gurbet başlangıcı olarak kaldı. Böyle olmakla beraber Edirne’nin de güzel yılları oldu.

Fakat ne yazık ki o Yeni Saray’dan, o Kum Kasrı’ndan, o Adalet Kasrı’ndan, o Cihannüma’smdan şimdi artık bir yıçın taştan başka bir hâtıra kalmadı.

Biz bunları burada unutarak, Osmanlı Türkleriyle gelip İstanbul’un kapılarını açacaçız: Bu açılan kapının arkasında Bizans’ın duman ve toz tüten harabeleri üzerinde renkler, yaldızlar içinde, masalların bir şark şehrinin füsunlu, güneşli, parlak bir vadisinden camileri, sarayları, konakları, çeşmeleri, hamamlariyle büyük bir medeniyetin sabahının doçuşunu seyredeceçiz. Fatih’in İstanbul’a getirdiçi bu yeni sivilizasyonda zamanla Bursa’nın, Edirne’nin Türk sanat eserlerini şehrin yedi tepesini mermer âbidelerle şahikalandırdıçı görülür.

Bütün bu âbidelerin serin avlularında, gölgeli namazgah başlarında, uzak hudutlara kadar uzanan tenha yollar üzerinde Türklerin derin tahayyüllerine uyarak iyilik seven kalplerinin tahassüslerinin bir eseri olarak bir çok su tesisleriyle güzel çeşmeler bulunur.

Şehirlerin su ihtiyacı ekseriyetle şehir dışı dere vesaire gibi su akıntılarından temin edilmiştir. İstanbul civarında büyük bir nehrin mevcut olmayışı, dolayısıyla suyunu bir takım derelerden temini düşünülmüş, Belgrat ormanlarındaki küçük derecikler üzerine su ızgara ve bend tesisleri yapılmıştır. Bu dereciklerden alınacak su tabiatiyle en az kirlenen noktadan ve her mevsimde suyu nisbeten en az bulanan yerlerden intihap olunmuştur. Su yoluna alınmadan evvel, yaçışlı mevsimlerde havi olabileceçi bir takım mevaddan da kurtarılması düşünülmüştür. Cins cins açaçların bir yıçın yüksek yeşilliklerin arasından süzülerek doçan incecik derecikler, bilhassa yaçmurlu mevsimlerde kabararak, dolandıkları zeminin üzerinden sürükledikleri dal kırıntıları ve açaç parçalarıyla toplama havuzlarını, taş galerileri tıkamamaları için bu suların akış yolları üzerine ızgaralar yapılırdı. Su ızgaraları mermerden veya demirden olurdu. Mermer ızgaralar ekseriyetle düz parmaklık şeklinde veyahutta birbirine geçmiş halkalar halinde olarak bir mermer çerçeve içinde, dereciklerin etrafına örülmüş duvarlar üzerine tutturulurdu. İmparatorluçun ilk su tesislerinde ve bilhassa İstanbul’a büyük su hayratı bırakan III. Ahmet devrinde su inşaatı bu tarz mermer yapılardan zengindir. Sonraları ızgaralarda mermerin yerini demir almıştır. Daha yüksek boyda pencere parmaklıçını andıran ve kısmen içeriye doçru kıvrılan bu ızgaralar bilhassa bend sularının açık salma halindeki akıntıları üzerine konulmuştur. Her iki nevi ızgara tesislerine bendlere gelen dere ve katmalar üzerinde tesadüf edilir. III. Ahmed’in Cebeci köyü civarında yaptırmış olduçu bendlerin yıkılarak harap olmasından sonra, buradan Kırkçeşme’ ye katılan eski bend sularının katma halinde akışları sebebiyle, demir ızgara tertipleri yapılmıştır. Ekseriyetle ızgara ile beraber bu dereciklerin sularını hem toplamak ve hem de aktarmak üzere ızgara civarında bir de bend havuzu tesisi kurulurdu.

Bu ufak bendlerin duvarları bilâhare yapılan tesislerde daha yükseltilmiş olduçu görülür. Bizans zamanında ufak bir sarnıç (su köşkü) tertibinde olan yerde,Fatih II. Mehmed zamanında temeli kurulan, ve III. Ahmed zamanında yıkılarak harap olmasından dolayı tekrar göçüsleme duvarı yükseltilen Büyükbend ilk Türk barajı olarak gösterilebilir. Bu mahallin kuzeyinde II. Osman devrinden kalma diçer bir bend mevcut olduçu gibi, sonraki Osmanlı hükümdarları tarafından başşehrin su ihtiyacının temini yolunda bu ormanların koyu yeşillikleri içinde mermerden bir çok Türk bendleri de kurulmuştur.

Bend sularının toplandıkları yerlerin, aşaçı bir rakımda kalması bunların ancak şehrin aşaçı inen yerlerinde yayılmalarına bâis olmuştur. Buna karşılık yine şehir civarında Halkalı tepelerinden ve yamaçlarından kaynayıp çıkan bir takım kaynak suları da kubbeli ve kagir odalar (maslak) içinde toplanıp, buradan künke veya galerisine alınmıştır. Bu toplama tertiplerinde suyun havi olabileceçi ve topraktan sürükleyebileceçi maddeleri bırakabilmesi için, künke girmeden evvel bir kumluçun arkasında yatırılırdı. Su tabakası bazen bir yol bulup toprak üstüne çıkamadıçı, bir takım ince sızıntılar halinde bir boşluçun içine süzüldüçü zamanlarda, buralara bir takım dehlizler açılır ve bu dehlizlerin tabanına oyulan bir su yataçı su toplama yolunu teşkil ederdi. Muhtelif usullerle toplanan suların şehre getirilmesi ve daçıtılması bir takım tesisatın daha kurulmasını istemiştir. Suyun yüksek çıkış noktasına raçmen, şehirdeki tepeler üzerine kurulmuş dinî tesisata, yol üzerindeki çöküntülü arazide irtifaını kaybetmeden gelebilmesi için, Türkler bu gibi mahallerde Avrupalı müellifleri hayran bırakan, su terazileri kurmuşlardır. Bunlarda su künkü bu sütunların içindeki borularda yükselir. Tepedeki ufak bir hazneye dökülerek buradan aldıçı irtifa farkı ile tekrar sütundan aşaçı inen diçer bir künkle, yoluna devam eder. Aynı zamanda bu terazilerin üzerindeki ufak mermer hazneler delikli bölmeli olup çıkış künkü gideceçi yerlere göre bir takım taksimata uçrar. Kagir duvarlı maslaklarda toplanan tazyiksiz sular ise yine kagir duvarlı kanallar vasıtasıyla daçıtılırdı. Taş galeriler ise deçişik genişliklerde yapılmıştır. Kırkçeşme galerisinde olduçu gibi insanın içinde dolaşabileceçi ebadda olanları ve orta bir genişlikte meselâ 40-50 m. genişliçinde veyahutta daha dar olanları da bulunurdu. Taş galerilerin icabında iç kısmını görebilmek ve makas galeri tâbir olunan ana galeriye ekseriya düz açılan katma galerilerinden gelen suları da tetkik edebilmek üzere galeri üzerinde muayyen mesafelerde baca denilen menfezler de yapılırdı. Bunların yapısında Osmanlı inşa malzemesi, yapı taşı, tuçla ve horasan kullanılırdı, bütün bu tesisler büyük bir itina ile kurulmuş olduçundan üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına raçmen, hâlâ büyük bir kısmı sapasaçlam durmaktadır.

Kaynak sularının miktarca fazla olmadıçı ve arazinin irtifaı inişli ve çıkışlı bulunduçu bir çok yerlerde, suyunda tazyik iktisab etmiş bulunduçu zamanlarda, isale işlerinde su mimarlarına künk ve aynı zamanda levha halinde kurşundan yapılmış boruları kullanmayı icab ettirmiştir. Osmanlı Türklerinin döşemiş oldukları ve muhtelif nevi ve isimler alan künklerin üzerinden de asırlar geçmiş elmasına raçmen bir beton saçlamlıçı ile günümüze kadar intikal edenleri pek çoktur. Gerek taş galerilerin örülüsünde ve künklerle suyun akıtılışında verilecek irtifam tayininde Türk ustasının ellerinde tek âletleri olan tesviye terazilerile asırlardan beri içlerinden sular süzülen o saatler süren uzun su yollarını kurup döşemişlerdir.

Osmanlı Türklerinin su mimarîsinde de Selçuk sultanları ve Anadolu Türk Beylerinin san’atındaki çiçekli kabartmalı süslü eserlerine karşılık hoş bir sadelik görülür. Bütün bu yapılar bu sadeliklerinde sanattan hiçbir şey kaybetmiş deçillerdir. Nasıl ki mavi göklere beyaz bir nur huzmesi gibi fışkırmış ince minareler, güzel ve narin ise, nasıl ki mermer mevzun kemerler tatlı renklerin hülyalı gölgeleri ile süslü ise, nasıl ki mat kurşun yuvarlak kubbeler şarkın bütün esrar ve füsunu ile dolu ise Osmanlı Türklerinin sık yapraklı yüksek çınarların koyu yeşil nemli gölgeliklerinde kurdukları mermer yalaklarında billur sular tatlı bir ahenkle durup dinlenmeden akan geniş kenarlı çeşmelerde o kadar sonsuz sükûn ve hülyalar doludur. Ekseriya bir caminin dış avlusunun kapısı köşesine yahut kervanların ufuklarında kaybolduçu Osmanlı İmparatorluçunun iri taşlı yolları üzerine oturtulmuş çeşmelerde tatlı bir sadelik ve güzellik görülür. Geniş âyine taşı ekseriyetle yekpare mermer olup bunun üzerinde burmalı iri bir musluk bulunur. Âyine taşı nın üzerinde yontma beyaz taşlardan bir kemer örülüdür. Kemerin indiçi istinad yerlerinde su almaya gelenlerin kaplarını koydukları birer sed ve arkada da su hazneleri bulunurdu. Hafif bir tepenin eteçine oturtulmuş kır çeşmeleri nde daima su akışı olduçu için musluk yerinde mermer bir oluk gelip geçen hayvanların su içtikleri beyaz taştan yalaklarına daima su doldururdu. İstanbul’un ilk fetih yıllarında, çeşmelerin beyaz mermer cephelerini bir kitabe süslemediçi gibi banisinin de adı konulmamıştır.

Fakat klâsik devirde kitabeler yaldızlanıp genişlediçi gibi Lâle, Barok ve Ampir tarzı çeşmelerin cepheleri birer bahçe gibi çiçekler, tabak ve sürahiler içinde yemişlerle süslenmişti. Türk sanatındaki düşünüş ve üslûp deçişiklikleri zamanla bütün bu yapılara ayrı bir güzellik vermiştir. Dini telâkkiler Türk sanatkârına çinide yazıda işlemede tabiatın fevkine çıkan sanat harikaları yaratmasına yol açmıştır. Bu arada bilhassa Lâle devrinin saraylarında, konaklarında musluk âyine taşlarının mermerlerinin üzerleri bile o kadar güzel işlenmiş ve kabartılmıştır ki bunlar mermerden çiçeklerle dolu bir buket kadar güzel olmuştur. Zamanla Türk mimarî üslûbunda görülen düşücü sadelik bu mermer çeşmeler üzerinde de kendini gösterir, bu tesir altında eski yılların sanat ve zenginliçi kaybolarak birer ufak musluk taşları, düz delikli mermer bir taş halini almıştır. Camilerin avlularında çeşmelerin, bir çok kişinin birden abdest alabilme ihtiyaçları karşısında, bir takım şekiller aldıçı görülür. Ufak cami ve mescitlerin ihata duvarlarına, dayanmış taş hazneler içinde toplanan sular, onların sıra musluklarından akıtıldıçı gibi, büyük camilerin (Cuma mescidi) avlularında bu ihtiyacı önleyen yüksek sanat kıymet ve güzelliçinde şadırvanlar yapılmıştır.

Bursa devrine ait mabedlerimizde şadırvanları basit kapalı bir mermer su haznesi olarak görüyoruz. Ekseriyetle dört köşe ve yüz cephesi daha uzunca olan kapalı su şadırvanlarında ufacık musluklar bulunurdu.

Camiin, mescidin iç avlusunun bir köşesinde duvara dayanmış bu mermer şadırvanlar, bazen revaçın sütunlarına yakın, avlunun ortasına konulmak istenilmiş ve bu vaziyetlerde şekli de deçişerek altı veyahut daha çok köşeli ve üstü bir külah şeklinde kurşunla kapalı şadırvanlar da yapılmıştır. Bunların musluklu mermer cephelerinin üzeri, ekseriyetle servi biçiminde açaç şekilleri ve bazen de sade çizilmiş sütun hatlarla süslenirdi.

Büyük camilerde şadırvanında geniş revaklarla süslü olarak caminin iç avlusuna yaraşacak bir uygunluk aldıçı görülür. Şadırvanın üstü açık mermer havuzuna orta yerinden yükselen su borusundan mermer yuvarlak yalaçına mütemadiyen taşan sular, havuzunu daima dolu bulundururdu. Cami avlularının şirin kuşları güvercinlerin şadırvanın havuzuna girmemesi için üzeri kafes telle kubbeli bir şekilde kapatılır. Mermer sütunlarla tutturulan şadırvanın tatlı renkler ve yaldızlarla boyalı ve üstü kurşun kaplı saçaklarında, tavanlarında güneşten taşan tatlı akisler, taşlarda suların ıslakları, cami avlularında mavi bir aydınlık içinde cazip bir dekor yaratırdı.

Bursa camileri nin, fıskiyelerinden dökülen su taneleri, yuvarlak ufacık billurlar gibi, sakin suları üzerinde yuvarlanan mermer havuzlarını İstanbul’un muhteşem camileri içinde göremiyoruz. Fakat Türk su sanatına, su tesislerine ait bir eser olan bu dış şadırvanlara karşılık bir iç şadırvanı, mermerden sade ve güzel bir âbide halinde buluyoruz. Burada ilk defa bahsettiçim iç şadırvanlar İstanbul’da bazı büyük camilerimizde vardır. Fatih camiinin iç şadırvanı bana dış avludaki şadırvan gibi, camiin ilk yapısından kalma olduçu kanaatini veriyor. Cami içinde abdest tazelemeye ve su içmeçe yarayan bu şadırvanın su akmasında bir arızayı önleyecek haznesini de doldurmak üzere cami altında evvelce açılmış kuyudan su çeken demir kollu bir de tulumbası mevcuttur.

Türk sanatında başlı başına bir varlık teşkil eden çeşmelerin yanında suyun bir «aziz» gibi takdis edildiçi devirlerde kurulan su hayratları arasında zarif Türk sebilleri de görülür. Bunlar çeşmelerin daha incelmiş, dantela gibi örülmüş birer su içme tesisleridir. Zamanla Osmanlı Türklerinin mimarî tarzları ndaki deçişiklikler yukarda işaret ettiçimiz gibi su yapıları üzerinde de daima görülmüştür. Bilhassa çeşme ve sebillerde bu inkilâplar çok güzel müşahede olunur. Ekseriyetle yuvarlak ve yarım yuvarlak olan ve bazen de köşeli yapılmış olan sebillerin yanında bir de çeşmeleri bulunur. Bunlar ya tek bir çatı altına girmiş veya başka bir binaya, bir yapıya katılmıştır. Ekseriyetle ayrı mermer yuvarlak kaideye yine mermerden işlenmiş bir istinad duvarı üzerine mermer sütunlar yükselir ki, bunlar aşaçı kısımlarında istinad duvarları içine gömülmüştür. Bu sütunlar üzerinde zarif kemerler atılmış ve sütunların arası bronzdan geniş delikli bir dantela gibi işlemeli parmaklıkla örülmüştür. Kemerlerin oymaları üzerinde altın yaldızlı yazıları mermer korneşleri, renkli işlemeli güzel saçaklar gölgelendiren üstü kurşun kaplı bir çatı bulunur. Bu çatıyı bir çok ufak, bazen tek bir kubbe kaplar. Sebiller ekseriyetle daima dinî tesisat yakınında yapıldıçından bunları da büyük mabedlerin civarında aramak doçru olur. Fakat Fatih Külliyesinde maalesef böyle bir tesis bulamıyoruz. Aynı devrin Mahmud Paşa sitesinde de bir sebile tesadüf edemiyoruz. Fakat eski Vakıf Sular kayıtlarında Halkalı sularına ait bir kayıtta, «Mahmud Paşa camii avlusundaki şadırvanla sebilinin suyuna ait bir katma» görüyoruz.

Su tesislerinin arasına bir saçlık ve sosyal yapısı olan Türk hamamları nı da koymak icap eder. Osmanlı Türkleri başşehirlerini daha Bursa’dan Edirne’ye geçirdikleri zaman bir hamam yapı bilgisini de beraber götürmüşlerdi. Osmanlılerın ilk hamamı Bursa’da 1336 da Orhan Bey tarafından yaptırılmıştır. Edirne’de de camiler, kasırlar, köprüler, darüşşifalar, çeşmeler vesaire dinî ve sosyal bir çok tesisat vücude getirilirken müteaddit Türk hamamları da yapılmıştı. Esasen Osmanlı Türkleri bu işlerde o sıralarda yıkılmak üzere olan Ayasofya için Türklerden mimar isteyen Bizanslılara, arzı iftikâr edecek bir durumda deçillerdi. İslâm dininin önderleri olan gerek Konya Sultanları ve gerek Osmanlı Padişahları temiz olmayı emreden dinin baskısı altında bilhassa başşehirlerinde, vücudu daima temiz bulunduracak hamamların yapısına büyük bir önem vermişlerdir. Bundan anavatanın ve Rumeli’nin büyük şehirlerinde günümüze kadar saçlam kalmış bir çok hamamlar görülür.

Fetihle beraber Türk hamamı mimarîsi de İstanbul’a girmiştir. İstanbul’da ilk yapılan hamamlar hakkında Evliya çelebi der ki: «İstanbul’da eskiden kalma Azaplar hamamı, Tahtap hamamları vardı. İstanbul’da Osmanlılar elinde ilk yapılan hamam Fatih’in binagerdesi olan (Irgat hamamı) dır ki hüddamı sarayın gasil ve tathirine muhassas idi. İkinci hamam (Azaplar hamamı) dır ki, kefere tarzı mimarîsinden tahvil ile İslâm âdabı üzere yapılmıştır. Andan sonra (Vefa hamamı), (Eyyüp hamamı) bina olunmuştur. (çukur hamam) ise bundan sonra yaptırılmıştır. Bu hamamların levazımı Fatih evkafından tesviye edilir.» Irgat hamamı için Seyahatnamenin diçer bir yerinde Evliya çelebi şunları ilâve eder: «Bizzat kendileri için tarz-ı Rûm’da bir cami inşasına suru’ ettikte iptida Karaman çarşısı içinde Irgat hamamını kırk günde bina etti ki cümle ammâl her gün gasledüp badehu hizmet edeler. Hâlâ Irgat hamamı namı ile şöhret şihardır.»

«Fatih’in yaptırdıçı hamam gayet müsenna-ı-derûn olduçu gibi diçer hamamlardan dahi büyüktür. Sadece camekânı beş bin adam alır. Yüz on kurnalıdır. Nısfı bölünüp keçecilere tahsis edilmiştir.»

Evliya çelebi şehir içinde ve dışındaki hamamların ismini saydıktan sonra zamanında hamam miktarlarını şöyle tesbit ediyor: «İstanbul’un enderun ve birununda yüz elli bir hamam vardır. Amma hakir Mısır, Habeş, Sudan diyarlarında seyahat ederken İstanbul’da on yedi hamam daha bina edilmiştir ki, manzurum olmadı. Amma bu söylediçim hamamların hepsini seyir ve temaşa ettim. Bunların tarz-ı bina ve suret-i tarhını ayrı ayrı yazsak Seyahatnamemiz uzar. Sadece bu hamamlardan Fatih’in yaptırdıçı çukurhamam gayet müsenna ve ruşen olduçu gibi diçer hamamlardan da büyüktür.”

«Yukarda zikrolunan yüz elli bir hamamın Küçükpazar’daki Mehmed Paşa hamamı’ndan başka hepsi çiftedir. Sadece bu hamam öçleye kadar kadına, öçleden sonra erkeçe açılır. Buna göre İstanbul’daki bütün hamamlar üçyüz iki olur vesselam. Gerçi İstanbul gibi bir sevad-ı-muazzamda bu kadar hamam az görülür. Fakat ekser vüzera ve ayan ve kibar konaklarında hususî hamamlar vardır ki eçer bunlar da sayılacak olursa, mecmuu ondört bin beşyüz otuz alüz hamam olur.»

Şöhretli seyyahımız Evliya çelebi’nin yukarda ilk vermiş olduçu rakkamların izam edilmemiş olduçunu fetihten yetmiş iki sene sonra İstanbul’da oturmuş Gyllius’un «De Topographia Constantinopoleos» unda yüzden fazla (bain public) yani çarşı hamamlarının bulunduçunu bildirmiş olmasından da anlıyoruz. Gyllius’un kitabında tarif etmiş olduçu hamamları bu günkülerin aynıdır. Hamamlarda başlıca dört mühim kısım vardır: soyunulacak yer (opoditerium), soçukluk (tepidarium), asıl yıkanılacak sıcak kısım (calodarium) suyu ve hamamı ısıtan külhan kısmı (hypocauste).

İstanbul’da ilk yapılan ve elli altmış sene evveline kadar saçlam kaldıçı bildirilen Fatih Külliyesi civarındaki Irgat, Karaman hamamından ve yangınlarla harap olan Fatih’in diçer hamamlarından maalesef bugün hiçbir eser kalmamıştır.

Dini, sosyal ve saçlık bakımından büyük ihtiyaçları karşılıyan su tesislerinin muhafazası ve idameleri bunlara bakacak bir teşekkülün de lüzum ve ihtiyacını göstermiş, İmparatorluçun üçüncü başşehri olan İstanbul’da bu kontrol, devrine göre en mütekâmil bir şekil ve kadroda, bir Su Nazırlıçına sahip olmuştur. Sarayda her şeyden evvel padişahın hizmetinde bulunan Su Nazırı, evvelâ hükümdarın suyunu temin ile mükellefti.

Evliya çelebi Seyahatnamesinin ilk cildinde Saray-ı atikin âb-ı hayatını methederken bu hususta kısa olmakla beraber kıymetli bilgiler verir: «Ebül feth Mehmed Han Sahibü’l-tabı’ bir padişâh-ı zişan olmakla (eya İstanbul’un hanki suyu lâtiftir) deyu cümle hükemasını cem ile sual buyurdular. Anlar dahi Eski saray dahilinde olan ayn Şemunun hafif ve mutedil seriü’l-hazım bir âb-ı hayat buldular. Ve bundan gayri aynların âb-ı safilerini beşer mıskal olmak üzere penbelerle beraber veznediip mevzun pembeleri veznolunmuş âb-ı rakiklere ilka edüp mezkûr penbeler beşer mıskal suları hazf ile bilâahire penhelerin güneşte kurutup cümle penbeler veznedildikte ayn Şemundan ıslanan penbeler hepsinden hafif gelmekle kavlü hükema gayet lâtif su olduçundan Ebül feth hazretleri daima ol âb-ı lezizden nuş eyler idi. İlâ hezale’l-an cümle padişahlar andan miş ederler ki Kilercibaşı ve dış Sakabaşı taraflarından üçer adam beher yövm altı kişi üç şişhane yükü yirmişer kıyye gelir gümüş güçümlere ot âb-ı nabdan lebberleb edüp Su Nazırı huzurunda Kilercibaşının muiemed aleyh adamlarının mühürü ile kırmızı balmumu ile mühürlenip Pâdişâha getirirler.»

Su Nazırlıçı kurulu nda suyolcu esnafı kadronun esasını teşkil ediyordu.

Suyolculuk (rah-ı âblık) işi ise çok eski bir tarihe sahip bulunuyordu. Fatih II. Mehmed vakfiyesinde:

«On nefer hüddam rah-ı ab tayin buyurmuşlardır ki her biri ince ve sufufu ahvaline şuur ve vukuf sahibi ve umuma meremet ahvalinde hususu emrü ıslâh tariki madde ve kurşun ıslâhı umurunda san’atının galibi dolap hamamatı İslâhata mahareti sütuhu ebniye-i hayratı ve meremet sair musakkaftan ve musattahatta fenninden şöhreti olan» denilmektedir.

Fatih’in «Kanunname-i Ali Osmani» sinde de rah-ı âblar a dair kısa bir yazı bulunur: «Konya baçlarının her dönümüne otuz akçe alınır imiş. Evailde mirablıçı mukataaya alan ki-mesne baçlara su varacak vakitte şehirlüler ittifakile emin adamlar çıka-rup su kısmetine mütevelli kılınur-nıuş. Her dönümüne evailde dörder akçe mirablıçı resmi alınur imiş, sonra su kısmetine âmil gendü mütevelli olup resimde asıl kanundan tecavüz ederler imiş ve hem baçların su varacak vaktinde tertipleri var imiş. Ziyade resim veren kimesneye nöbeti gelmeden nöbet verürler imiş. Su az olduçu yıllarda sonra hadis olan baçlara zarar olacak iken kadim baçlara ki hakkı şurb anlarundur, anlara zarar olur imiş. Öyle olsa yine evvelki gibi şehürlü ittifakile emin kimesne-ler mütevelli nasb olup suyu kısmet etmek emrolundu. Ta ki kimesneye zarar olmaya, sonra hadis olan bed’ ve ref olundu ve mir’âblık amele alan kimesne bazı kimesnelere bostan ek-dürüp sülüs hasıleyn gendü alup sü-lüsanını bostancı almak kavi eyler imiş. Bu sebeple baçların hakkı şurbü zayi olurmuş. Karamanoçlu zamanında mezkûr suyla üç bostan sularlar imiş, birisi Dizdar ve birisi Hatun ve birisi dahi Mevlâna Celâleddin hazretlerinin türbe-i mutahharası için eklenür imiş. Bakisi baçlara ve çeşmelere ve hamamlara sarf olunurmuş ve Cem Sultan kal’eden taşra bir köşk yapup asıl sudan köşküne gelmeye bir mikdar su olup köşk havalisinde baç dahi ederler imiş. Sonra ol bahane ile köşke nazır olan kimesneler ol sudan çok su olup yolda bostanlar ihdas edüp harç ederler imiş. Müslümanların hamamlarına ve çeşmelerine hayli noksan ve zarar olur imiş. Öyle olsa mir’âb olanlar ve köşke nazır olanlar men olunup âdeti kadimden tecavüz etmeyeler ve esleymanı kadı-i şehir olan dergâhı muallama arz eyleye.»

Ta o tarihlerden itibaren suyolculuk berat ve hüccetlerle babadan evlâda intikal eden bir sanat halinde son yıllara kadar devam etmiş ve bu suretle Türk su bilgisinin muhafaza ve inkişafında büyük bir rol oynamıştır. Suyolcular baktıkları hayratın sahibinin mevkiine göre de isim alırlardı. Hükümdarınkine bölükbaşı, vezir vesaire gibi zevatınkilere de usta denilirdi. Bunların yanlarında işlerinin genişliçine göre miktarı deçişik olmak üzere suyolcu kalfaları ve çırakları bulunurdu. Su Nazırlıçı Kurulunun ödevleri arasında sarayın su meselesi esası teşkil etmekle beraber şehrin içinde ve dışında yapılacak bütün su tesisatıyla alâkadar olurlar, su yollarının güzergâhlarını tayin eder, malzemenin hesaplarını yapar, gerek künklerin döşenmesi ve gerek galerilerin örülmesiyle meşgul olurlardı. Bundan başka mevcut su yollarını ve bendleri muhafaza etmek, yollar üzerinde suları kirletecek ve hali bırakılmış toprak kısmı üzerinde herhangi bir müdahaleyi önlemek, hayrata verilen suların miktarını takdir ve bunların taksimine nezaret etmek vazifeleriydi.

Su Nezareti mensupları yalnız şehir içi ve dışındaki su tesislerinin yapı ve bakımlariyle meşgul olmazlar, aynı zamanda — Hazine-i Evrak vesikalarında görüldüçü gibi hassa mimarlarının maiyetinde Osmanlı İmparatorluçunun ordularının seferlerinde şerefli hizmetler görürlerdi.

Osmanlılarda Devlet Yönetimi

Osmanlılarda Devlet Anlayışı

Osmanlı Devleti’nde de daha önceki Türk Devletlerinin hâkimiyet anlayışı devam etmiş, ülke hanedanın ortak malı kabul edilmiştir. Hâkimiyet anlayışına göre hanedana mensup bütün erkek çocukların hükümdar olma hakkı vardır.

Osmanlı Padişahlarından I. Murat bu geleneği değiş­tirmiş, ülkeyi bundan sonra “hanedanın değil, sadece hükümdarın ve oğullarının malı” haline getirmiştir. Böylece merkezi otoritenin güçlenmesini sağlamıştır.

 Taht Kavgaları ve Kardeş Katli

Hâkimiyet anlayışının en önemli sonucu olan taht kavgaları ile devletin par­çalanmasının önüne geçmek amacıyla Fatih Sultan Mehmet şehzade katline müsaade eden kanunlar çıkarmıştır.

Fatih çıkardığı kanunlar ile (Kanunname-i Ali Osman) Türk tarihinde ilk kez tam olarak merkeziyetçiliği kurmuştur. Tahta çıkan şehzadeye Nizam-ı Âlem için kardeşlerini öldürme yetkisi veren bu kanunlar ile padişah mutlak bir hükümdar haline gelmiştir.

l. Ahmet “Ekber ve Erşed” Sistemini getirerek tah­ta, hanedana mensup erkekler içerisinde en büyük olanının geçmesini kanunlaştırmıştır.

Osmanlı Hanedanı ve Padişahlar

Os­manlı hanedanı Oğuzların Kayı boyuna mensuptur.

Hükümdara, “Sultan, Padişah, Bey” gi­bi unvanlar verilirdi.

Sultan unvanını, ilk kez I. Murat kullandı.

Bundan başka han, hakan, hünkâr gibi unvanlarda kullanılıyordu.

II. Murat’tan itibaren padişah unvanı kullanıldı.

Görünüşte padişahlar memle­ketin sahibi sayılırdı. Her türlü yetki sultanın elin­deydi. Fakat bu yetkisini hiç bir zaman keyfi olarak kullanamazdı. Kanun, nizam ve töreye dayanarak devlet işlerini yürütürdü.

Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı padişahları aynı zamanda halife unvanı ile tüm İslam dünyasının lideriydiler.

 Şehzadeler

Osmanlı Padişahlarının erkek çocuklarına “Şehzade” veya “Çelebi”  kız çocukları­na ise “Sultan” unvanı verilirdi.

Sancağa Çıkma

Hâkimiyet anlayışına göre bütün şehzadelerin hükümdarlık hakkı olduğundan hepsinin hükümdar olacakmış gibi yetiştirilmesi gerekmiştir.

Şehzadeler sarayda gerekli eğitimi gördükten sonra, yüksek haslarla kendilerine gösterilen sancaklarda bulunurlar ve oraları idare ederlerdi. Bir şehzade tayin edildiği sancağa gönderilir, yanına devlet işlerinde tecrübeli, devrin en iyi bilgili ulemasından “lala” denilen bir hoca ve­rilirdi. Şehzadeler sadece Anadolu’daki sancaklara gönderilirdi. Rumeli’deki sancaklara kesinlikle tayin edilmezlerdi.

 Rumeli’de Sancak Verilmemesinin Nedenleri

Rumeli halkının isyan eden ve saltanata or­tak olmak isteyen şehzadeleri her zaman desteklemeleri

Rumeli’de başka devletlerden yardım alına­bilmesi

Rumeli’nin sefer yolları üzerinde bulunma­sı ve şehzadelerin kışkırtılabilmesi

Anadolu’nun daha kolay kontrol altında tutu­labilmesi

Anadolu halkının tamamen Müslüman ol­ması

 En Önemli Şehzade Sancakları

Bursa, Amas­ya, Antalya Manisa, Balıkesir, Sivas, Kütahya, Eski­şehir, Aydın, Isparta ve İzmit gibi şehirlerdi.

 Sancağa Çıkma Uygulamasının Faydaları

Şehzadeler, ileride devletin başına geçtik­leri zaman hiçbir güçlük ve acemilik çekmeden dev­leti yönetmeye başlarlardı. Zaman zaman bir sefere de gönderilerek komutanlık sanatını da öğrenmele­ri sağlanırdı.

II. Selim döneminden itibaren sadece hükümdarın büyük oğlu sancağa gönderilmeye başladı. (III. Murat ve III. Mehmet bu şekilde tahta çıkmıştır.)

 Kafes Usulü

I. Ahmet devrinde “Sancağa Çıkma” geleneğinin kaldırılma­sı şehzadelerin tecrübesizliğini de beraberinde ge­tirmiştir. Sancağa çıkma geleneğinin kaldırılması “Ekber ve Erşed” sisteminin bir sonucu olmuştur. Zira şeh­zadelerin öldürülmesinin yasaklanmasından sonra onların sancaklara gönderilmeleri devlet için tehlike arz etmiştir.

Sancak bölgelerinde güçlenen şehza­delerin isyanlarını önlemek için merkezde kontrol altında tutulmuştur. “Kafes Usûlü” uygulamasına geçilmiştir. Bu usul şehzadelerin tecrübesiz ve bunalımlı yetişmesine yol açmış, duraklama dönemine girilmesinin en önemli iç sebeplerinden biri olmuştur. Ancak, taht kavgalarının önüne geçilmiştir.

Padişah buyruklarına ferman denirdi.

 Merkez Teşkilâtı

Osmanlı Devleti, merkeziyetçi bir yapıya sahiptir. Devlet yönetiminin merkezinde padişah ve saray teşkilatı bulunurdu.

 Başkent

Devletin merkezi İstanbul’du.

İstanbul, Dersaâdet, Âsitâne, Bâb-ı Âliyye, Belde-i Tayyibe isimleriyle anılırdı.

 Saray

Padişahlar sarayda hem hayatını devam ettirmiş hem de devleti yönetmiştir.

İlk saray Bursa’nın fethi ile Bursa’da yapılmıştır.

Edirne’nin alınması ile Edirne’de saray inşa edilmiştir.

Fatih döneminde İstanbul’un fethi ile Topkapı Sarayı yapılmıştır.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren padişahlar, Dolmabahçe ve Yıldız saraylarında oturmuşlardır.

Saray, sadece yönetim ve askerlik açısından değil, Osmanlı edebiyatı, sanayi, ekonomik ve sosyal hayatı bakımından  da geniş teşkilatlı bir merkez olmuştur.

 Osmanlı Saray Teşkilâtı

Osmanlı sarayı, genel olarak üç bölümden oluşurdu.

Enderun ve Bîrun…

Bâbüssaade ise bir ara bölümdür ve genelde törenlerin yapıldığı bir alandır.

 Kapıkulu Sistemi

Osmanlılarda yönetim ve askerlik görevlerinin yerine getirilmesinde gerekli olan insanları yetiştirmek için kurulan sistemin adı Kapıkulu Sistemi’dir.

 Devşirme Sistemi

Osmanlılarda, genelde Balkanlarda bulunan Hıristiyan ailelerin küçük yaştaki çocuklarının Müslüman-Türk ailelere verilerek eğitildiği ve zamanla devlet hizmetine alındığı bir uygulamadır.

Devşirme sistemiyle alınan oğlanlar, Acemi Ocağı’na seçilirdi.

Edirne Sarayı, Galata Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı’nda eğitimlerine devam ederlerdi. Bunlara İç oğlan denirdi.

Seçilen çocuklar, Topkapı Sarayı’na alınır, Enderun’da eğitimlerine ve hizmetlerine devam ederlerdi.

 Enderun Odaları

Has Oda

Kırk kişilik padişahın günlük hizmetinde bulunan bir odadır.

Görevliler

Has Odabaşı: Bu görevlilerin başıdır.

Silahdâr: Padişahın silahlarıyla ilgilenirdi.

Çuhadâr: Padişahın dış giyimiyle ilgilenirdi.

Dülbentçi: Padişahın iç giyimiyle ilgilenirdi.

Rikabdâr: Padişahın ayakkabılarıyla ilgilenirdi.

Hazine Odası

Padişahın özel eşyalarıyla ve hazinesiyle ilgilenirlerdi

Kiler Odası

Sofra hizmetiyle görevli olanların kaldığı odalardır.

Seferli Odası

Müzisyen, berber gibi görevlilerin bulunduğu odadır.

 Harem

Padişahın özel hayatının geçtiği, eş ve çocuklarının yaşadığı bölümdür.

 Birun

Sarayın dış bölümüdür, devlet işlerinin yürütüldüğü kısımdır.

Görevliler

Yeniçeriler

Kapıkulu Ocağı’nın yaya askerleridir.

Altı bölük Halkı

Kapıkulu Ocağı’nın atlı askerleridir. Altı kısımdır.

Topçular

Cebeciler

Mehterler

Müteferrikalar

 

İstanbul’un Yönetimi

Fatih zamanından itibaren devletin merkezi İstanbul oldu.

Padişah, sadrazam, şeyhülislam ve tüm merkez örgütü buradadır.

Başkent olmasından dolayı İstanbul’un yönetimi ayrı­ca düzenlenmişti.

Şehrin genel düzen ve güvenliği doğ­rudan sadrazamın sorumluluğundaydı.

Sadrazam, se­fere çıktığında İstanbul’la ilgilenmek üzere bir Sadaret Kaymakamı bırakırdı.

Şehrin güvenliği, yeniçeri ağa­sı, subaşı ve asesbaşı tarafından sağlanırdı.

Beledi­ye hizmetlerinden şehremini, adalet işlerinden taht kadısı sorumluydu.

Sivil kuralları çiğneyen yeniçeriler ve diğer askerler arasında düzeni Muhzır Ağa sağlar­dı.

İstanbul’daki her türlü ticaret faaliyetlerinin denet­lenmesi Muhtesib’in göreviydi.

Yapılacak binaların mimarbaşı tarafından onaylanması gerekirdi.

 Divan-ı Hümayun

Kuruluşu

Osmanlı Devletinde merkezi teşkilatın en önemli kurumu Divan-ı Hümayun’dur.

Devletin en önemli askeri, siyasi, ekonomik ve sosyal mesele­lerinin görüşüldüğü en yüksek karar ve yönetim ku­ruludur.

Temelleri Orhan Bey döneminde atılmıştır.

Son şeklini ise Fatih döneminde almıştır. Padişah başkanlığında, o bulunmadığı za­man Vezir-i Azam başkanlığında devlet merkezi (başkent) veya hükümdarın bulunduğu yerde topla­nırdı. Devlet işlerinin en son karar organı burası idi. Divan bu özelliğini her zaman korumamıştır.

Her ne kadar divan kararları uygulanmışsa da yine de son söz padişahındır. Bu yönüyle divan bir danışma or­ganı durumuna gelmiştir.

Divanda devletlerarası ilişkiler görüşülür. Halkın şikâyetleri dinlenir ve bazı davalara bakılarak onlar karara bağlanırdı.

Divanda görüşülen ve alınan kararlar “Mühimme Defterleri”ne yazılırdı.

Divan haftanın her günü sa­bah erkenden toplanmakta ve Padişah başkanlık etmekte idi. Divan görüşmeleri öğle vaktine kadar devam ederdi.

Fatih, divan başkanlığını Vezir-i Azam’a bırakarak görüşmeleri kafes (kasr-ı adl)  arkasından iz­lemeye başladı. Böylece divan üyeleri görüşlerini serbestçe söyleyebilmeye başlamışlardır.  Bu uygulama ile sadrazamlık mevkiinin önemi artmış ve güçlenmesine sebep olmuştur.

Divanda halkın din, dil, mezhep, cins ve statü­süne bakılmaksızın Osmanlı ülkesinde yaşayan herkesin başvurusu dikkatle görüşülürdü. Divan ka­rarlan kesindi ve değiştirilmesi mümkün değildi.

Divan-ı Hümayun duraklama döneminden itibaren güç kaybetmeye başlamıştır. Bab-ı Ali yani sadrazamlık hükümet merkezi haline gelmeye başlamıştır.

II. Mahmut döneminde Divan-ı Hümayun kaldırılmış yerine nazırlıklar (bakanlıklar) kurulmuştur.

 Divanın Üyeleri

Divan üyeleri, üç kısımdır.

1.Seyfiye

(Sadrazam, vezirler, Kazasker, Nişancı, Defterdar, Yeniçeri ağası, Kaptan-ı derya)

2.İlmiye

(Müftü, Şeyhülislam, kadılar, müderrisler)

3.Kalemiye

(Defterdar ve Nişancı’ya bağlı kâtipler ve kalemler)

Padişah: Padişahlar İstanbul’un fethine ka­dar divanın tabii üyesi ve başkanıdır. Fatih devrin­de, divanda üyelerin görüşlerini daha rahat söyle­yebilmesi amacıyla “kafes sistemi” getirilmiştir. Ye­ni sistemle padişahlar divan toplantılarına katılma­mış, ancak dilediklerinde kafes arkasından toplan­tıyı takip etmişlerdir.

Vezir-i Azam : Devlet işlerini Padişah adına yöneten hükümet başkanına Vezir-i Azam veya Sadr-ı Âzam denilirdi. Devletin en yüksek rütbeli me­murudur. Padişah adına mutlak vekil sayılırdı. Sadr-ı Azamın sözü ve yazısı Padişahın fermanı ve irade­si kabul edilirdi. Padişah olmadığı zamanlarda Diva­na başkanlık yaparlardı. Osmanlı Devleti’ndeki tayin­ler ve görevden almalarla, terfi ve ilerlemelerde birinci derecede sorumlu idi. Padişahlar sefere çıkmadığı zamanlar Vezir-i Azam’lar Başkomutan vekili olarak sefere çıkarlar kendilerine Serdar-ı Ekrem unvanı verilirdi. Padişahın mührünü de taşırdı. Çok önemli bir özrü olduğunda veya sefere çıktığında yerine “Sadaret Kaymakamı “ denilen vekili bakar ve divana başkanlık ederdi.

Vezirler: Vezir sayısı ikiye çıkınca bunlar­dan biri Vezir-i Azam yapıldı. Diğer vezirde Divana katıldı fakat yetkisi geniş değildi. Giderek vezir sa­yısı arttı. Fatih döneminde dört kişi oldu. Vezirler yalnız merkezde değil taşra örgütünde de görevlen­diriliyordu. Bugünkü Devlet bakanlarına benzerdi.

Kazasker: Divanda büyük davalara bakar­dı. Şer’i ve örfi konularda görüşü alınırdı. Kendi bölgelerinde kadı ve müderrisleri atama veya görevden alma işlerine bakardı.(İstanbul, Bursa ve Edirne kadılarını sadrazam atardı.) adalet, eğitim, kültür ve diyanet işlerine bakarlardı.

I.Murad döneminde kurulmuştur.

Fatih döneminde ise Anadolu ve Rumeli kazaskeri olarak sayısı ikiye çıkarıldı.

Rumeli kazaskeri protokol bakımından daha önce gelirdi. Divanda rütbe bakımın­dan vezirlerden sonra gelirdi.

Defterdar: Devletin gelir ve giderleri ile büt­çelerini hazırlardı. Divanda mali işlere dair görüşünü belirtirdi. Fatih’ten sonra sayıları giderek artmıştır. Rumeli defterdarı baş defterdar olarak anılırdı.

Nişancı: Padişahın, sancak beylerine, beylerbeyine ve hükümdarlara gönderdiği ferman ve beratlara padişahın imzası olan tuğra çekerdi.

Devletinin kanunlarını çok iyi bilir­di. Yeni çıkartılan kanunların usulüne uygun olarak tertip ve tanzimini yapardı.

Divanda alınan kararları usulüne uygun olarak yazmak, padişaha ve sadrazama gelen mektupları tercüme ettirerek bunlara cevap hazırlamak görevleri arasında idi.

Divandaki görevleri dı­şında toprakların Dirliklere (Has, Zeamet, Tımar) dağıtılmasını sağlardı. Ülkenin tapu ve kadastro iş­lerini düzenlerdi.

Reisülküttap: Divan’da ki katiplerin şefi olan reisülküttap nişancıya bağlıydı.

Kaptan-ı Derya: Osmanlı devletini ilgilendiren denizlerdeki bütün işlerin sorumlusu ve Donanmayı hümayunun başkomutanıdır. Kendi sorumluluğuna giren davalara bakardı. İstanbul’da bulunduğu zamanlarda kendisini ilgilendiren konularda divan toplantılarına katılırdı.

Yeniçeri Ağası: Vezir olan Yeniçeri Ağaları divanın daimi üyesiy­di. Ancak vezir olmayan Yeniçeri Ağalan ise ihti­yaç duyulduğunda görüşmelere katılarak gerekli bilgi ve görüşünü divana arz ederdi.

Şeyhülislâm (Müftü): 15. yüzyılda Divan’ın doğal üyesi değildi. Ancak yaptığı işler bakımından padişahın en önemli yar­dımcılarından biriydi Şeyhülislam. Divan’da alınan kararların İslam dinine uygun olup olmadığı konu­sunda fetva verirdi.

Fatih Dönemi’nde rütbe ve ma­kam olarak kazaskerden sonra gelen müftünün önemi I. Selim Dönemi’nde halifeliğin Osmanlılara geçmesiyle arttı.

Kanuni Dönemi’nde Vezir-i Âzam’a eşit hale geldi. Daha önceleri ilmiye sınıfı içersinden seçilen müftüler Kanunî Dönemi’nden itibaren padişah tarafından atanmaya başlamıştır. Bu du­rum Şeyhülislâmların etkinliğini azaltmıştır. Müftüler, Şeyhülislam ismini 18. yüzyıldan sonra almıştır.

Osmanlı Ordusu

Kuruluşun ilk yıllarında Osmanlı kuvvetlerini aşiret kuvvetleri oluşturuyordu.

Beyliğin kurucusu Osman Bey zamanında düzenli bir ordu yoktu. Sa­vaş zamanında aşiret kuvvetleri toplanır, savaş bit­tikten sonra dağılırdı.

Orhan Gazi döneminde biner kişilik iki grup askeri kuvvet teşkil edildi. Bu ilk aske­ri kuvvete “Yaya ve Müsellem” denildi. Yaya ve Mü­sellemler ilk ücretli askerlerdi. Toprakları ekip biçerlerdi. Bu top­raklardan dolayı vergi vermezlerdi. Bunlar 15. yüz­yılın ortalarına kadar kullanılmışlar, Kapıkulu As­kerleri çoğalınca geri hizmete alınmışlardır.

 

                  Osmanlı Kara Ordusu
Kapıkulu                  Eyalet                Yardımcı

Ocakları               Askerleri              Kuvvetler

 

Kapıkulu Ocakları

Kapıkulu askerleri, Kapıkulu Piyadeleri ve Ka­pıkulu Süvarileri olmak üzere iki sınıftan meydana geliyordu.

Kapıkulu Piyadeleri

Acemi Oğlanlar Ocağı

Bütün ocakların temelini oluşturan bu ocak, Rumeli’de fetihlerin ge­nişlemesiyle kurulmuştur. Fetihlerde esir düşen Hıristiyan çocukları Türk-İslam terbiyesiyle yetişmiş­ler, acemi oğlanlar ocağına verilmişlerdi. Bu ocak ilk olarak Gelibolu’da kuruldu. Burada savaş usûl ve nizamını öğrendikten sonra Acemiler Yeniçeri ocağına nakledilirlerdi.

Yeniçeri Ocağı

Acemi ocağı ile birlikte I. Murat tarafından kurulmuştur. Kapıkulu piyadeleri­nin en itibarlısı idiler. Üç ayda bir “Ulufe” denilen maaş alırlar, savaşlarda, padişahın yanında mer­kezde bulunurlardı. Evlenmeleri ve askerlik dışında bir işle uğraşmaları yasaktı. III. Murat döneminden itibaren bozulmaya başlamış, II. Mahmut döneminde kaldırılmıştır.

Cebeci Ocağı

Ordunun savaş malzemele­rini (ok, yay, tüfek, kurşun, barut) yaparlardı.

Topçu Ocağı:

Top dökmek, top mermisi yapmak için kurulmuştur. Savaşta yeniçerilerin ön­lerinde sıralanırlar, hem yeniçerileri korurlar hem de düşmanın ilerlemesine mani olurlardı.

Daha sonraki dönemlerde özellikle Fatih zamanında silah sanayisinde büyük gelişmeler mey­dana geldi. Surları yıkan topların kullanılması gibi. Fatih”ten sonra Kapıkulu Piyadelerine üç yeni sınıf katılmıştır. Humbaracı Ocağı, Top Arabacıları Ocağı, Lağımcılar.

 Kapıkulu Süvarileri

Bunlar, sarayın En­derun kısmıyla dış saraylardaki iç oğlanların ve Ye­niçeri Ocağından terfi kişilerden teşkil edilirdi. Altı bölükten oluşmuştu.

Sipahiler: Hükümdarın sağında bulunarak sefere giderlerdi.

Silahtar: Hükümdarın solunda bulunurlar­dı. Savaş meydanında Sipahla beraber padişahın çadırını korurlardı.

Sağ Ulufeciler ve Sol Ulufeciler: Savaşta saltanat Sancaklarını korurlardı

Sol Garipler ve Sağ Garipler: Ordu ağırlıklarını ve hazineyi korurlardı.

 Kapıkulu Ocaklarının Özellikleri

Genellikle devşirmelerden seçilirlerdi.

Masrafları devlet tarafından karşılanırdı.

İstanbul’da ya da sınır boylarındaki kale­lerde otururlardı.

İstanbul’un güvenliğini de sağlarlardı.

Ulufe adıyla üç ayda bir maaş alırlardı.

Her hükümdar değişikliğinde cülus bahşişi alırlardı.

Devletin teknik askeri gücünü oluştururlardı.

Savaşta, Padişahı, Sancakları ve Hazine­leri korurlardı.

Merkezi otoritenin bozulmasıyla pek çok is­yan çıkarmışlardır.

 Eyalet Askerleri

Tımarlı Sipahiler

Osmanlı devletinin dayan­dığı en büyük kuvvetti. Bu ordu, sadece savaş, zamanlarında teşekkül ederdi.

Osmanlı toprak siste­mine göre meydana getiriliyordu. Köken olarak Türk olup devletten dirlik almış ve tımarların başın­da bulunmuşlardır. Sipahiler devletten maaş almaz­lardı. Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında büyük rol oynamışlardır.

Dirlik sahipleri, aldıkları gelirlerin bir kısmı ile geçinirler, geriye kalan kısmı ile atlı asker beslerler­di. Bunlara cebelu denirdi. Savaş zamanında cebelunun bütün masrafları dirlik sahibine aitti. Böylece devlet hiç masraf yapmadan büyük bir orduyu sava­şa hazırlamış oluyordu.

Azablar: Bunlar Anadolu’dan toplanmış bekâr Türk gençleri idi. Ordunun yaya askerlerini oluştururlardı. Masrafları toplandıkları yerlerin halkı tarafından karşılanıyordu.

Akıncılar: Uç ve sınır boylarında görev ya­parlardı. Hafif süvari birlikleri olup Türklerden oluşur­du. Akıncılar, ordunun keşif hizmetini yapmak, esir alarak düşman hakkında bilgi edinmek, nehir geçitle­rini tespit ederek köprü kurmak gibi hizmetleri yapar­lardı. Çok çabuk hareket ederler, etrafa korku salarak düşman halkının moralleri üzerinde etkili olurlardı.

Osmanlı Akıncı Ocağının gayesi, düşmanın askeri ve iktisadi gücünü sarsmak, tahrip etmek, muntazam orduya yol açmaktı. Haber alma işlerin­de de birinci derecede kullanılırdı.

Müsellemler ve Yayalar

(Yörükler): Yaya ve müsellemler, Türkmen aşiretlerinden toplanan birliklerdir.

Gönüllüler: Beylerbeyleri yeniçeri ordusu­nun bozulmaya başladığı dönemlerde, ücretli asker­ler kullanmaya başlamışlardır. Bunlardan atlı olanla­ra “Sekban”, yaya olanlara “Sarıca” denmiştir.

Sakalar:  Ordunun su ihtiyacını karşılayan birliklerdir.

 Yardımcı Kuvvetler

Osmanlı’ya bağlı olan ve iç işlerinde serbest bulunan beyliklerin gönderdiği kuvvetlerdir. (Erdel, Eflak, Boğdan, Kı­rım)

Kanuni döneminde ordunun mevcudu 180 bin civarında idi.

 Donanma

Türk tarihinde donanmaya en fazla değeri Osmanlı Devleti vermiştir.

İlk dönemlerde denizlere kıyısı olmadığı için donanması yoktu.

Orhan Bey Dönemi’nde Karamürsel’de tersane kurulması (1327) denizlere kıyısı olan Karesi Beyliği’nin alınması (1345) ve Edincik üssünün kurulması (1350), da­ha sonraları da Saruhanoğulları, Menteşeoğulları ve Aydınoğulları beyliklerinin alınmasıyla Os­manlı denizciliği gelişmeye başlamıştır.

Beyliklere ait deniz gücü, Osmanlı donanmasının çekirdeğini oluşturmuştur, ilk büyük Osmanlı tersanesi Yıldı­rım Bayezid Dönemi’nde Gelibolu’da kuruldu.

Os­manlı Devleti’nin en büyük tersanesi ise Haliç tersanesiydi. En önemli savaş gemileri burada yapı­lırdı. Ayrıca Sinop, Süveyş ve Cezayir’de de tersa­neler kurulmuştur. Bunların başında bulunan tersa­ne emirleri Kaptan-ı Derya’ya bağlıydı.

Kaptan Paşa ya da Kaptan-ı Derya adı verilen donanma komutanı doğrudan Sadrazama ve Divan’a karşı sorumluydu. Genellikle Batı Anadolu’da yaşayan Türkmen çocukları arasından seçilen deniz asker­lerine “levent” adı verilirdi. Çalışkan ve başarılı olan leventler paşalığa kadar yükselmişlerdir.

Osmanlı donanması ilk büyük gelişmeyi Fatih Dönemi’nde göstermiş, bu dönemde İstanbul’un fet­hedilmesi amacıyla 400 parçalık bir donanma ku­rulmuştur. Osmanlı Devleti bu donanmayla Kara­deniz ve Ege Denizi’nde diğer uluslara üstünlük sağlamıştır.

II. Bayezid ve Yavuz Dönemlerinde de gelişmesini sürdüren Osmanlı donanması en parlak devrini XVI. yüzyılda Kanuni Dönemi’nde yaşamıştır. Bu dönemde Akdeniz bir Türk gölü haline geldi. Os­manlı donanması ilk büyük yenilgisini inebahtı da aldı. Kısa sürede toparlanmışsa da eski gücüne kavuşamamıştır. Sokullu Mehmet Paşa’nın ölümün­den sonra donanmaya önem verilmemiş ve Osman­lı donanması önemini kaybetmeye başlamıştır.

Osmanlı donanmasıyla fethedilen son yer Girit Adası’dır (1669). Bu tarihten sonra gerekli desteği göremeyen Osmanlı donanması hızla gelişen Av­rupa devletlerinin donanmalarına karşı koyamaz hale geldi. Çeşme, Navarin ve Sinop baskınların­da Rus donanması tarafından yakılan Osmanlı do­nanması, yeniden toparlanamadı.

 Osmanlılarda Vakıf Sistemi

Osmanlı Devleti’nde toplumun bazı ihtiyaçlarının karşılanması zenginlerin kurdukları vakıflara bıra­kılmıştı. Kişilerin sahip oldukları mallarının tama­mını veya bir kısmını halkın yararına sunmasına vakıf denir.

Tarihin seyri içinde vakıflar sosyal, ekonomik, eği­tim, sağlık, sanat, mimari, ulaşım ve bayındırlık alanında önemli rol oynamıştır. Osmanlı Devle­ti’nde başta padişahlar olmak üzere hanedan üye­leri, yüksek dereceli devlet görevlileri çeşitli vesile­lerle vakıflar kurmuşlardır. Böylece devlet birçok hizmeti para harcamadan yerine getirebilmiştir.

Va­kıflar yoluyla:

Fethedilen topraklarda Türklere yerleşme imkânı sağlanmıştır.

Anadolu ve Rumeli’deki şehir, kasaba ve köyle­rin büyümesi ve bayındır hale getirilmesinde büyük rol oynamıştır. Kurulan imaret, medrese, cami, mescit vb. yapılarla belde ve semtlerin oluşması sağlanmıştır.

Devletin egemen olduğu bölgelerde ulaşım, ha­berleşme ve taşımacılık alanlarında canlı bir hayatın oluşması için yol yapımında vakıflar çalışmalar yapmıştır. Ayrıca yollar kervansa­raylar ve hanlarla desteklenmiştir.

Vakıflar, bütün eğitim ve sağlık kurumlarının fi­nansmanı için en önemli kaynak olmuştur.

Taşınmaz malların vakfedilmesiyle bir yandan tesis edilen kurumların gelirleri karşılanmış bir yandan da bu nakit fonları dönemlerinin kredi kaynağı olarak kullanılmıştır. Vakıflar, devletin askeri yükünü de hafifletmiştir.

Vakıflar ticaret hayatının gelişmesi, Kolaylaş­ması, ortak giderlerin karşılanmasında ve sos­yal yardımlaşmada etkili olmuştur.

Yönetim ve adalet teşkilatındaki bozulmalara para­lel olarak vakıflar da etkinliklerini kaybetmeye baş­lamıştır. II. Mahmut tarafından 1836′da Evkaf Ne­zareti kurularak bütün vakıflar bu bakanlığa bağ­lanmıştır.

 MERKEZ TEŞKİLATINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞİKLİKLER

18. Yüzyıldaki Değişiklikler

18. yüzyılda, merkez teşkilatında yer alan ku­rumlardan kaldırılan olmadı. Ancak bu kurumlarda görev yapan kişilerin niteliklerinde değişmeler ol­muştur:

Şehzadelerin sancaklarda tecrübe kazanmadan padişah olmaları etkinliklerini azalttı. Bu geliş­melerden sonra padişahlar, devlet işlerini sad­razamlara bırakmaya başladılar. 17. yüzyılın sonlarına doğru Divan’ın devlet yönetimindeki önemi azalmıştır.

I. Mahmut ve II. Osman zamanlarında Divan toplantıları kaldırıldı. Devlet işleri sadrazam ko­nağında görülmeye başlandı. Bu durum sadra­zamın gücünü artırmıştır.

18. yüzyılda Avrupa devletleriyle diplomatik ilişkilerin artması kalemiye sınıfının önemini ar­tırmıştır. Çünkü bu yüzyılda Osmanlı Devleti Batıdaki bazı kurumları alarak ıslahatlara giriş­miştir.

 19. Yüzyıldaki Değişiklikler

19. yüzyılda bütün devlet kurumlarında önemli düzenlemeler yapıldı. Belli başlı bazı düzenleme­ler şunlardır:

II. Mahmut, merkez teşkilatının temel kurumu olan Divan-ı Hümayun’u kaldırarak Avrupa tar­zında bakanlıklar kurmuştur.

Yönetim, adalet ve askerlik işlerinin planlanma­sı ve yürütülmesi için Dar-ı Şuray-ı Babıali, Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye gibi meclisler kurulmuştur.

Tanzimat Fermanı’yla başlayan dönemde yeni meclisler kurulmuştur.(1854’te Meclis’i Âli-i Tanzimat, 1868’te Şura-i Devlet  – Danıştay-) dönemde padişahın yetkileri sınırlandırılmış ve kanunun üstünlüğü kabul edilmiştir.

Kara kuvvetleri komutanlığı durumunda seraskerlik oluşturuldu.

1876 yılında Kanun-i Esasi ilan edilerek Meşrutiyet yönetimine geçildi. Bu anayasa ile padi­şahın yanında halkın da yönetime katılması sağlandı. Meşrutiyet Dönemi’nde Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Âyan adıyla iki tane meclis açıldı. Padişah eski yetkilerini devam ettirdi. II. Meşrutiyet’le (1908) Kanun-i Esasi yeniden uygulanma başlamıştır.

1912 yılından sonra siyasi partiler faaliyete geçti ve hükümetler kuruldu.

 Taşra Teşkilatı
Kuruluş Devrinde devletin merkezleri sırasıy­la, Söğüt, Bilecik, Yenişehir, İznik, Bursa ve Edirne olmuştur. Sınırların genişlemesi sonucu yönetim yönünden eyaletler oluşturuldu. I. Murat döneminde Rumeli Beylerbeyliği, Yıldırım Beyazıt döneminde ise Anadolu beylerbeyliği oluşturuldu.

Anadolu Beylerbeyliği (Önce Ankara sonra Kütahya)

Rumeli Beylerbeyliği (Önce Edirne sonra Manastır)

Anadolu Beylerbeyliğinin merkezi Kütahya, Rumeli Beylerbeyliğinin merkezi Manastır idi. Stra­tejik öneminden dolayı Rumeli Beylerbeyliği daha üstündür. Beylerbeylik değişik sancaklardan oluş­maktaydı.

Sancaklar, Kazalardan

Kazalar, Kasaba,  Köylerden meydana geliyordu.

Bu taksimat sadece idari değil, aynı zamanda askeri idi.

 Osmanlı Devleti’nde Taşra Teşkilatı Üç Bölüm­den Meydana Gelmiştir:

 Merkeze Bağlı Eyaletler (Salyanesiz Eyaletler)

Dirlik sisteminin uygulandığı eyaletlerdir. Bu eya­letler dirliklere ayrılır, maaş karşılığı asker ve görevlilere verilir, “yıllıksız eyaletler” de denilen bu eyaletler, XVI. yüzyılda Rumeli, Bosna. Temaşvar, Budin, Eğri, Anadolu, Zülkadriye, Trab­zon, Şam, Halep, Hakka, Diyarbakır, Van, Kars. Kıbrıs ve Kefe eyaletlerinden oluşuyordu.

Özel Yönetimi Olan Eyaletler (Salyaneli Eyaletler)

Bunların gelirleri dirliklere bölünmez, vali ve as­kerlere belli bir maaş verilirdi. Bu tür eyaletlere salyaneli (yıllıklı) denirdi. Salyaneli eyaletlerin geliri iltizama verilirdi. Bu eyaletlerden alınacak belli miktardaki verginin devlet hazinesine yatı­rılmasına iltizam, açık arttırmayla vergileri top­lamaya hak kazanan kişiye mültezim denirdi. Mültezim devlete verdiği peşin vergiyi, salyaneli eyaletlerden kendisi toplardı. Trablusgarp. Tunus, Cezayir, Mısır, Bağdat, Yemen ve Ha­beş eyaletlerinde bu sistem uygulanmıştır.

İmtiyazlı Eyaletler

Bunlar içişlerinde serbest olup, siyaset bakı­mından Osmanlı Devleti’ne bağlıydılar. Yöneti­cileri padişah tarafından bölgenin ileri gelenleri arasından atanırdı. Kırım Hanlı­ğı, Eflak, Boğdan, Erdel ve Hicaz, Rakuza ve Sakız cumhuriyetleri bu statüye dahildi. Yıllık belli bir miktar vergi verirlerdi. Savaş zamanı yardımcı kuvvet olarak asker göndermek ile yükümlüydüler.

Kırım Hanlığı ve Hicaz Emirliği vergi vermezdi. Hicaz emirliği şerif adı verilen peygamber soyundan gelen kişilerce yönetilirdi. Hicaz emirliğinin savaş zamanı asker gönderme yükümlüğü yoktu.

 Beylerbeylik: Başında o bölgenin en yüksek askeri ve mülki otoritesini elinde bulunduran Beyler­beyi bulunurdu. Has adı verilen en geniş topraklar tımar olarak verilirdi. Sefere çıkarken Eyâlet deni­len beylerbeyi mıntıkasındaki, bütün Sancak Beyle­rini ve Tımarlı Sipahilerini yanma alıp istenilen yer­de orduya katılırdı. Beylerbeylerinin kendilerine bağlı diğer idari birimler üzerine geniş yetkisi yoktu. Sadece teftiş yaparlardı. Beylerbeyi merkez sanca­ğının idaresinden sorumlu idi.

Sancaklar: Başında Sancak Beyleri bulunur­du. Adli işlere bakan birde kadı bulunurdu.Sancakların idari, mülki ve asayiş işlerinden so­rumlu idi. Sancak Beyi bir şehzade ise yetkileri da­ha geniş olurdu.

Sancak Beyi herhangi bir savaş halinde, san­cağı içindeki tımarlı sipahileri toplayarak Beylerbe­yinin komutasına girerdi.

Kazalar: Başında Kadılar, Alay Beyleri ve Su­başılar bulunurdu. Güvenlik işlerinden Subaşılar so­rumlu idiler. Taşra yönetiminde Kadı, her türlü idari işlemi yargı denetimin de tutan önemli bir görevli idi.

Kadıların Görevleri:

İslam hukukunu uygularlar, kişiler arasında­ki anlaşmazlıkları çözümlerler.

Miras, ticaret ve nikah işlemlerini karara bağlardı.(Noterlik hizmeti yapardı.)

Vergilerin toplanması ve bunların hazineye aktarılmasını sağlardı.

Görev bölgesinde denetim yapardı.

Merkezden gönderilen emirler halka duyu­rur, halkın şikayetlerini de Divana iletirdi.

 Köy: Osmanlı Devleti’nde en küçük yerleşme yeridir. Köyün önderi imam veya köy kethüdası idi. Toplanma merkezi ise cami idi. Yönetici seçimle belirlenir ve Kadı’nın ataması ile gerçekleşirdi.

 Taşra Yönetimindeki Diğer Görevliler
Taşra yönetimindeki beylerbeyi veya sancakbeyi kadı ikilisinin yönetimi altında halkın sosyal ve ekonomik faaliyetlerinin yürütülmesi için birçok gö­revli bulunuyordu. Padişah tarafından görevlendiri­len bu kişiler hazineden maaş almazlar, reayadan gördükleri hizmete karşılık kanunlarda belirtilen vergi, resim ve harçları alırlardı. Böylece resimler toplanır ve verginin alınmasına neden olan görev­ler yerine getirilirdi. Taşrada Muhtesip, Kapan Emin­leri, Beytülmal Emini ve Gümrük Eminleri gibi gö­revliler bulunuyordu.

Mahalli Teşkilat
Devlete bağlı halkın kendi beldesindeki düzen ve hizmetlerin yerine getirilebilmesi, ortaklaşa harcamaların gerçekleştirilebilmesi ve daha önemlisi bi­reylerin devlet karşısındaki iradesinin belirlenebilmesi için mahalli örgütler kurulmuştur.

Mahalle ve Köy Teşkilâtı

Mahalle ve köy teşkilatında en önemli görevliler; Mahalle imamı ve Yiğitbaşı idi. Mahalle imamı, hü­kümetin temsilcisi sayılır ve padişahın emirlerini halka duyururdu. Yiğitbaşı, mahalle halkı tarafın­dan seçilir ve mahallede güvenliği sağlardı.

Esnaf Teşkilâtı

Osmanlı Devleti’nde esnaflar, lonca adı verilen teşkilata bağlıydı. Her esnaf bir loncaya üye olur, loncanın denetimi ve koruması altında bulunurdu. XIII ve XIV. yüzyıllarda Ahi teşkilatı olarak kurulan bu teşkilat, Osmanlılarda lonca adını almıştır. Her loncada yaşlılardan meydana gelen bir kurul bulunurdu ve en yaşlısına şeyh denilirdi. Loncanın işleri şeyhin yardımcısı konumundaki kethüda tarafından yürütülürdü. Lonca ustalardan oluşurdu. Şeyh çıraklık ve ustalık törenlerini yönetir, cezaların uygulanmasını sağlardı. Her loncada mesleği çok iyi bilen fiyat tespitinde yardımcı olan iki uzman (ehl-i ibre) vardı.

 Loncanın Görevleri:

Üye sayısını, malların kalitesini belirlemek.

Esnaf hükümet ilişkilerini düzenlemek.

Üyelerin zararını karşılamak, kredi vermek

Çalışamayacak durumdaki üyeleri korumak.

 Cemaat idareleri

Osmanlı Devleti’nde cemaat kavramı Hıristiyan. Er­meni ve Musevi topluluklar için kullanılıyordu. Bu cemaatlere mensup olan kişiler, ibadetlerini ser­bestçe yapar, istediği işle uğraşır, kendi dinlerine ve dillerine uygun eğitim yaparlardı.

Bu cemaatler dini kuruluşlar etrafında birleşmiştir. Devletle Hıristiyan halkın ilişkilerini düzenlemek için Fatih Döneminden itibaren Fener Patrikhanesi ve Patrik görevlendirilmiştir. Aynı şekilde Ermeni ve Yahudi Hahambaşılar da kendi cemaatlerinin tem­silcisiydi.

Cemaatler; evlenme ve boşanma konusunda ta­mamen kendi kurallarını uygular, ceza hukukunda ise. kadıların kararlarına uyarlardı.

Taşra Teşkilatında Meydana Gelen Değişiklikler

18. Yüzyıldaki Değişmeler

17. yüzyıldan itibaren taşra teşkilatı, giderek eski özelliklerini kaybetmeye başladı. Bu deği­şiklik önce taşradaki yöneticilerde görülmüştür. Eyalet ve sancaklara gönderilen idareciler yer­lerine gitmeyerek vekiller (mütesellim) tayin ettiler. Bu ne­denle 18. yüzyılda ortaya çıkan ayanlar güç­lenmeye merkezi yönetimle çatışmaya ve karşı gelmeye başlamıştır.

İltizam usulü yaygınlaşmıştır. Bu uygulamanın sonucunda tımar sistemi ve tımarlı sipahiler iş­levini kaybetmiştir. Bu durum eyaletlerde ve sancaklarda güvenliğin bozulmasına neden ol­muştur.

Tımar sisteminin bozulmasına paralel olarak topraklar boş kaldı, üretim azaldı, ekonomik sorunlar ortaya çıktı. Ayrıca eyalet ordusu öne­mini yitirmiştir.

 19. Yüzyıldaki Değişmeler

II. Mahmut, merkezi otoriteyi güçlendirme yolu­na gitti. Ayanların merkeze olan bağlılıklarını artırmak için onlarla “Sened-i İttifak” denilen belgeyi imzaladı (1808). Ancak bu belge padi­şahın yetkilerini sınırladığı gibi ayanların varlı­ğını da meşrulaştırmıştır.

II. Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan son­ra yönetime tam olarak hakim olmuş ve ayanlık sistemini ortadan kaldırmıştır.

Mahalle ve köylerde muhtarlık oluşturuldu.

Tanzimat Dönemi’nde iltizam usulü kaldırılmıştır. Güvenlik için zaptiye teşkilatı kuruldu. Eyaletlerde Büyük Meclis denilen meclisler kuruldu. Sonradan bu meclis Eyalet meclisi adını almıştır.

1864′te Vilayet Nizamnamesi çıkarılarak vilayet, liva (sancak), köy birimlerine ayrıldı. 1871 yılında köy ile kaza arasında nahiyeler kuruldu. Sancaklarda mutasarrıflar, kazalarda kaymakamlar yönetici oldular. Nahiyelerin başına seçimle gelen Nahiye müdürü getirilmesi kararlaştırıldı.

 İdari Birim
 Yönetici
 Asayiş
 Adalet

Eyalet Beylerbeyi
 Subaşı
 Kadı

Sancak
 Sancak Beyi
 Subaşı
 Kadı

Kaza
 Kadı
 Subaşı
 Kadı

Köy
 İmam veya

Köy Kethüdası
 Yiğitbaşı
 Kadı Naibi

Toprak Yönetimi:

Daha önceleri Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de toprak üç birime ayrılmıştı.

 Mülk Arazi: Osmanlı devletinde halkın elinde bulunan tamamen halka ait topraklardı. Bu tür topraklar ikiye ayrılırdı:

Öşür Topraklar: Fetih sırasında Müslüman­lara ait olan veya ele geçirildiğinde Müslümanlara verilmiş olan topraklardır. Bu topraklar sahiplerinin mülkü olup, istedikleri gibi tasarruf edebilirlerdi. Bu mal sahipleri öldükleri zaman öldüklerinde toprakla­rı varislerine kalabiliyordu. Devlet bu toprak sahip­lerinden toprak üretim vergisi olan öşür (onda bir oranında alınan vergi) alırdı.

Haraci Topraklar: Fetih sırasında Müslüman olmayan yerli halkın ellerinde “mülk” olarak bırakı­lan topraklardır. Bu şekildeki topraklarda öşrü top­raklar gibi sahipleri tarafından şahsi tasarrufa açık­tı. Miras bırakabilirdi. Yalnız bu topraklardan alınan vergi biraz farklıydı. Haraci topraklardan iki türlü vergi alınırdı.

Harac-ı Mukaseme: Toprağın verimine göre alman üretim vergisidir.

Harac-ı Muvazzaf: Arazinin yüzölçümüne göre alman vergidir.

 Vakıf Arazileri: gelirleri cami, medrese, hastane, imarethane, han ve hamam gibi topluma hizmet veren kuruluşların masrafları için ayrılmış arazilerdir. Vakıf arazilerinin alınıp satılması kesinlikle yasak olup vergiden muaf tutulmuşlardır. Vakıf topraklar üzerinde çalışan halk, arazisi hangi vakfa ayrılmışsa öşür vergisini o vak­fın yöneticisine veriyordu

 Miri (Emiri) Arazi : Memleketteki toprakların büyük bir kısmı bu topraklardır. Bu topraklar devle­te ait topraklardır. Bunlar devletin olmakla beraber, ekip-biçmek ve boş bırakılmamak şartıyla yine eski sahipleri üzerinde bırakılıyordu. Kendilerine arazi verilenler, şartlara uyarak, o toprağı ekip biçerler ve öldükleri zaman bu yerler vergisini vermek sure­tiyle çocuklarına kalırdı. Ancak bu topraklar onu iş­leyenlerin özel mülkü olmadığı için alınıp-satılamaz, vakıf yapılamaz ve hibe edilemezdi.

Miri arazi çok çeşitlere ayrılmış olup, bazı önemlileri kısaca şöyledir:

Havass-ı Hümayun : Bu toprakların geliri devlet hazinesine giderdi. Bu toprakların bir kısmı doğrudan padişaha ait olup geliri ise Hazineye gi­derdi.

Paşmaklık : Padişahların kızlarına, anneleri­ne ve ailelerine ayrılan topraklardır.

Malikane : Devlet adamlarına hizmetleri se­bebiyle mülk olarak verilen topraklardır. Bu toprak­ların mülkiyeti şahıslara aitti. Ancak tasarruf yetkisi devletin olup, istediği kimseye verirdi.

Yurtluk : Sınır boylarını bekleyen asker ailelerine verilirdi. Fetih sırasında bazı komutanların hizmetlerine karşılık olmak üzere verilen topraklar­dı. Yurtluk herhangi bir yerin gelirinin hayatta oldu­ğu sürece bir kimseye verilmesidir.

Ocaklık : Bu hakka sahip olanlar, öldüklerin­de miras hakkı söz konusu olan topraklar idi. Kale muhafızlarına ve tersane giderlerine ayrılmıştır.

Mukataa : Gelirleri doğrudan hazineye ayrılan topraklardı.

 Dirlik Toprakları : Belli hizmet karşılığı devlet adamlarına ve görevlilere verilen topraklardır. Üç kısma ayrılmıştır.

Has : Yıllık geliri yüz bin akçeden fazla olan dirliklerdir. Haslar padişahlara, vezirlere, divan üyelerine, şehzadele­re, beylerbeylerine, sancak beylerine verilirdi. Has sahipleri dirliklerinin gelirine göre silahlı ve her an savaşa hazır cebelu beslerdi.

Zeamet : Yıllık yirmi bin ile yüz bin akçe geli­ri olan topraklardır. Orta dereceli devlet memurlarına, kadılara, hazine ve tımar defterdarına, alay beylerine,kethüdalara, kale komutanlarına ve divan katiplerine verilirdi. Zeamat sahipleri ilk yirmi bin akçe hariç sonraki her beş bin akçe için bir cebelu beslerdi.

Tımar : Yıllık geliri üç bin ile yirmi bin akçe arasında olan dirliklerdir. Bunlar geçimlerini sağla­mak ve hizmetlerine ait masrafları karşılamak üze­re bir kısım asker ve memurlara tahsis edilen top­raklardı. Tımar sahipleri gelirlerinin üç bin akçesini geçimleri için ayırırdı. Buna kılıç tımarı denirdi. Geri kalan her üç bin akçe için bir cebelü beslerlerdi.Tımar toprakları üç kısma ayrılmıştır.

Mustahfaz tımarı  : Camii imam ve Hatiplerine verilirdi.

Eşkinci tımarı        : Savaşta yararlılık gösteren­lere verilirdi.

Hizmet Tımarı       : Saray da çalışanlara verilirdi.

 Dirlik Sisteminin Amaçları:

Topraktan daha iyi yararlanma

Devlet gelirlerini arttırma

Üretimde sürekliliği sağlama

Devlete masrafsız asker besleme

Ülkenin, Tımar bulunan bölgelerinde devlet otoritesini sağlama.

Vergilerin toplanmasını kolaylaştırma

Halkın ezilmesini önleme

Ülkeyi bayındır hale getirme

Ekonomik ve sosyal hayatı düzenleme.

 Miri araziyi ekip biçen halka ve köylüye reaya denirdi. Bunlar vergileri, devlet o yeri hizmet karşılı­ğı kime vermişse ona ödüyorlardı. Dirlik sahiplerine de sipahi denirdi. Reaya toprağı ekip biçmek ve ba­kımıyla yükümlüydü.

Tımar rejimi içinde Tımar sahiplerinin ve rea­yanın hakları karşılıklı olarak düzenlenmiştir. Hiçbir zaman reayanın toprağı bırakıp gitmesine tımar sahibi izin vermezdi. Sipahi’nin çift bozan denilen bir tür tazminat vergisi alma hakkı vardı. Bunun yanın­da haksızlığa uğrayan köylünün de şikayet hakkı vardı. Eğer sipahi haksızsa hakkında işlem yapılır, dirliği elinden alınırdı.

Kuruluş ve Yükselme Dönemleri’nde tımar sis­temi iyi işlemiştir. Sefer esası üzerine kurulan bu sis­tem:

Savaşların uzaması.

Tımarların belli kimselerin elinde toplanması

Tımarların iltizama verilmesi

Tımarların rüşvet ve iltimasla satılması gibi nedenlerden dolayı bozulmuş II. Mahmut devrinde de kaldırılmıştır.

 İltizam Sistemi

Osmanlı Devleti’nde tımar sistemi içine yerleştirilemeyen faaliyetlerin gerektirdiği parayı sağlayabil­mek için tımar sistemi yanında bir de iltizam usulü uygulanıyordu. XVI. yüzyılda bazı eyaletlerin ver­gilerinin açık artırma yoluyla belirli bir bedel karşılı­ğı peşin olarak mültezim adı verilen kişilere bırakıl­masına iltizam denir.

XVI. yüzyılda sınırların genişlemesi sonucu devle­tin giderleri arttı, uzak bölgelerdeki toprakların ver­gilerinin toplanması zorlaştı. Böylece uzak eyalet­lerde tımar sistemi yerine iltizam sistemi uygulandı. Bu sistem ilk defa Kanuni zamanında, Sadrazam Rüstem Paşa tarafından uygulandı. Devlet, uzak bölgelerin vergi gelirlerini açık artırmayla nakit ola­rak satmış, eyaletlerdeki askerler ve yöneticilerin maaşlarını ödemiştir. Mültezim, tımar sahibi gibi vergiye konu olan faaliyeti yapan zümreleri ve böl­geyi yöneten kişiydi. Dirlik sahibinin hakları mülte­zime de tanınmıştı. Merkezi idarenin zayıflamasıy­la, eyaletlerde asker yetiştirilmemiş ve halktan faz­la vergi alınarak reaya zor duruma düşürülmüştür.

 Tarım

Osmanlı toplumunda ekonominin en önemli kolu tarımdı. Tarım politikasını belirleyen en önemli uy­gulama tımar sistemiydi. Bu sistemde toprağın mülkiyeti devlete, işleme görevi köylüye, vergisi si­pahiye aitti. Köylü, toprağı sürekli işleme ve miras bırakma hakkını devam ettirebilmek için bazı yü­kümlülükleri yerine getirmek zorundaydı:

Sebepsiz olarak toprağını terk edemezdi.

Öşür ve diğer vergileri sipahiye ödemek zo­rundaydı.

Toprağını sebepsiz olarak üç yıl üst üste boş bırakamazdı. Eğer bırakırsa toprak ken­disinden alınırdı.

Bu yükümlülüklere karşı devlet de halkın güvenliği­ni korumak ve düzeni sağlamakla görevliydi. Vergi­yi toplamakla görevli olan sipahinin de reayaya karşı yükümlülükleri vardı:

Üretimin devamlılığını sağlama.

Reayanın vergilerini toplama.

Cebelu denilen asker yetiştirme.

Asker toplama.

Asayiş ve düzeni sağlama.

Bayındırlık faaliyetlerini yapma.

 Geniş topraklar, çeşitli iklim özelliklerinin varlığı ve toprak yönetiminin iyi olması nedeniyle tarımsal üretim yüksekti. Ürün fazlası Akdeniz ülkelerine sa­tılarak önemli gelir sağlanmıştır.

 Hayvancılık

Hayvancılık tarım ekonomisinin ve genel ekonomi­nin önemli unsurlarından biridir. Osmanlı Dönemi’nin teknolojik seviyesi içinde hayvan, ulaşım ve üretimin en önemli güç kaynağı idi. Hayvancılık, daha çok Doğu.,Orta ve Batı Anadolu’daki göçebe­ler tarafından yapılmaktaydı. Adet-i ağnam adıyla önemli bir miktar teşkil eden hayvanlar için vergi toplanıyordu. Bursa’da ipek, Ankara’da tiftik, Sela­nik’te çuha, Bulgaristan’da aba üretimi hayvancılı­ğı önemli sanayilerin hammadde kaynağı durumu­na getirmiştir. Osmanlı Devleti’nde hayvancılığın gelişmesinde, boy ve Türkmen geleneklerinin yanı sıra ülkenin coğrafi koşullarının da etkisi olmuştur.

 Sanayi

Esnaf Teşkilatı: Esnaf ve zanaatkârların çalışma ve pazar sorunlarını çözmek, mesleğe yeni ele­man yetiştirmek amacıyla lonca teşkilatı kurulmuştur. Osmanlı şehirlerindeki loncalar, ekonomik ha­yatın temeli durumundaydı. Loncaların dışında, esnaflık ve zanaatkârlık yapmak mümkün değildi. Loncalar, devletçe belirlenen kurallara uymak zo­rundaydı.

XVI. yüzyıla kadar Müslüman ve Hıristiyan esnaflar aynı loncaya üye olabilirken, daha sonra loncalar ayrıldı.

Loncaların Başlıca Görevleri

Ürünlerin kaliteli yapılmasını sağlamak ve fiyatları belirlemek

Esnafla hükümet arasında ilişkileri düzenle­mek

Üyelerinin zararlarını  karşılamak ve kredi sağlamak

Halka mesleki eğitim vermek

Kendi aralarında iyi bir dayanışma sağlayan lonca yöneticileri, esnaf birliğinin sorunları kadar belde­nin sorunlarıyla da ilgileniyorlardı. Bu teşkilat halka mesleki eğitim vermeyi de ihmal etmemiştir.

 Ticaret

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde en önemli ti­caret merkezi Bursa idi. Fatih Dönemi’nde ülke sı­nırlarının genişlemesiyle birlikte ticaret de gelişti. Karadeniz kıyılarında Amasra ve Trabzon fethedil­miş, buralar önemli ticaret merkezleri haline gel­miştir.

XV. ve XVI. yüzyıllarda, Türk tüccarları uluslarara­sı ticaret faaliyetlerinde görülmeye başlamıştır.

XVI. yüzyılda Bursa, istanbul, Kahire, Halep, Kefe, Edirne ve Selanik önemli ticaret merkezleriydi.

ipek ve Baharat Yollarıyla gelen mallar, Türk tüc­carları tarafından Avrupa’ya nakledilirdi. Karadan yapılan ticaret, kervanlarla gerçekleştiriliyordu. Ti­caret devlet tarafından teşvik edilir ve ticaret eş­yasından alınan vergiler son derece düşük tutu­lurdu.

 Hukuk

Osmanlı Devleti’nin İlk Yıllarında Hukuk

İlk dönemlerde yazılı bir hukuk olmadığından hu­kuksal anlaşmazlıklar töre ve geleneklere göre çö­zümleniyordu. Ayrıca Türkiye Selçuklularının hu­kuki uygulamaları da devam ettirilmiştir.

Osmanlı nüfusunun artması, topraklarının genişle­mesi her alanda olduğu gibi hukuk alanında da dü­zenlemelere yol açmıştır. Osmanlı Devleti fethetti­ği yerlerdeki halkın Osmanlı yönetimine uyum sağ­lamasını kolaylaştırmak amacıyla yürürlükteki ka­nunları bir süre kaldırmamıştır.

 Osmanlı Hukuku’nun Temelleri

Osmanlı Devleti’nde hukuk; şer’i ve örfi hukuk ol­mak üzere iki temele dayanıyordu. Örfi hukukun şer’i hukuk kurallarına ters düşmemesine özen gösterilmiştir.

 Osmanlı Hukukunun Gelişmesi

XV. yüzyılda Osmanlı hukuku gelişmeye başla­mıştır, ilk Osmanlı Kanunnamesi Fatih tarafından Kanunname-i Âli Osman adıyla düzenlendi. Fatih’ten sonraki padişahlar da kanunnameler yap­mışlardır. Bunların en meşhuru Kanuni Sultan Sü­leyman’ın kanunnamesidir. XV. ve XVI. yüzyıllarda Şeyhülislâmların verdiği fetvalar Şer’i hukukun ge­lişmesinde etkili olmuştur.

 Osmanlı Devleti’nde Hukukun Uygulanışı

Osmanlı Devleti’nde bütün davalar Şer’i mahkeme­lerde çözümleniyordu. Mahkemelerde hâkim ola­rak kadılar görev yapıyordu. Kararlar Şer’iyye Sicillerine yazılırdı. Kadılar, Şer’i hukuk konularında karar veremediklerinde “Müftü”den fet­va isterlerdi. Mahkemeler herkese açıktı. Mahke­menin verdiği karan kabul etmeyenler bir üst mah­keme olan Divan-ı Hümayun’a müracaat ederlerdi. Burada verilen kararlar değiştirilemezdi. Kadıların yardımcıları (naipler) vardı. XVI. yüzyıl sonlarına kadar toprak kadılığı adıyla seyyar kadı­lar vardı. Soruşturmalar toprak kadıları tarafından yapılıyordu.

 Kadıların Vazifeleri

İslam hukukunu uygularlar, kişiler arasında­ki anlaşmazlıkları çözümlerler.

Miras, ticaret ve nikâh işlemlerini karara bağlardı. (Noterlik hizmeti yapardı.)

Vergilerin toplanması ve bunların hazineye aktarılmasını sağlardı.

Görev bölgesinde denetim yapardı.

Merkezden gönderilen emirler halka duyu­rur, halkın şikâyetlerini de divana iletirdi.

 Osmanlı Hukukunda Meydana Gelen Değişmeler

XIX yüzyılda Osmanlı hukukunda önemli değişiklikler olmuştur

Avrupa hukuk kuralları örnek alınmıştır.

Tanzimat Dönemi’nde, II. Mahmut’un kurduğu Davalar Nezareti; Adliye Nezareti adını aldı (1870). Ticaret ve Temyiz Mahkemeleri kurul­du. Avrupa ile ilişkilerin yoğunlaşması üzerine maliye, hukuk, ticaret, ekonomi, eğitim ve idare alanlarında birçok kanun ve yönetmelik çıkarıl­dı. Ceza Kanunu (1840), Ticaret Kanunu (1850), Deniz Ticaret Kanunu (1868) ve yeni çıkan ka­nunları bildiren Düstur adlı dergi çıkarıldı (1865). Ahmet Cevdet Paşa’nın başkanlığında (Mecel­le adı verilen) İslâm hukukuna dayalı medeni kanun hazırlandı (1866 – 1878).
19. yüzyıl Osmanlı adalet teşkilatının en önem­li eksiği mahkemelerde birlik olmamasıydı. Bu mahkemeler dört kategoride incelenebilir: Niza­miye Mahkemeleri (Adliye nezaretine bağlı yeni mahkemeler), Konsolosluk Mahkemele­ri (Elçilik ve konsolosluklara bağlıydı, yabancıların davalarına bakardı, dolayısıyla Dışişleri Bakanlığı’na bağlıydı), Şer’i Mahkemeler (Şeyhülislama bağlı, Müslüman halkın evlenme, boşanma, miras v.b. gibi davalarına bakardı), Cemaat Mahkemeleri (Gayri Müslimlerin davalarına bakan mahkemeler, sadrazama bağlıydı).

19. Yüzyıl Sonrası Sanat Akımları

1. NEOKLASİZM (YENİ KLASİKÇİLİK)

Barok ve Rokoko akımlarına tepki olarak, 18. yüzyılın ikinci yarısında tüm
Avrupa’yı etkisi altına alan bir sanat anlayışı ve tarzıdır. Bu yüzyılın en önemli
toplumsal olayı Fransız Devrimi’ dir. Devrim, Yunan ve Roma şehir devletlerinde
görülen demokrasiyi, Avrupa’ya uzun bir dönem sonrasında ancak bu yüzyılda
taşıyabilmiştir. Neoklasik resim : Yeni tarzın teknik özellikleri, ışığın getirdiği etkilerden uzak,
perspektif ve derinlik aramayan, arka plana ağırlık veren -keskinleşen- çizgilerdir.
Bu akımın en büyük ustası Jacques Louis David’dir.

Neoklâsik akımın en etkili olduğu alan mimarlıktır (Resim2).
italyan mimar Andrea Palladio (Palladiyo) Neoklâsik mimarînin temellerini atmıştır.
Vicenza’da ki Villa Rotondo(1550-1551) (Resim 1),
Maser’ deki Villa Barbaro (1555-1559) mimarın bu tarzını en iyi yansıtan yapılarındandır.
Bu dönemin diğer mimarları:
italya’da Bianchi(Biyanki), Luigi della Canonica(Luici della Kanonika);
Fransa’da Pierre François Leonard Fontaine(Fonten), Armond
Raimond(Remon); ingiltere’de John Nash (Con Ne.), Robert Adam(Rabırt)

Neoklâsik tarzda heykel üreten sanatçı Yunan ve Roma heykellerini
kendine örnek olarak almış, Yunan ve Roma heykeltıraşlarının çok
sevdiği beyaz mermerle benzer tarzda yeni eserler yapmıştır.
italyan heykeltıra. Antonio Canova (Kanova) (1757-1852)’nın,
Napolyon’un kız kardeşi Pauline Borghese’nin heykeli (Resim 3)
modelin saçına ve duruşuna kadar tam bir klâsik heykeldir.
Dönemin heykeltırşlarını etkileyen Canova dışında, Alman Gotfried Schadow
(şadov) (1764-1850),ingiliz John Flaxman (Fleksm›n)(1755-1826),
Danimarkalı heykeltıraş Bertel Thorwaldsen (Torvaldsen) (1770- 1844) de bu tarz heykeller yapmıştır.

Bu dönemde yapılan resimlerin konusunu, tarihsel olaylar oluşturmuştur.
Ayrıca Yunan mitolojisi de Neoklâsik tarzda yapılan resimlerde sıklıkla işlenmiştir.
Neoklâsik resmin en önemli sanatçısı Fransız Jacques Louis David(Jak Lui David)(1748-1825)’dir.
Fransız Devrimi öncesindeki yeni cumhuriyetçi düşüncelerini tuvaline aktarmaya çalıştığı Horas Kardeşlerin Yemini,
Marat’ın Öldürülmesi, Paris ve Helen’in Aşkları, Sabinler’in Kaçırılışı,
Napolyon portreleri ve Madam Vernicac (Resim 4) ressamın eserlerindendir.
Bu dönemin diğer ünlü ressamı David’in öğrencisi Jean Dominique Ingres (1780-1867)’tir.
Zeus ve Thetis, Büyük Odalık ve Kaynak sanatçının resimlerindendir.

2. ROMANTİZM

19.yüzyıl, sanatı ve toplumu değişime uğratacak önemli toplumsal olaylara
sahne olmuştur. 1830, 1848 ayaklanmaları, 1870 savaşı, 1789 Fransız Devrimi,
gelişmekte olan sanayinin neden olmaya başladığı bunalımlar, bu dönemdeki
toplumsal olayların en belirginleridir.
18.yüzyılın sonlarında doğan Romantizm güzel sanatlar alanında ünlü
sanatçılar yetiştirmiştir. Bu akımın en önemli sanatçıları Fransisko Goya, Teodore Gericault, Eugene Delacroix’tir.

Romantik sanat duyguyu temel alır sanatçı doğrudan kendisine yönelmiştir, güzellik yerine ifadeyi ön plânda tutar.

Duyguları, iç dünyası, kendi gücü onun tek kaynağıdır. Bu akımda sanatçının bireysel olarak kendini yorumlaması,
kişiliğinin duygusal yanını en iyi biçimde anlatabilmesi onun başarısıdır.
Sonbahar ve gece bu sanatın işlediği konular arasında yer alır.

Fransa’da Romantik resim Eugene Delacroix (Öjen Dölakruva, 1798-1863)
ile ileri bir düzeye ulaşmıştır. Sanatçı Neoklâsisist tarzdaki sağlam çizgi ve desen
resmine karşılık, rengi ön plâna çıkaran, daha çok dönemin siyasî yapısına ışık tutan
tarihi konulu resimler çalışmıştır. 1830 ayaklanmasını hatırlatan Halka Önderlik
Eden Özgürlük tablosunda (Resim5) Fransız halkının her kesiminden kadın ve
erkeği yürüyüş halinde resimlemişitir. Resimde özgürlüğü temsil eden yarı çıplak bir
kadın dikkati çeker. Dante’nin Kayığı, Mezarcı ve Hamlet, Cezayirli Kadınlar,
Yahudi Düğünü, Aslan Avı, Chopin ve kendi portreleri sanatçının
çalışmalarındandır.
Alman Romantik resim sanatı Caspar David Friedrich (Fredrik) (1774-1840)
ile kendini sanat dünyasına tanıtır. Sanatçı genelde dağları,ormanları, Kuzey Denizi
kıyılarını, ilkbahar ve sonbaharı, güneşin doğuş ve batış anını, gökkuşağı ve
kayalıkları resimlemiştir. Resimlerinde doğa birinci, figürler ise ikinci plândadır.
Deniz Üzerinde Ayın Doğuşu sanatçının ünlü bir yapıtıdır. Meşe Ormanındaki
Manastır, Dağ Manzaraları, Sabah Işığı, Rugen’deki Beyaz Kayalar
(Resim 6) diğer eserlerindendir.

İspanyol Romantiklerinden
Francisco Goya(1746-1828) saray
ressamı olmasına kaşın, döneminin
bütün olumsuzluklarını resimlerinde
eleştirmiştir. İhtilâl döneminin
büyük sanatçısı, klâsik anlayışın sert
çizgili, ideal tiplerinin aksine, rengi
ön planda tutan romantik fırçasını
sıklıkla kullanmıştır. Sokak Savaşçı
larının Kurşuna Dizilmesi, Çıplak
ve Giyinik Maya, (Resim 7)
şemsiye eserlerinden bazılarıdır.

İngiliz Romantik ressamları
nın en önemlisi William
Turner(1775-1851)’dir. Daha çok
manzara çalışan sanatçının resimlerinde
tren dumanları, denizin sisi içinde
kadırgalar, ışığın dağıttığı görünümler,
batan güneşin altında romantik bir
tarzla verilmiştir (Resim 8).

3. REALİZM (GERÇEKÇİLİK)

19. yüzyılın ortalarına doğru Fransa’da ortaya çıkan bu akım, günlük yaşam ve sorunlarını olduğu gibi, özelikle resim ve heykelde biçimleyen bir anlayıştır. Avrupa sanatına Rönesans ile birlikte giren bu anlayış 20.yüzyılın başına kadar etkilerini sürdürmüştür. Akım, manzara ve tarihî tabloların yerine yaşanan gerçeği, köylü ve işçilerin yaşamlarına ilişkin kesitleri tuvale aktarır.

En önemli özelliği, gerçek olanı, gözle görülüp elle tutulanı tıpkı bir ayna gibi ifade etmesidir. Realist sanatçı Courbert “ Ben hiç melek resmi yapmadım, çünkü hiç melek görmedim” demektedir. Realist akımın izleyicileri, bir sanatçının zengin ve görkemli dünyasını tasvir etmek yerine dünya gerçeklerini gözler önüne sermişlerdir. Bu akımın öncüleri Courbert, Corot, Millet ve Honore Daumier’dir.

Fransız ressam Gustave Courbet (Kurbe,1819-1877) realizmin babası sayılır.Sanatçı, Taş Kırıcılar tablosunda eski elbiseler içinde yüzleri güneşten yanmış, elleri çalışmaktan sertleşmiş iki emekçiyi bütün gerçekçiliğiyle göstermiştir. Fırtınadan Sonra Etratet Kayalıkları adlı tablosu daha çok İzlenimci etkiler içerir (Resim 9). Jean FrancoisMillet (Mile, 1818-1875) de Başak Toplayan Kadınlar adl eserinde üç köylü kadını hasattan geri kalanları toplarken, benzer bir tarzda resimlemiştir(Resim 10). Fransa’da Realizmin öncülerinden biri de Honore Dauimer (Domye,1810-1879) olmuştur. Karikatür sanatının önemli ismi olan sanatçının resimlerinde mahkeme salonu, tiyatro ve sirkten alınma sahneler realist bir tarzda resimlenmiştir.

Orta Çağ Avrupa Sanatı

ROMAN SANATI (900-1200)

Roman Sanatı’nın doğuşunu hazırlayan etken , kiliseyle devletin bir sanat yarışına girmeleri olmuştur. Tamamen dinin etkisindedir ve dini mimari görülür. Eski dönem bazilika planı esas alınmıştır. Fransa’da Saint Etienne Kilisesi, Almanya’da Spayer Katedrali, İtalya’da Modena Katedrali, Pisa Katedrali bu sanatın önemli örneklerindendir. Roman sanatında heykel mimariyle birlikte verilmiştir. Skolastik düşünce devam eder.

GOTİK SANATI (12. yy)

Yapılan eserlerin hepsinde bir bütünlük vardır. Çizgisel, sivri kemerli ve köşeli biçim anlayışı taş, ahşap ve mermer dakorasyonda da ele alınır. Gotik mimaride duvarlar önemini yitirmiş ve duvarlarda açılan kemerler ve vitraylarla kilisenin içi dış dünyaya açılmıştır. Fransa’da Notre Dame Katedrali, İngiltere’de Canterbury Katedrali, Almanyada Elizabeth Katedrali, İspanya’da Burgos Katedrali ve İtalya’da San Francesca Bazilikası Gotik Sanatın değerli örneklerinden bazılarıdır.

RÖNESANS SANATI (15. yy)

Avrupa’da Antik Yunan ve Roma medeniyetine ait unsurların ön plana alınarak sanat, edebiyat ve bilimde 15 ve 16.yy ilk yarısında gerçekleştirilen büyük gelişme Rönesanstır. Kelime anlamı ‘yeniden doğuş’tur. İtalya’da görülmeye başlanmış ve buradan Avrupa’nın birçok ülkesine yayılmıştır.

Ortaçağın skolastik düşünce sisteminin katılığı özellikle sanatçılarda büyük tepki yaratır. Kilisenin, din adamlarının, insanların inançları nedeniyle baskı yapmadıkları bir dünya özlemi başlar. Rönesansla birlikte artık dinin sanat üzerindeki etkisi azalır ve sanatçılar artık eserlere imzalarını atmaya, din dışında yapıtlar vermeye, tabiata ait motifler yapmaya başlarlar.

Rönesans resim sanatı : Rönesansın resim sanatına kazandırdığı en önemli katkı zenginleşen konulardır. Dini tasvirlerin yanında tabiata ait motifler tüm canlılığıyla tuvallere taşınmıştır. Çeşitlenen konular yanında, resim sanatçıları iç dünyalarını, kendi düşlerini özgürce işleme serbestisini Rönesans ile kazanmışlardır. Bu dönemin önemli ressamları olarak Giotto, Leonardo da Vinci, Tiziano, Raphael, Brueghel, Albrecht Dürer, Michelangelo ve Ghiberti sayılabilir.

MANİYERİZM (16.yy)

Toplumsal gerilimler ve sorunlar sanatçıları büyük ölçüde etkilemeye başlar. Bu etki , onların klasik çağın ve rönesansın özelliklerinden giderek uzaklaşmalarına neden olur. Michelangelo’nun sanatının büyük etkisi altında doğan bu yeni tarza ‘Maniera di Michelangelo’ ya da kısaca ‘Maniyerizm’ adı verilir.

Sanatçılar seyredenleri sonsuza çekercesine mekan derinliği kullanmışlardır. Bu derinlik nedeniyle seyredenler figürleri havada duruyormuş zannına kapılırlar. Bu özellikle resime ince ve zarif bir görünüm kazandırır. Rönesansta insan vücuduna verilen önem maniyerizmde önemini yitirir. El Greco bu akımın öncülerindendir.

BAROK SANATI (17. ve 18.yy)

Bu üslubun oluşmasında, İtalyan kilisesinin reforumları ve Otuz Yıl Savaşları karşısında kendini yenileme çabaları temel etkendir.Barok Sanatı Roma’da gelişmiş oradan bütün Avrupa’ya yayılmıştır.Barok resminde sanatında ;insanlarda dini heyecan uyandırmayı amaçlayan çarmıha gerilme, din yolunda öldürülme, göğe yükselme gibi konuların yanısıra mitolojik konularda bulunur.Rönesanstaki denge kavramının ve uyumlu ölçülerin aksine büyük bir hareketlilik göze çarpar. Bu sanat tarzı dinin ve kilisenin egemen sınıf olarak gücünün artmasına yardım eder. Öncüleri Rubens, Rembrand, Bernini’dir.

Anadolu’da Yunan, Roma ve Bizans Sanatı

YUNAN SANATI

Mimari

Yunan mimarisinin ortaya koyduğu en önemli yapı tipi tapınaklardır. Tapınaklar tanrının evidir. Dor Nizamı(Anadolu’da, Dor Nizamında yapılan tapınaklara bir örnek Assos’taki Athena tapınağıdır) , İyon Nizamı(Efes Artemis tapınağı), Korint Nizamı(Silifke civarında Uzunburç’ta bulunan Zeus Tapınağı) olarak bölümler halinde incelenir.

Heykeltraşlık:

1.Arkaik Dönem (7.yy) : Mısır ve Mezopotamya sanatının etkileri görülür. Frontal duruş devam etmektedir. Eller yumruk halinde aşağıya sarkıtılmıştır. Adaleler kabarık bir haldedir. Vücut tamamen çıplaktır. (örn. Delfi’de bulunan atlet heykeli)

2.Klasik Dönem (5. ve 4. yy): Vücut ağırlığının iki ayağa eşit olarak dağıtılması yerine ağırlık bir bacağa bindirilmiş ve böylece bünye düz bir hat yerine eğri bir hat çizerek daha gerçekçi bir görünüm kazanmıştır.(örn. Miron’un disk atan heykeli)

3.Hellenistik Dönem (M.Ö. 330-30) : Heykellerdeki tanrısal ifade ortadan kalkmştır. İnsan duyguları ve karakteri ana konu olmuştur. İdeal insan yerini sıradan insanlara bırakmıştır.(örn. Laakoon ve oğulları heykeli)

ROMA SANATI

Bu dönemde Tapınaklar,Forum,Bazilika gibi mimari kuruluşlar vardır. Amfitiyatrolar, hamamlar, stadyum, hipodromlar sosyal hayatı canlandırmıştır.
Romalılar Etrüsk yapı tekniği ve kireç harcı kullanarak kemer ve kubbe tekniklerini geliştirmiş ve bunlarla geniş mekanlı binaların üstünü kolaylıkla örtmüşlerdir. Roma’da M.S. 80’de yapılan Colloseum, Pantheon Tapınağı, Pompei’deki evler bu dönemin başlıca yapıtlarıdır. Heykellerinde ve kabartmalarında dini konular ağırlıktadır.

ERKEN HRİSTİYAN VE BİZANS SANATI

Bizans Sanatı , Roma İmparatorluğu’ndaki siyasal değişikliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Büyük ölçüde Roma Sanatı ile ilişkili bir sanat olmuştur. Hristiyanlığın yasak olduğu yıllarda dini ibadetlerini gerçekleştirmek için katakomplar yapmışlardır. Burada sembolik bir sanat vardır. Erken Hristiyan Sanatının gelişmesinde en önemli bölge Kapadokya bölgesidir. Bu alandaki kaya mezarlarında birçok resime rastlanır. Bizans Sanatı’nın dönemleri:

1.Erken Bizans Dönemi : 5. yy sonundan 726 yılına kadar devam eder. Bu dönemde Hellenistik ve Roma sanatı özellikleri Bizans sanatı üzerinde etkili olmuştur.

2.İkonoklaşma Dönemi : (726-842) Bu dönemde tasvir yasağı vardır.

3.Orta Bizans Sanatı : (842-1204) Bizans sanatının kendine özgü karakterini bulduğu dönemdir. İslam uygarlığı ile beraber, ilkçağın bilgi ve doğunun sanat zevkinin egemen kıldıkları bir dönemdir.

4.Son Dönem : 1261’den 1453’e kadarki son eserlerin verildiği dönemdir.

İlk Çağda Anadolu ve Ön Asya Uygarlıkları Sanatı

ANADOLU SANATI

1-HİTİT SANATI

Yakındoğu tarihinin Mezopotamya dışında en büyük kültürünü kurmuşlardır(M.Ö. 2000) Merkezleri Hattuşaş’tır . Korunma amacıyla yapılan surlar, kente girişi sağlayan kapılar yapılmıştır. Kapıların altında ” Potern” denilen yeraltı yeraltı geçitleri bulunmaktadır.

2-FRİG SANATI

Merkezleri Polatlı yakınlarında Gordiondur (M.Ö. 8.yy). Megaron planlı (bir giriş holü ve bunu izleyen büyük salondan oluşan yapı) yapılar en fazla kullandıkları mimari yapı tipidir. Kaya mezarlarının yanısıra tümülüsler (toprak yığması ile oluşan yapay tepelerden meydana gelen mezar) aynı ölçüde önemlidir.

3-LİDYA SANATI

Merkezleri Sard’dır (M.Ö.2000). Lidya tümülüsleri taştan yapılan bir mezar odası ve buraya dıştan ulaştırılan yollar bakımından Frigya tümülüsünden ayrılır. Lidya Sanatında küçük el sanatları yaygındır. Lidya seramikleri biçim yönünden Yunan Seramiği’nden etkilenmiştir. Fildişi oymacılığı ve altın işçiliği ön sıralarda yeralır.

4-URARTU SANATI

Başkentleri Tuşpa (Van) dır (M.Ö. 9-6.yy). Saraylar, tapınaklar, kuleler ve benzeri eserler vermişlerdir.

ÖN ASYA UYGARLIKLARI

1-MISIR SANATI

Eski Krallık (M.Ö. 3000-2100)
Orta Krallık (M.Ö. 2100-1560)
Yeni Krallık (M.Ö. 1560-715)
Geç Dönem (M.Ö. 715-332)

Eski Krallık döneminde mezarlar basit odalar şeklindedir. Tuğla duvarlar ahşap ile kaplıdır. Bunların üzerinde asıl lahdin bulunduğu yer kirişlerle örtülür. Mezar odası ve tören yeri toprağın oldukça altındadır. Buraya genellikle ölü heykelleri konulur. Bu gelenek ölünün mumyalanması kadar önemlidir. Mezar odasının ve tören yerinin toprak altında olmasına rağmen, toprak üzerinde, kenarları eğimli dikdörtgen planlı bir yapı yer almaktadır. ‘Mastaba’ adı verilen bu düzenleme ile birlikte piramitlere geçişin ilk adımı atılmış olur.

Mısır Mimarisi’nde Piramitler:

Keops, Kefren, Mikerinos piramitleri ile görkemli sfenks aynı döneme aittir. Bu eserler Gize Ovası üzerindedir ve Mısır’ın sembolü olarak kabul edilir.

Resim Sanatı :

Konu olarak, cenaze törenleri ve diğer dini gelenekler işlenmiştir. Bunların dışında hükümdara hediye sunuşlar, tarlalarda çalışan insanlar gibi değişik ve güncel konulara yer verilmiştir. Boya olarak, topraktan elde edilen doğal renkler; fırça olarakda ucundan püsküller çıkana kadar çiğnenmiş kamış kullanılırdı. Figürlerde, yüz profilden, gözler önden görülürmüşcesine yapılırdı. Vücutta, omuzlar kalçaya kadar cepheden, bacaklar ise profilden verilirdi.

2-MEZOPOTAMYA SANATI

Dicle ve Fırat nehirleri arası bölgeye verilen isimdir, iki nehir arası anlamına gelir. Sümerler astronomi ile yakından ilgilenmişlerdir. Yüksek tapınakları dini işlevinden ayrı olarak rasathane aracı olarak ta kullanulmıştır. Mısır piramitleri ile aynı dönemde yapılan bu kule-tapınaklar arasında birtakım benzerlikler vardır.
Heykellerinde, çoğunlukla ellerini göğsünün üstünde kavuşturmuş, tüylü bir kürk giymiş, tapınan insan figürleri tasvir edilmiştir. Kabarma konularında dönemin politik olaylarına yer verilmiştir.

İlk Çağda Sanat

1-PALEOLİTİK ÇAĞ:

Bu dönem insanlarının ilk yerleşim yerleri doğa şartları nedeniyle mağaralar ya da kaya sığınakları olmuştur. Üretimden uzak, avcılık ve toplayıcılığın esas olduğu bu çağ insanlarının bıraktıkları kültür verileri genellikle, çakmak taşından yontularak oluşturulmuş delici ve kesici aletlerdir.

Avrupa’nın birçok yerinde mağaralarda bu döneme ait resimler bulunmaktadır. Örnek olarak Fransa’da Lascaux Mağarası, İspanya’da Altamira mağarası sayılabilir.

Anadolu’da Paleolitik Çağ’da yerleşim yerleri : Antalya Beldibi, Karain, Belbaşı, Öküzini, Adıyaman Palanlı, mağaraları v.b.

2-MEZOLİTİK ÇAĞ:

Paleolitik Çağ’dan büyük farklılık göstermez. Paleolitik Çağ ile Neolitik Çağ arasında bir geçiş dönemidir. Bu çağın en özgün buluntuları ‘mikrolit’ diye adlandırılan çakmaktaşından yapılmış geometrik biçimli minik aletlerdir. Anadolu’da Mezolitik Çağ’da, Samsun Tekkeköy, Antalya Beldibi ve belbaşı kaya sığınaklarına rastlanmıştır.

3-NEOLİTİK ÇAĞ:

Yeni Taş veya Cilalı Taş Devri olarakda anılır. İlk üretim ve mağara dışında ilk köy yerleşimi başlamıştır. Yine bu çağda göçebeliğin yerini tarım ve hayvancılık almıştır. Anadolu’da Söğüt Tarlası-Urfa, Çatalhöyük-Konya, Hacılar-Burdur, Köşkhöyük-Niğde bu çağın önemli yerleşim merkezleridir.

4-KALKOLİTİK ÇAĞ:

Avcılığa olan ilgi azalmış, mağara duvarlarına yapılan avcılıkla ilgili duvar resimleri önemini kaybetmiş ve giderek ortadan kalkmıştır. Bu dönemde genellikle çeşitli çanak-çömlekler üzerine geometrik bezemeler biçiminde resim yapılmıştır. Anadolu’da Beyce Sultan-Çivril,Denizli , Fikirtepe-İstanbul, İkiztepe-Samsun ve Kumtepe-Çanakkale bu dönemin önemli merkezlerindendir.

5-MADEN ÇAĞI:

Maden Çağı dört kısımda incelenir:

Eski Tunç (M.Ö. 3000-2000)
Orta Tunç (M.Ö. 2000-1500)
Son Tunç (M.Ö. 1500-1000)
Demir Çağı (M.Ö. 1000)

Bu dönemde taş aletler yerlerini parlak perdahlı, yüzleri, kulpları, yiv biçimindeki bezemeleriyle madeni kapların taklit edildiği çanak çömleğe bırakmıştır. Anadolu’nun Maden Çağı, Orta Tunç döneminde itibaren tarih çağlarına girer. Bu çağdaki yerleşim alanları, güneyde Çukurova ve Amik bölgesinde, batıda Troia (Truva) çevresinde, İç Anadolu’da Ahlatlıbel, Polatlı-Gordion, Alişar, Alacahöyük ve Kültepe’de ağırlıklı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Değişik Resim Santlarının Özellikleri

Primitif halklarda görülen resimlerin özellikleri :

- Buzul Çağı’nın mağara içlerinde yapılmış olan hayvan resimleri, bu halklarda açık havadaki kayaların üzerine çizilmeye başlanmıştır. Ancak bu kez Buzul Çağı’ndaki gibi yalnız hayvan değil, insan resimlerinin yapılması da söz konusudur.ayrıca bu resimler, Buzul Çağı’nın tek tek yapılmış olan hayvan resimleri de değildir. İnsan ve hayvan , bir konu çerçevesinde bir arada resmedilmiştir. Yalnız konuya tahsis edilmiş belirli bir yüzey düşünülmemiş, konu herhangi bir yüzeyin, bir parçasına işlenmiştir.

- Buzul Çağı’nın hayvan resimlerini karakteri, hayvanın göz önünde teşekkül eden optik görüntüsünde idi. İşte bu optik görüntü, hayvan resimleri için aynı kalmakta, fakat insan , şematik ve çizgi halinde gösterilmekteydi. Yani insan resmi, hayvan resmi gibi optik görüntünün gözdeki yansımasına göre değil, uzuvlarının idrak durumuna göre biçimlendiriliyordu. Demek ki insanın uzuvlarını idrak edip etmemesine göre, yapısal olarak uzuvların yan yana sıralandırılması söz konusu oluyordu.

- Mağara çağının birbirlerini kesen ve birbirleri üzerine resmedilmiş olan figürleri bu kez birbirini kesmeyen fakat birbirleri ile ilişkili olarak, bu konu çevresinde toplanıyorlardı.

- Cinsel uzuvların özellikle belirtilmesi, ilk kez primitif halklarda görülüyor.
- İnsan figürlerinin iç formları belirtilmiyor. Figürler bir gölge resim halinde gösteriliyor.
- İnsan başı önceleri gövde ve başa oranla, çok büyük resmediliyor. Sonraları ise başın oransız olarak büyüdüğü görülüyor. Bu dönem Buzul Çağı’ndan sonra ilk köylerin doğduğu sırada gözlemleniyor. – Resimlerde av ve savaş sahneleri , hayvan sürüleri, dini danslar konu olarak ele alınıyor. Yer yer tek bir hayvanın da resmedildiği görülüyor.

Primitif halklar, devlet kurar kurmaz, siteler halinde yaşamaya başlıyorlar. İşte tunçun işlenmesi ve yazının keşfi de bu sıralara rastlıyor. Demek ki site ile tarih başlıyor. Böylece insanlığın yeni ihtiyaçları sanatta anıtsal nitelikli taş yapılara, heykellere biçim veriyor. Bu önemli oluşum sonucu, sanatta ‘arkaik üslup’ dediğimiz üslupta eserlerin doğması mümkün olmuştur. Arkaik üslup, anıtsal sanatların ilk aşaması olarak kabul edilir. Arkaik üslup özellikleri, her işi yapan köy insanı yerine, herkesin iş bölümü yüzünden ayrı bir meslek sahibi olduğu toplum ortamında oluşudur. Bu nedenle belli bir teknik yetkinlik, arkaik üsluplu eserin önemli bir isteği olarak belirmiştir. Ölçü birimlerinin tespiti de bu devrede görülür. Geometrik ve matematik ölçüler, yapıda geçerli olur. İş bölümü yüzünden sanatçı, kendi alanında yeterince çalışmış, sanat eserinin vasat el işinden farklarını anlamıştır. Daima kendi alanında çalıştığından, yeni gözlemlerini eski eskilerinin üstüne katmasını öğrenmiştir. Bu nedenlerle, arkaik üslupta çalışan bir sanatçının kişiliğinde, primitif halk sanatlarının sanatçısına oranla, çok farklı bir sanatçı kültürü doğmuştur.

Arkaik resim sanatının özellikleri :

- Arkaik resim sanatı, arkaik rölyef biçimlendirmesinin özelliklerini taşır.
- Primitif halk sanatlarının resim anlayışı, arkaik resmin ilk döneminde aynen görülür. Yani, çeşitli olayların şematik figürlerle ifade edilmesi devam eder.
- Figürlerde, vücut cepheden, baş ve ayaklar yandan gösterilir. Vücut normal ölçülerinde gerçeğe yakın olarak gösterilir. Kompozisyon içindeki figürler birbirlerini kesmezler. – Yüzlerde kişisel ifade yoktur. Figürler belli kişileri temsil ederler. Figürlerin büyüklükleri toplumdaki mevki hiyerarşisine göre tespit edilir.
- Figür resimleri daima yazı ile yanyana ve içiçedir. Resimler, dinlerin ya da devlet şeklinin yapısına göre temsil edici ya da hikaye edici bir özellik taşır. Resimler süs niyeti ile yapılmazlar.

- Arkaik üsluplu resim, şematik, kaba ve katı biçimlerdedir. Bunlar, din ve devlet kurumlarındaki önemli kişilerin hayatlarını sembolik olarak yansıtırlar. Ya da o kişilerin bizzat kendisi olarak kabul edilirler.
Arkaik üslup niteliklerinin giderek ‘klasik üslup’a varması, toplum yapısında ve teknik buluşlarda önemli gelişmelerin yapılmasını gerektirir. Arkaik dönemde, yani tarımsal kültürlerin arkaik devresinde, sanatçının tamamen din ya da devlet adamının emrinde olduğunu görüyoruz. Klasik üslup ise sanatçıya farklı bir görev yüklüyordu. Böylece ele alınan yapı dini değil, birinci planda saray ve devlet yapıları oluyor. Fakat devlet yapısında din kurumunun etkisi henüz çoktur. Böylece yeni bir sistem ve yeni bir dünya görüşünün ortaya çıktığı, eserlerin özelliklerinden anlaşılıyor. Eğitimden aile anlayışına, devlet kurumlarına, iş hayatına, devlet adamlarının yaşayış tarzlarına kadar her şey değişiyor.

Klasik üsluplu resmin özellikleri :

- Konu gene insandır. İnsan yapısı, doğa gözlemine göre biçimlendiriliyor. Anatomi, doğru ve optik bir gözleme dayanıyor.
- Resimde insan, bir mekan içinde gösteriliyor.
- Resimlerde, tek ve üçlü figürler dikkati çekiyor. Pramidal kompozisyon, tablo resimlerinin biçimlendirilmesinde önemli bir düzen görüşü oluyor.
- Profan konular, dini konuları ikinci plana itiyor.
- Kapalı kompozisyon dediğimiz, bütün figürlerin tablo içerisinde yer aldığı resim düzeni, dikkatle uygulanıyor.
- Resimlerde, tek bir noktadan gelen ışık değil, tablonun her tarafını aydınlatan üniversal ışık önem kazanıyor. Yani ışık-gölge, vücutları ile mekanı şekillendirmiyor. Işık-gölge, resim sanatının olgun klasik devresinde yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
- Vücut ve mekan, renk perspektifi ile değil, çizgi perspektifine göre hacimleştiriliyor.
- Yüzlerin ifadesi heykelde olduğu gibi iç duyguları yansıtmıyor.

- Arkaik resmin mantıki ve yüzeysel vücut biçimi, tamamen ortadan kayboluyor. Klasik üslup döneminden sonra, sanat eserlerinde başka bir biçimlendirme tarzı görülür. ‘Barok üslubu’ adı verilen bu dönemde krallıklar büyümüş, imparatorluk halini almıştır. Saray olanca haşmetiyle gelişmiştir. Kentler büyümüştür. Sanatçı bu kez imparatorun saray konuları yanında, halk tabakasının hayatını da resmetmeye başlamıştır. Bu bakımdan ressam ya da heykelci, bir yanda saray mensuplarını konu edinirken, diğer yanda halkın içindeki önemsiz kişileri de tasvir etmeye başladığından, kişilere özgü doğal güzelliğin keşfedildiği görülür. Barok üsluplu eserler, imparatorluklar gibi çok karışık unsurların kompozisyonudur. Bir kere barok, son derece detaylı bir sanat niteliğini taşır. Bu detaylılık, mimari olsun, heykel ve resim olsun aynıdır. Yapılar bir süs ve azamet hastalığına tutulmuş gibidir.

Barok üsluplu resim sanatının özellikleri :

- Kompozisyon bakımından klasik üsluplu resmin özellikleri bu devrede ortadan kalkmaya başlar.Kompozisyon dağılır. Pramidal ya da üçlü kompozisyon yerini dağınık, diagonal düzenlere bırakır. Kapalı kompozisyon yerini açık kompozisyon alır.
- Resim yüzeyi, mimari yüzeyler gibi parçalanır, ayrıntılaşır.
- Vücut anatomisi küçük adalelere, damarlara kadar gösterilir.
- Dolayısıyla sağlam duruşlu, klasik vücut kuruluşu dağılır ve yerini adeta bir adale yığını alır.

- Klasik üslubun durgun yüz ifadesi, yerini hisli, ıstıraplı ve neşeli tavırlara terkeder. Duruk yüzler ve sade vücut hareketleri yerlerini teatral denilen mübalağalı, hissi duruşlara, yüzlere, mimiklere, el, kol ve vücut hareketlerine bırakır. Figürler, adeta tiyatro sahnesindeymişcesine pozlar takınırlar. Sahte hareketli bir figür topluluğu, süslü saray, ev ve kır atmosferi içinde kompoze edilir.

- Lüks, süs, tantana, ipekli kumaşlar, boya, peruka, dans gibi dünyevi yaşamın fantazi züppeliği, resimlerin konusu olur. Hayvani arzuların hüküm sürdüğü sahneler ortaya çıkar. Günlük ve anlık janr resimleri ilk kez itibar görür.
- Manzara resmi, resim sanatında müstakil olarak kandini ilk kez göstermeye başlar. Bu manzara ifadesi, klasik üsluplu resimlerde görülen hayali ve itibari manzaralara hiç benzemez. Bunlar doğa karşısında etüd edilmiş, figüre fon olmayan, müstakil açık hava resimleridir.

- Resimdeki hacim ifadesi ışık-gölge ile elde edilir. Klasik resmin üniversal ışık anlayışı ortadan kalkar. Mevzi, tek noktadan gelen ışık biçimlendirme de esas olur.
- Klasik resimde görülmeyen etin ten rengi, ifade edilmeye başlanır. Şehvani duyguları belirten resimler ortaya çıkar.

- Hikaye etme düşüncesi ile kompozisyonlar düzenlenir.
- Çizgisel desenle biçimlendirilen klasik devre resminin objesi yanında, barok resim, boyanın resmedilen şeyin maddesini yansıtmasını amaç edinir. Boyanın madde güzelliği keşfedilir. Böylece tarihte ilk kez tuş resminin ortaya çıktığı görülür. Doğa güzelliği yanında resimde ilk kez beliren boya güzelliği, bir sanat değeri olarak kabul edilir.

- Barokun son aşaması olan rokoko ile üslup gelişimi, süsleyici ve sahteci bir resim anlayışı içinde kendini tüketir.

Tarımsal kültürlerin sanat üslupları, bu özellikler ile binlerce yıl devam eder durur. Ama sonunda tarım kültürü ve ekonomisi, yerini başka bir dünya görüşüne, başka bir kültür ve ekonomiye bırakır. Öyle ki, XIX. yüzyılın başından itibaren Parlementer- Bilimsel-Teknoloji çağı diye yeni bir çağ başlar. Artık tarımsal kültürün bütün değerleri iflas eder. Önce saray, sonra din ve kısa zamanda tarımsal kültürle ilgili bütün kurumlar değişir. Askeri taktiklerden aileye ve milli eğitime kadar herşey yerini yeni kurulan dünyaya göre ayarlar. Bu yeni oluşum, insanlığın büyük ölçüde çarpıştığı, birbirini yediği yeni bir dönemi hazırlar. Bilimsel araştırmalar, teknoloji ve parlementer düzen, sanatçıyı da yeni bir ortam içinde bırakır. Sanatçı artık ona görev veren sarayı yanında bulamaz ve yalnız kalır. Böylece sanat ilk kez, din kurumları ve saray dışında sanatçının kendi kişisel görüşlerini yansıtır. Bu yüzdendir ki, biz XIX. yüzyılın başından itibaren kişisel görüşlerin kaynaştığı bir akımlar devrinin açıldığını görüyoruz. Bilimsel Teknoloji Çağı’nın tarımsal kültürlerden ayrı, yeni bir arkaik, klasik ve barok sanatı ortaya çıkar.

Sanat Tarihine Giriş

İnsanlığın Eskitaş çağlarından bu yana eserleri ile çizdiği grafik izlendiğinde, küçük avcı topluluklarından köylere, köylerden site hayatına, site hayatından kent devletlerine ve daha sonraları, imparatorluklar ile diğer çeşitli devlet yönetimlerine varılır. Toplumun yapı ve kültürünü oluşturan sonsuz faktörlerin kışkırttığı sanatçının eseri, dolayısıyla toplum-sanatçı ikilisinin ortak malı olur. Ancak eser, sanatçıdan çok toplum malı olarak kabul edilir. Bu nedenle sanatçıları, çeşitli kavim ve milletlerin adına göre sıralıyoruz. Bu açıdan bakma, sanat eserinin kişisel bir fantazi olduğu görüşünü de reddeder. Bu yüzden sanat eseri, toplumsal yapıyı ve düşünüşü yansıttığı oranda, sanatçı kişiliğini ve fantazisini de ortaya koymaktadır.

Réné Hygue’ün de dediği gibi sanat estetikle iç içedir. Çünkü çağların dünya görüşleri, aynı zamanda estetik görüşleri de yansıtır. Sanat eserinin bir dünya görüşü ürünü olduğu kabul edilince, Mısır mimarisinin neden bir Yunan mimarisinden farklı olduğu anlaşılır. Gene aynı şekilde, Hristiyan ve İslam toplumlarının neden ayrı birer dünya görüşünü yansıtan sanat eserine ihtiyaç duydukları da ortaya çıkar. Bu bakımdan biz, devlet yapısının ve inançların, sanat eserinde payları olduğunu anlıyoruz.

Toplum kültürünün sanatçı için ne denli itici bir güç olduğunu biliyoruz. Örneğin, insan toplulukları site haline gelmeden önce, sanatçının teknik yönden geliştiğine tanık olmuyoruz. Site, sanatçı kabiliyetleri, devamlı bu yönde çalışmaya sevketmiş ve sonunda anıtsal sanatların ilk dönemi olan arkaik üsluplu eserlerin ortaya çıkmasında başlıca rolü oynamıştır.

İnsanlık tarihi, büyük bölümler halinde üç önemli kültür dönemine ayrılır. Bunlar, yağma kültürü, tarım kültürü ve bilimsel teknoloji kültürüdür. İnsanlar bu kültür aşamalarının birinden diğerine geçebilmek için, binlerce yıl çabalamak zorunda kalmışlar ve dolayısıyla büyük acılara sebep olmuştur. Örneğin yağma kültüründen tarım kültürüne geçiş, yalnız kişisel ıstıraplarla atlatılmamış, aynı zamanda insanoğluna çok zor gelen, toplumsal yapılarının da tamamen değişmesine neden olmuştur. Çünkü yağma kültürü içinde yaşayan insan, yiyeceğini doğada hazır olarak bulmaya alışmıştı. İşte bu hazıra alışmadan, kendi ürettiği ürün ile yaşama durumuna geçiş, yağma hayatının bütün gereklerini terketmesini zorunlu yapmıştı. Primitif halk sanatları’nın doğuşu, site ile birlikte anıtsal mimarinin ortaya çıkışı, sanat eserinde kompozisyon fikrinin idrak edilmesi, büyük dinlerin belirmesi hep tarımsal kültür döneminde insanlığın malı olacaktı.

Yağma kültüründen sitenin doğmasına kadar geçen zaman içinde, sanat eserlerinin üslubunda anıtsal nitelikler olmadığından, bu devrenin eserlerine ‘primitif halk sanatları’ diyoruz. Primitif halk sanatları, yarı tarımcı ve çobanlıkla geçinen toplumlarda gözleniyor. Bu sanatların diğer bir özelliği, devlet kuramamış aşiret topluluklarının sanatı olmasıdır.

Avrupa Tarihi II (1600-1918)

Mutlakıyetten Parlamentarizm’e

Mutlakıyet: Ülke yönetiminin bir kişinin elinde olduğu idare biçimidir

Meşrutiyet (Parlamentarizm): Ülkeyi kralla (padişahla) birlikte bir meclisin yönetmesidir.

İngiltere’de Demokrasi Hareketleri:

Avrupa’da ilk kez Meşrutiyet’e geçiş İngiltere’de yaşandı (1688).

Amerika Birleşik Devletleri’nin Kuruluşu

Amerika’ya yerleşen 13 koloninin İngiltere’ye bağlı kalmak istememesi.

I. Filadelfiya Kongresi’nde İngiltere’ye karşı mücadele kararı alındı ( 1774 ).

4 Temmuz 1776 ‘da II. Filadelfiya’da toplanan sö-mürgeler, bağımsızlıklarını ilan ederek İngiltere ile savaşa karar vermişler, İnsan Hakları ve Bildirgesini de kabul etmişlerdir.

Amerikalıların birtakım başarıları üzerine, o zamana kadar silah ve cephane yardımı yapan Fransa, İngiltere’ye karşı Amerikalıların yanında savaşa katıldı. Ona İspanya ve Hollanda da katıldı.

General Washington’un York Town başarısı, Fransızların Antil ve Hindistan denizlerindeki başarıları üzerine İngiltere barış istemek zorunda kalmıştır.

1783′de 13 koloni ile İngiltere arasında Versay Antlaşması imzalandı.

Bağımsızlığını ilan eden eyaletler iç işlerinde serbest olmak şartıyla Amerika Birleşik Devletlerini kurdular (1787).

Fransız İhtilali (1789)

Sebepleri

1. Halkın çeşitli sosyal sınıflara ayrılması

2. Krallık rejiminin baskısı

3. Fransız aydınlarının etkisi

4. Ağır vergiler, fakirlik

5. ABD’nin kurulması, İngilizlerin Meşrutiyet’e geçişi

Sonuçları

1. Soyluların ve rahiplerin ayrıcalıkları kaldırılarak eşitlik ilkesi getirildi.

2. Mutlak monarşi yıkılarak, egemenliğin halktan geldiği kabul edildi.

3. Eşitlik, adalet, milliyetçilik, hürriyet, ulusal egemenlik, laiklik, cumhuriyet gibi kavramlar önem kazandı.

4. Milliyetçilik fikrinin yayılması ile imparatorluklar dağılma sürecine girdi.

5. Fransız İhtilali sonuçları bakımından evrensel olduğundan yeniçağın bittiği, yakınçağın başladığı kabul edildi.

6. İmparatorlukların yıkılması ile milli devletler kurulmaya başladı.

7. Dağınık halde bulunan milletler siyasi birliklerini kurmaya başladılar.

8. Daha önce İngiliz bilgini Locke tarafından ileri sürülen ve Amerika bağımsızlık savaşları sırasında Amerikalılar tarafından kabul edilen İnsan Hakları Bildirisi Fransızlar tarafından dünya çapında bir bildiriye dönüştürüldü.

Osmanlıya Etkileri

Olumlu Etkileri

Osmanlı Devletinde demokrasi hareketlerinin başlamasına neden oldu.

Olumsuz Etkileri

Osmanlı Devletinde azınlıkların ayaklanması ve bunun sonucunda toprak kaybı.

Viyana Kongresi ve Kararları (1815)

Napolyon savaşları yüzünden bozulan Avru­pa’nın siyasal durumunu düzenlemek ve Avrupa’nın gelecekte alacağı durumu belirtmek ve saptamak amacıyla tüm Avrupa Devletleri Viyana’da büyük bir kongre topladılar.

Kongreye sadece Osmanlı Devleti katılmamıştır.

Viyana kongresi ile Avrupa’da yeni bir statü doğmuş oluyordu.

Kongrede Fransız İhtilali’nin Avrupa’ya yaydığı insan ve vatandaşlık haklarından hiçbirisi, yani hürriyet, milliyet ve eşitlik prensipleri göz önünde tutulmamış, sırf siyasal emel ve istekler üzerine kararlar verilmiştir. Bundan dolayı Viyana Kongresi kararları başarılı olmamış, kongre verdiği kararları yürütebilmek için silaha başvurmak zorunda kalmıştır.

Viyana Kongresi Kararlarına Tepkiler

1830 İhtilali

Mutlakıyet yönetimlerine karşı güçlenen liberal tepki 1830 yılında aniden patlak vererek bütün Avrupa’yı sarstı. Mutlakıyetçi devletlerin karşısına bütün bir Avrupa halkı çıkmıştır. Başta Fransa’da çıkan ihtilal, diğer ülkelerde de çıkmaya başlamıştır.

1830 ihtilalleri Fransa, Belçika ve İspanya gibi ülkelerde liberalizmin başarısıyla sonuçlandı.

Viyana Kongresiyle kurulan Avrupa statüsü büyük ölçüde değişerek, Avrupa’da yeni bir güçler dengesi kurulmaya başladı.

1848 İhtilalleri’nin Sebepleri

1. Milliyetçilik hareketlerinin ve liberalizmin gittikçe kuvvetlenmesi ve bunların bağımsızlığa dönüştürülmek istenmesi

2. Sanayi inkılâbı ile işçi sınıfının ortaya çıkarak bir takım haklar istemesi.

1848 ihtilali Fransa’da başladı, ihtilalin patlak vermesinde liberallerin ve sosyalistlerin büyük etkisi oldu.

Kral Lui Filip’in izlediği politika ihtilalin başlamasında etkili olmuştur.

Zira Kral, işçi sınıfının sorunlarını çözmede ihmalkâr davranıyordu. Üstelik kişi hürriyetini kısıtlamış, şahsi iktidarını kuvvetlendirme yoluna gitmişti. Bu durum ihtilalin patlak vermesine neden oldu. Kral istifa etti. Fransa’da cumhuriyet ilân edilerek bütün Fransızlara seçim hakkı tanındı.

Ölüm cezası kaldırıldı, esir ticareti yasak edildi. Bunlar gittikçe kuvvetlenen sosyalistleri tatmin etmedi.

Yeniden karışıklıklar çıktı. Yeni kurulan meclis cumhuriyeti ilan etti. Lui Napolyon cumhurbaşkanı seçildi. Bir süre sonra meclisi kapatarak Fransa’da ikinci imparatorluğunu ilân etti.

1848 ihtilallerinin Sonuçları

Fransa’da önce Cumhuriyet ve bir süre sonra da İmparatorluk kurulmuştur.

Sosyalist ve komünist akımlar güçlenmiştir.

Üçlü İttifak – Üçlü İtilaf

Alman Birliği’nin kurulması Avrupa dengesinde önemli değişikliklere neden oldu. Almanya Fransa’nın kendisinden intikam alacağından endişe ederek onu yalnız bırakma yollarını aradı. Bu amaçla 1872′de Rusya, Avusturya ve Almanya imparatorlukları Berlin’de toplanarak üçlü imparator birliği’ni kurdular. Bu birlik kısa zamanda dağıldı. Berlin Kongresi’nde birlik bozuldu. Rusya’nın ayrılmasıyla Almanya, İtalya ile yakınlaşmaya çalışarak, İtalya ile Avusturya arasındaki anlaşmazlıklar gidermiştir. Böylece bu üç devlet üçlü ittifakı kurdular (1883).

Üçlü ittifakın kurulması üzerine Fransa ile Rusya arasında da buna benzer bir bağlaşma yapıldı. Daha sonra İngiltere’de Alman korkusundan bu gruba katılarak üçlü ittifaka karşı yeni bir birlik doğmuştur (1907).

Sanayi Devrimi (1850)

Üretimde kol gücünün yerini makinenin almasıdır.

Sanayi devrimi önce İngiltere’de başlamış, daha sonra Fransa ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde etkisini göstermiştir.

Sebepleri:

1. Coğrafi keşifler ve sömürgecilikle ele geçen zenginlik kaynakları ve sermaye birikimi

2. Rönesans ve Aydınlanma sürecinde ortaya çıkan bilgi birikimi

Sonuçları

1. Üretim artmıştır.

2. Ham madde ve pazar sorunu ortaya çıkmıştır.

3. Sömürge elde etme yarışı hız kazanmıştır.

Bu gelişmeler yaşanırken Almanya ve İtalya siyasi birliklerini kuramadıkları için sömürgecilik yarışında geç kalmışlardır. Daha sonra siyasi birliklerini tamamlayan bu devletlerin gelişen sanayileri için sömürge elde etmek istemeleri Avrupa’daki dengeleri değiştirmiştir. Özellikle Almanya ile İngiltere büyük bir rekabete girmişlerdir.

Aydınlanma Çağı

18. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan her konuda akla öncülük tanıyan düşünce sistemine “Aydınlanma”, bu düşünce sistemi ile gelen yeni döneme ise “Aydınlanma Çağı” adı verilir.

Aydınlanma Çağı’nda “aklın kullanılması ile doğru bilgiye ulaşabileceği” fikri temel olarak kabul edilmiştir.

Bu dönemde deney ve gözlem önem kazanmış, doğa bilimlerinde büyük gelişmeler sağlanmıştır.

Aydınlanma Çağı’nın Sonuçları

1. Avrupa’da geçmişten kalan pek çok düşünce sistemi değişmiş, yerini akılcı düşünce sistemi almıştır.

2. Aydınlanma Çağı’ndaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler dünyayı geliştiren Sanayi İnkılâbı’nın temellerini oluşturmuştur.

3. Pek çok alanda önemli eserler verilmiştir.

4. Avrupa’daki sosyal ve siyasal gelişmeler Amerika Birleşik Devleti’nin kurulmasında ve Fransız İhtilâli’nin çıkmasında etkili olmuştur.

Osmanlı Siyasi Tarihi II (1600-1922)

A- BUNALIMLAR VE ÜSTÜNLÜĞÜ KORUMA ÇABALARI

İÇ ÇALKANTILAR VE İSYANLAR


a- İsyanların Sebepleri:

Bazı padişahların ve devlet adamlarının yeteneksiz olmaları.

Tımar sisteminin bozulması, tarım ve hayvancılığın gerilemesi.

Üretimin azalması, paranın değer kaybetmesi, fiyatların yükselmesi.

Avrupa’daki bilim ve teknik alandaki gelişmelere ayak uydurulamaması.


b- İstanbul İsyanları:

Yeniçeriler ve sipahiler, maaşlarının yetersizliği yüzünden ayaklanmışlardır. Bu ayaklanmalarda padişah II. Osman 1622’de yeniçeriler tarafından öldürülmüştür. IV. Mehmet zamanında da birçok devlet adamı Sultanahmet Meydanı’ndaki çınar ağacına asılmışlardır. Bundan dolayı bu olaya Çınar Vak’ası (Vak-a’i Vakvakiye) denilmiştir.

c- Taşra İsyanları:

Bu ayaklanmalar Anadolu’da çıkmıştır. İlk ayaklanan kişinin adı Celal olduğu için Anadolu’da çıkan ayaklanmalara “Celali İsyanları” denilmiştir.


Bu isyanların sebepleri, vergilerin yükseltilmesi, kadılar ile sancak beylerinin davranışları, İran ve Avusturya ile yapılan savaşların etkisidir.


Bu isyanlar neticesinde Osmanlı Devletinin merkezi otoritesi çöktü. Üretim azaldı. Devlete güven kalmadı.

d. Eyalet İsyanları:

Osmanlı’dan ayrılmak isteyen eyaletlerde ortaya çıkan isyanlar. Eflak, Boğdan, Yemen isyanları gibi…

2- 17. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİNİN DIŞ SİYASETİ:

Osmanlı-İran Münasebetleri:

Osmanlı Devleti ile İran arasındaki savaşlar 1603 yılında tekrar başladı. Bu savaşlara IV. Murat zamanında 1639 yılında yapılan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile son verildi. Bugünkü Türkiye – İran sınırı da bu antlaşmaya göre belirlenmiştir.


Osmanlı-Lehistan Münasebetleri: 1672 yılında Lehistan ile yapılan savaş sonucunda Bucaş Antlaşması yapıldı. Bu antlaşma Osmanlı Devletinin toprak kazandığı son antlaşmadır.


Osmanlı-Avusturya Münasebetleri:

1593 Yılında Avusturya ile başlayan savaşlara 1606 yılında Zitvatoruk Antlaşması ile son verildi. Bu antlaşma ile Osmanlı Devletinin Avusturya üzerindeki üstünlüğü sona ermiştir.
1683 Yılında Avusturya’nın Macarlara baskı yapması, Macarların da Osmanlı Devletinden yardım istemesi üzerine Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana’yı kuşattı. Ancak Avusturya’ya yardıma gelen Haçlı Ordusu karşısında Osmanlı Ordusu yenildi.


Viyana bozgunundan sonra Avusturya, Lehistan, Malta, Venedik Osmanlılara karşı “Kutsal İttifak” kurdular. Daha sonra bu ittifaka Rusya da katıldı. Bu devletlerle 1697 de yapılan savaşı Osmanlı Devleti kaybetti. 1699 Yılında Karlofça Antlaşması imzalandı.


Önemleri:

Viyana Bozgunu ile Avrupa’da Türk ilerleyişi durmuştur.

Karlofça Antlaşması ile Osmanlı Devleti ilk defa toprak kaybetmiştir.


3- KARLOFÇA’DAN KÜÇÜK KAYNARCA’YA:

Osmanlı-Rusya Münasebetleri:

1711 Yılında Rusya ile yapılan savaşı Osmanlı Devleti kazandı. Savaş sonunda yapılan Prut Antlaşması ile Azak Kalesi Osmanlılara geri verildi.

Osmanlı-Avusturya Münasebetleri:

İki devlet arasındaki savaşlar 1716 yılında tekrar başladı. Osmanlı Devleti bu savaşta yenildi. 1718 Yılında Pasarofça Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Osmanlı’da “Lale Devri” başladı.

Osmanlı Devleti, 1736 yılında Rusya ve Avusturya’ya tekrar savaş açtı. Her iki devletle 1739 yılında Belgrat Antlaşmaları imzalandı. Belgrat Antlaşmaları Osmanlı’nın 18. Yüzyılda imzaladığı son kazançlı antlaşmalar olmuştur. Bu antlaşmalarla Karadeniz’in Türk Gölü olduğu bir kez daha kabul edildi.


Bu antlaşmalarda Fransa’nın arabuluculuk yapması ve Osmanlı lehine çalışması sonucu 1740 yılında kapitülasyonlar genişletilerek sürekli hale getirildi.


Osmanlı-Rusya Savaşı (1768-1774):

Rusya’nın Lehistan’a saldırması ve buradaki Türkleri de öldürmesi üzerine Osmanlı 1768 yılında Rusya’ya savaş açtı. Savaş devam ederken Rus donanması, Cebelitarık Boğazından geçerek 1770’de Çeşme’de Türk Donanmasını yaktı.

Savaşta Osmanlı yenilerek 1774 yılında Küçük Kaynarca Antlaşması’nı imzaladı.

Bu antlaşmanın maddeleri şunladır:


a- Rus ticaret gemileri Karadeniz ve Akdeniz’de serbestçe dolaşabilecek, Ruslar İstanbul’da daimi elçi bulunduracaktı (Bu madde ile Karadeniz Türk Gölü olma özelliğini kaybetmiştir).

b- Rusya kapitülasyonlardan yararlanacaktı.

c- Rusya Osmanlı yönetimindeki Ortodoksların haklarını koruyabilecekti. Böylece Rusya Osmanlı Devletinin iç işlerine karışma fırsatını elde etmiştir.

d- Osmanlı Devleti, Rusya’ya savaş tazminatı ödeyecekti. Bu madde ile Osmanlı ilk defa bir devlete savaş tazminatı ödemiştir.


B- KÜÇÜK KAYNARCA SONRASI GELİŞMELER

Osmanlı-Fransa Savaşı (1798-1801):

18. Yüzyılın sonlarına doğru Fransa yayılmacı bir politika izlemeye başladı. Fransa’nın bu dönemde en önemli amacı Mısır’ı ele geçirmekti. Mısır’ı ele geçirmek istemesinin sebebi de İngiltere’nin sömürgesi olan Hindistan’a giden yolları kontrol altına almaktı. 1798 yılında başlayıp 1801 yılına kadar devam eden savaşlarda Fransa amacına ulaşamadı. 1804 Yılından itibaren iki devlet arasındaki ilişkiler tekrar düzeldi.


Milliyetçilik Hareketleri ve Yeni Meseleler

Fransız ihtilali ile ortaya çıkan Milliyetçilik akımı, en fazla imparatorlukları etkilemiştir. Osmanlı Devleti de ülkede bütünlüğü ve otoriteyi sağlayamaz duruma gelmiştir. Bir de başta Rusya olmak üzere İngiltere, Fransa ve Avusturya gibi devletlerin kışkırtmaları eklenince durum iyice kötüleşmiştir.

Sırp İsyanı (1804 – 1878)

Sebepleri:

Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı milliyetçilik akımı

Rusya’nın kışkırtması

Osmanlı merkezî otoritesinin bozulması

Gönderilen yöneticilerin ve yeniçeri askerlerinin hatalı davranışları

Osmanlı Avusturya savaşlarında Sırbistan’ın savaş alanı haline gelmesi.

İlk isyan 1804’de Kara Yorgi tarafından çıkarılmış, Rus savaşları yüzünden uzun süre bastırılamamıştır. 1812 Bükreş Antlaşması ile imtiyazlar elde eden Sırplar, 1829 Edirne Antlaşması ile özerklik kazanmış, 1878 Berlin Antlaşması ile de bağımsızlıklarını elde etmişlerdir.

Sırplar, Osmanlı’ya karşı ilk ayaklanan millettir.

Yunan İsyanı (1820 –1829) Megalo İdea

Sebepleri:

Milliyetçilik akımı

Rusya’nın kışkırtması.

Avrupa Devletlerinin Rumları Eski Yunan uygarlığının temsilcileri olarak kabul etmeleri

Etnik-i Eterya’nın çalışmaları

Osmanlı yönetimindeki bozulmalar

Rum aydınlarının çalışmaları

İlk isyan 1820’de Eflak’ta çıkmış, fakat Tepedelenli Ali Paşa tarafından bastırılmıştır. Ali Paşa’nın Osmanlı yöntemiyle arasının bozulup isyan etmesiyle uygun ortamı bulan Rumlar, 1821’de Mora’da isyan etmişler, Avrupa devletlerinin de desteğini alan isyan bastırılamamıştır.

Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan yardım istenmiş, Mehmet Ali Paşa Mora ve Girit valiliğine karşılık yardım ederek isyanı bastırmıştır. Buna kızan Avrupa devletleri, Navarin’de Osmanlı ve Mehmet Ali Paşa donanmasını yakmışlardır.

Osmanlı Devleti tazminat istemiş, buna karşılık Avrupa devletleri, Yunanistan’ın bağımsızlığını teklif etmişlerdir. Kabul edilmeyince Fransa geçici olarak Mora’yı, İngiltere İskenderiye’yi işgal etmiştir. Rusya da Osmanlı Devleti’ne savaş açmıştır. Yapılan savaşı kaybeden Osmanlı Devleti, 1829 Edirne Antlaşması ile Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kalmıştır.

Yunanlılar (Rumlar), Osmanlı’ya karşı bağımsızlık kazanan ilk millettir.

Pontus Sorunu

Pontus, Eski Yunanlıların Doğu Karadeniz’e verdikleri bir isimdir.

Tarihte Doğu Karadeniz’de iki devlet kurulmuştur.

Pontus Krallığı M.Ö. 298′de I. Mithridates tarafından kurulmuş ve M.Ö. 63′te yıkılmıştır.

Trabzon Devleti 1204’de Doğu Roma Prensi Aleksi Komnen tarafından kurulan bu devlet 1461’de Fatih Sultan Mehmet tarafından yıkılmıştır.

Bu iki devlet arasında herhangi bir ilişki mevcut değildir.

Bölge, zamanla Türkleşmiş ve Müslümanlaşmıştır.

Yunanistan, 20. yüzyılın başlarında, Fatih tarafından yok edilen Trabzon Rum Devleti’ni yeniden diriltme çabasına girmiştir.

Etnik-i Eterya Cemiyeti, Megalo İdea (Büyük İdeal) hedeflerinden biri olarak, faaliyetlerine bölgede başlamıştır.

İlk Pontus-Rum Cemiyeti, Merzifon Amerikan Koleji’nde oluşturulmuştur. Amacı, “Pontus Rum Devleti”ni kurmaktı. Bu

devlet, başkenti Samsun, Trabzon, Giresun, Ordu, Sinop, Gümüşhane, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat illerimizin tamamı, Erzurum, Erzincan, Sivas, Kastamonu’nun bir kısmını içine alıyordu.

Kurdukları yüzlerce çete ile Türk köy ve kasabalarına saldıran Pontusçu komiteciler, büyük katliamlar yaptılar. Bu çetelere, pek çok papaz da yardımlarda bulundu.

Türk Milleti Kurtuluş Savaşı’nda işgalcilerle mücadele ederken, asırlardır Osmanlı topraklarında yaşayan Rumlar, büyük bir ihanetle Türkleri acımasızca katlettiler.

Bugün Yunanistan, dünya çapında sayısı 176 dernekle sözde “Pontus Sorunu”nu tüm dünya kamuoyuna anlatmaktadır. 19 Mayıs’ı “Pontus Soykırımı Günü” olarak anan Yunanistan, bu sorunu, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi konusunda bir koz olarak kullanmaya çalışmaktadır.

Mısır Sorunu

Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır’da güçlü bir yönetim, ekonomi, ordu ve donanma oluşturmuştu. Mora İsyanı’nın bastırılmasında yardım istenince, Mora ve Girit valiliğini istemiş fakat Edirne antlaşmasıyla Mora’da Yunanistan kurulunca, Mora’ya karşılık Suriye valiliğini istemiştir. II. Mahmut Girit’i vermekle beraber Suriye valiliğini vermemiş, bunun üzerine Mehmet Ali Paşa isyan etmiştir. Oğlu İbrahim paşa komutasındaki Mısır ordusu Suriye’yi ele geçirmiş, Osmanlı ordusunu Adana ve Konya’da mağlup ederek Kütahya’ya kadar ilerlemiştir. İstanbul tehlikeye girince II. Mahmut Rusya’dan yardım istemek zorunda kalmıştır. Rus donanma ve ordusu İstanbul önlerine gelince bu durumdan İngiltere ve Fransa rahatsız olmuştur. Onların müdahalesi ile sorun uluslar arası bir hal almış ve Kütahya Antlaşmasıyla belli bir süre için çözüme kavuşturulmuştur.

1833 Kütahya Antlaşması

Mehmet Ali Paşa’ya Mısır valiliğine ek olarak Suriye ve Girit valiliği,

Oğlu İbrahim Paşa’ya Cidde valiliğine ek olarak Adana valiliği verilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin bir valisi karşısında mağlup olması güçsüzlüğünü ortaya koymuştur.

İki taraf da antlaşmadan memnun kalmamıştır.

Hünkâr İskelesi Antlaşması (1833)

II. Mahmut, Mehmet Ali Paşa’dan çekindiği, İngiltere ve Fransa’ya da güvenmediği için Rusya’yla ittifak yaparak bu antlaşmayı imzalamıştır:

Buna göre;

Osmanlı Devleti bir saldırıya uğrarsa Rusya ordu ve donanma yardımı yapacak, fakat masraflarını Osmanlı karşılayacak.

Rusya saldırıya uğrarsa, Osmanlı Devleti Boğazları kapatacak.

Antlaşma 8 yıl geçerli olacaktır.

Böylece Boğazlar sorunu ortaya çıkmıştır. Antlaşma İngiltere ve Fransa’nın tepkisine sebep olurken, Rusya amacına bir adım daha yaklaşmıştır. Osmanlı Devleti egemenlik hakkını kullanarak son kez Boğazlarla ilgili olarak kendisi karar vermiştir.

Balta Limanı Antlaşması (1838)

8 yıl sürecek antlaşmanın sonuna yaklaşılması ve Mehmet Ali Paşa’yla gerginliğin devam etmesi, Mısır ve Boğazlar sorununda İngiltere’nin desteğini almak isteyen Osmanlı Devleti’ni İngiltere ile antlaşma imzalamaya sevk etmiştir. Böylece İngiltere’ye çok geniş ayrıcalıklar verilmiştir.

Mısır Sorunu’nun Çözümlenmesi

Kütahya Antlaşması ile elde ettiği topraklarla yetinmek istemeyen M. Ali Paşa ve verdiği toprakları geri almak isteyen II. Mahmut arasında 1839 Nizip Savaşı meydana gelmiştir. Osmanlı ordu ve donanması mağlup olmuş, mağlubiyet haberi İstanbul’a gelmeden ölen II. Mahmut’un yerine Abdülmecit tahta çıkmıştır.

Hünkâr İskelesi Antlaşması’na göre Rusya’nın yardım istemesinden çekinen İngiltere Mısır sorununu uluslar arası bir konferansa çekmiş, Fransa hariç Avrupa’nın büyük devletlerinin katıldığı bir antlaşma imzalanmıştır.

1840 Londra Antlaşması

Mısır hukuken Osmanlı Devleti’nin olacak, yönetimi Mehmet Ali Paşa ve ailesine verilecek

Suriye, Girit, Adana, Cidde, Osmanlı’ya geri verilecek

Mısır Osmanlı’ya yıllık vergi ödeyecektir.

Mısır iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Osmanlı Devletine bağlı eyalet durumuna gelmiştir.

Fransa’ya güvenerek antlaşmayı tanımayan Mehmet Ali Paşa, Osmanlı-İngiliz donanmasına yenilince antlaşmaya uymuştur.

Boğazlar Sorunu

Hünkâr iskelesi Antlaşması’nın süresinin dolması üzerine bu antlaşmanın yenilenmesini engellemek isteyen İngiltere sorunu uluslararası bir konferansa taşımıştır. İngiltere, Rusya, Fransa, Prusya, Avusturya ve Osmanlı Devleti katılmıştır.

1841 Londra Antlaşması

(Londra Boğazlar Sözleşmesi)

Boğazlar Osmanlı Devleti egemenliğinde olacak

Savaş gemileri geçemeyecek fakat ticaret gemilerinin boğazlardan geçişi serbest olacaktır.

İlk kez Boğazların durumu uluslar arası bir konferansta belirlenmiştir.

Rusya, Hünkâr İskelesi Antlaşması’yla elde ettiği hakları kaybetmiştir.

İngiltere ve Fransa Akdeniz’deki güvenliklerini sağlamışlardır.

Osmanlı’nın Boğazlar üzerindeki mutlak egemenliği sona ermiştir.

DIŞ BASKILAR DÖNEMİ  (1839 –1922)

Büyük Devletlerin Osmanlı Politikaları

Osmanlı Devleti, 19. yüzyılda gücünü ta­mamen kaybetmiştir. Kendi varlığını kendi gücüyle koruma imkânını kaybetti. Bu nedenle çeşitli devlet­lerle sürekli değişen ittifaklar içine girdi. Osmanlı’nın bu siyasetine denge politikası denir.

Çağın güçlü devletleri de Osmanlı toprakları üzerinde çeşitli pazarlıklar yapmaktaydılar.

Rusya; 18. yüzyılda olduğu gibi, Boğazlar ve Balkanlar yoluyla sıcak denizlere inme idealindeydi. Bu amaçla, Balkanlardaki Slavları, Pan-slavizm politikasıyla birleştirmek ve Osmanlı’ya karşı kışkırtmak istedi.

İngiltere; Uzak Doğudaki sömürgelerine giden yolları, yani Doğu Akdeniz’i ele geçirme amacındadır.

Fran­sa ise İngiltere’yi güçsüz düşürmek amacıyla Mısır’ı almak istemektedir.

Bu üç devlet arasındaki çıkar çatışmaları, Osman­lı İmparatorluğunun varlığını korumasında etkili oldu. Herhangi bir saldırı anında çıkarları elden giden dev­letler Osmanlı Devleti’nin yanında yer aldılar.

Şark Meselesi:

Şark Meselesi, 1815 Viyana Kongresi’nde Rus çarı Aleksandr tarafından ortaya atılmıştır.

19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı toprak bütünlüğünün korunması, yüzyılın ikinci yarında da Osmanlı topraklarının Avusturya, Rusya, Fransa, İngiltere arasında paylaşılmasıdır.

Şark meselesine göre:

Türkler Avrupa’dan atılmalı

Türkler Balkanlardan atılmalı

Türkler Anadolu’dan atılmalı

Mümkünse Orta Asya’ya dönmeleri sağlanmalıdır.

Osmanlı Devleti’nin Avrupa Politikası

Dağılma sürecine girmiş olan Osmanlı Devleti, kendini koruyamaz hale gelmişti. Rus tehdidine karşılık Fransa ve İngiltere’ye yaklaşıldı. Avrupalı devletlerin desteğini almak için Batılılaşma hareketlerine hız verildi. Tanzimat ve Islahat Fermanları ilan edildi.

Tanzimat Fermanı (Gülhane-i Hatt-ı Hümayun / 1839)

Boğazlar ve Mısır sorununda Avrupa devletlerinin desteğini almak ve azınlıklara imtiyaz verme baskılarına son vermek amacıyla Abdülmecit zamanında Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanmış ve Gülhane parkında okunmuştur.

Özellikleri:

Avrupalı devletlerin desteğini almak amaçlanmıştır.

II. Mahmut döneminde başlayan batılı toplum oluşturma çalışmalarına hız vermiştir.

Osmanlı Devleti’nde bütün ıslahatlarda olduğu gibi Tanzimat Fermanı’nda da yenilik isteği halktan değil yönetici tabakadan gelmiştir.

Maddeleri:

Halkın can, mal ve namus güvenliği sağlanacaktır.

Askerlik, vatan hizmeti haline getirilmiş, askere alma ve terhis işlemleri belirli kurallara göre yapılacaktır.

Vergiler, herkesin gelirine göre alınacaktır.

Kanunlar herkese eşit uygulanacak ve mahkemeler açık olacak

Herkese mal, mülk, edinme ve istediği gibi tasarruf hakkı sağlanacak.

Rüşvet ve iltimas önlenecek.

Önemi:

Tanzimat Fermanı, ilk kez padişahın üzerinde bir kanun gücü olduğunu göstermiştir.

Bir hukuk devleti olma yolunda önemli bir adımdır, anayasacılık hareketi başlamıştır.

Batılılaşma hareketi hızlanmıştır.

Kırım Savaşı (1853 – 1856)

Sebepleri

Rusya’nın sıcak denizlere inmek istemesi

Boğazlar üzerinde söz sahibi olabilmek için Hünkar İskelesi’ne benzeyen bir antlaşma yapmak konusunda Osmanlı’ya baskısı

Balkan toplumlarının kışkırtması

Kutsal yerler sorunu

İstanbul’a elçi olarak gönderilen prens Mençikof’un saygısız ve tutarsız istek ve davranışları

Rusya, Osmanlı’ya savaş açarak doğudan ve batıdan taarruza geçmiştir. İngiliz ve Fransız donanmasının Boğazlardan geçerek, İstanbul önlerine gelmesine kızan Ruslar, Sinop limanında bulunan Osmanlı donanmasını yakmıştır (1853 Sinop Baskını).

Rusya’nın güçlenmesi, Boğazlarda söz sahibi olması ve Akdeniz’e inmesi Avrupa devletlerinin çıkarlarına ters düşmekteydi. Bu amaçla İngiltere, Fransa ve Piyemento Devleti, Osmanlı’nın yanında savaşa katıldılar. Müttefik orduları karşısında Rusya tutunamayarak mağlup oldu. Rus yönetiminde de değişiklik olmuş, yeni Çar barış istemiştir. Paris’teki barış görüşmelerine İngiltere, Fransa, Piyemento, Avusturya, Prusya, Rusya ve Osmanlı Devleti katılmıştır.


1856 Paris Antlaşması

Karadeniz tarafsız bir bölge olacak, burada Osmanlı ve Rusya donanma ve tersane bulunduramayacak.

Yorum: Osmanlı Devleti galip geldiği savaşta mağlup muamelesi görmüştür.

Osmanlı Devleti bir Avrupa devleti sayılacak ve toprak bütünlüğü Avrupa devletlerinin garantisi altında olacak.

Yorum 1: Böylece Avrupa devletler hukukundan faydalanacak ve Rusya karşısında toprak bütünlüğü korunmuş olacaktır.

Yorum 2: Osmanlı Devletinin kendi topraklarını koruyamayacak kadar güçsüz olduğu ortaya çıkmıştır.

Osmanlı ve Rusya savaşta işgal ettiği yerlerden geri çekilecek

Eflak ve Boğdan’a özerklik verilecek

Boğazların durumu 1841 Londra Antlaşması’na göre olacak

Tuna Nehri’nin yönetimi bir komisyona bırakılacak ve ticaret gemilerine açık olacak

Avrupa devletleri Osmanlı’nın yapacağı ıslahatlara karışmayacak.

Notlar

Paris Konferansı, esnasında Osmanlı Devleti, iç işlerine karışılmasını önlemek amacıyla Islahat Fermanı’nı hazırlayarak konferansa sunmuştur.

Rusya, Küçük Kaynarca ve Edirne Antlaşması ile elde ettiği hakları kaybetmiştir.

Osmanlı Devleti ilk kez Kırım Savaşı esnasında Abdülmecit zamanında 1854’de İngiltere’den borç almıştır.

Islahat Fermanı’nın antlaşma metninde yer alması Avrupa’nın içişlerimize karışmasına zemin hazırlamıştır.

Islahat Fermanı (1856)

Kırım savaşı’nın sonunda 1856’da Paris’te toplanan barış konferansına sunulmuştur.

Fermanın sunulmasındaki amaç, Osmanlı Devleti üzerindeki baskıları azaltmak konferanstan olumlu sonuçlar almak ve iç işlerimize karışmalarını engellemek olmakla beraber Avrupa devletlerinin iç işlerimize müdahalesine daha fazla zemin hazırlamıştır.

Ferman daha çok Hıristiyan azınlığa ve onların haklarını, ayrıcalıklarını genişletmeye yöneliktir.

Maddeleri

Din ve mezhep özgürlüğü sağlanacaktır.

Okul, kilise, hastane gibi binaların tamiri ve yeniden inşaası sağlanacaktır.

Hıristiyan ve Yahudi azınlığı küçük düşürücü sözler yasaklanmıştır.

Hıristiyan azınlıklara devlet memurlarına ve çeşitli okullara girme imkânı verilmiştir.

Mahkemelerin açık yapılması, herkesin kendi dinine göre yemin etmesi, hapishanelerin ıslahı ve kanunların azınlıkların diline çevrilmesi kararlaştırılmıştır.

İşkence, dayak ve angarya kaldırılmıştır.

Vergiler herkesin gelirine göre alınacak

Azınlıklara bedelli askerlik getirildi.

Hıristiyanlar da il genel meclisine üye olabilecekler

Yabancılara da vergilerini vermek şartıyla mal mülk sahibi olma imkânı verilmiştir.

Azınlıklara da banka, şirket, okul açma imkânı verilmiştir.

Müslüman halka bir ayrıcalık getirmezken Gayr-ı Müslim halkın hakları daha da genişletilmiştir.

DAĞILMA BAŞLIYOR

Panslavizm Hareketi ve Balkanlarda Ayaklanmalar

Pan-Slavizm: Rusya’nın Balkanlardaki Slavları dil ve kültür birliği içinde kendi egemenliğine alma amacını güden tarihî politikasına Pan-Slavizm denir.

Rusya, bu amaçla Balkanlardaki Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bosna-Hersek ve Makedonya isyanlarına destek verdi.

Meşrutiyet

Avrupa’da eğitim görmüş, oradaki gelişmeleri takip eden kimi aydınlar kendilerini Yeni Osmanlılar olarak adlandırıyorlar, Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet’i ilan etmek için çalışıyorlardı.

Ziya Paşa, Namık Kemal, Mithat Paşa ve Hüseyin Avni

Paşa önderliğindeki Yeni Osmanlılar, Abdülaziz’i tahttan indirerek, önce V. Murat’ı ardından da Meşrutiyet’i ilan edeceğine söz veren II. Abdülhamit’i padişah yaptılar.

Abdülhamit, söz verdiği gibi derhal II. Meşrutiyet’i ilan etti.

İlk anayasa, Kanun-u Esâsi, Mithat Paşa tarafından hazırlanmıştır.

İstanbul Konferansı’nın toplanması sırasında ilan edilmiştir.

Meşrutiyetin ve Kanun-u Esasi’nin yayınlanmasında Yeni Osmanlıların etkisi vardır.

Yayınlanmasının Nedenleri:

Osmanlı’yı yıkılmaktan kurtarmak

Azınlıkların devlete bağlılığını arttırmak

Balkan Meselesi’nin amacıyla toplanan Tersane Konferansı’nda azınlıklar konusunda Avrupalı devletlerin baskısını engellemek.

Meşrutiyet ve Kanun-u Esasinin Önemi

Osmanlı’da halk ilk kez yönetime katılmış; halk seçme, seçilme ve temsil hakkını kullanmıştır.

Azınlıklar da meclise girmiş ve mecliste gayr-i Müslim üye sayısı Müslüman üyelerin sayısını geçmiştir.

Kanun-u Esasi, Türk tarihindeki ilk anayasadır.

Abdülhamit’in I. Meşrutiyet’i Kaldırma Nedenleri

1877–78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın (93 Harbi) başlaması ve meclisten bir karar çıkarılamaması.

Azınlık ve gayr-i Müslim milletvekillerinin olumsuz çalışmaları.

Yine de I.Meşrutiyetin ilanı, Yeni Osmanlıların (Jön-Türkler) zaferidir.

1877–1878 Osmanlı Rusya Savaşı

Sebepleri

Almanya ve İtalya’nın siyasi birliğini kurmasıyla Avrupa’da meydana gelen gelişmelerden Rusya’nın faydalanmak istemesi

Kırım Savaşı’yla kaybettiği hakları elde etmek istemesi

Karadeniz kıyılarını silahlandırmak istemesi

Bosna – Hersek, Sırbistan, Romanya, Karadağ ve Bulgaristan’da kışkırtmalarda bulunarak isyanlar çıkartması

Osmanlı Devleti’nin kuvvet kullanarak isyanları bastırması ve Rusya yanlısı beyleri görevden alması

Böylece Balkan bunalımının ortaya çıkması

Balkan bunalımını görüşmek için toplanan Berlin, Londra, İstanbul konferansları kararlarının Osmanlı Devleti’nce kabul edilmemesi

İstanbul konferansı toplandığı esnada Jön Türklerin gayretleriyle Avrupa devletlerinin iç işlerimize karışmasını engellemek için Kanuni Esasi ilan edilerek I. Meşrutiyet Dönemi başlamıştır.

Rusya ile yapılan savaşta ağır mağlubiyetler alınmış, Ruslar doğudan Erzurum’a batıdan İstanbul yakınlarında Yeşilköy’e kadar ilerlemişlerdir. Osmanlı Devleti barış istemiştir.

1878 Ayestafanos (Yeşilköy) Antlaşması

Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız olacak

Batum, Kars, Ardahan, Artvin, Doğu Beyazıt ve Eleşkirt Rusya’ya bırakılacak

Büyük bağımsız Bulgaristan kurulacak

Osmanlı savaş tazminatı ödeyecek (30 milyon)

Bosna – Hersek’e muhtariyet verilecek

Yunanistan’a Teselya bölgesi verilecek

Ermeni ve Rum azınlıklara ayrıcalıklar verilecektir.

Rusya tarihi emellerine ulaşma yolunda önemli bir adım atmıştır. Balkanlar ve boğazlarda elde ettiği haklar özellikle İngiltere ve Avusturya’nın çıkarlarına ters düşmüştür.

Denge politikası izleyen II. Abdülhamit’in müracaatı ile

Avrupa devletlerinin baskı sonucunda Berlin Antlaşması imzalanmış ve Ayestafanos yürürlüğe girememiştir. Ölü doğmuş bir antlaşmadır. (Sevr Ant. gibi)

Berlin Kongresi ve Sonrası

1878 Berlin Antlaşması

Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız olacak

Batum, Kars, Ardahan ve Artvin Rusya’ya bırakılacak fakat Doğu Beyazıt ve Eleşkirt Osmanlı’da kalacak

Bulgaristan üçe ayrılacak; Makedonya Osmanlı’da kalacak, Doğu Rumeli Hıristiyan bir valinin yönetiminde imtiyazlı bir eyalet olacak, asıl Bulgaristan ise Osmanlı’ya bağlı özerke bir prenslik olarak kalacak.

Savaş tazminatı 60 milyona çıkarılacak

Bosna – Hersek Osmanlı’ya ait olacak fakat yönetimi Avusturya’ya bırakılacak

Yunanistan’a Teselya bölgesi verilecek

Ermeni ve Rum azınlıklara ayrıcalıklar verilecektir.

19. Y.y. da imzalanan en ağır antlaşmadır.

Rusya, Balkanlar ve Boğazlar üzerinde Ayestefanos ile elde ettiği hakları kaybetti.

İngiltere ile Avusturya en karlı çıkan devletlerdir.

Osmanlı Devleti açısından önemli bir değişiklik olmamış, yalnız Rusya’nın Osmanlı’yı parçalama emellerine set çekilmiştir.

Ermeni sorunu ortaya çıkmıştır.

Osmanlı Alman yakınlaşması başlamıştır.

İngiltere, Osmanlı’yı korumaya yönelik politikasını değiştirmiş, bundan sonra parçalamaya çalışmıştır.

Osmanlı Devleti’nin tek kazancı Doğu Beyazıt olmuş, Kıbrıs gibi önemli bir üs kaybedilmiştir.

Ermeni Sorunu

Ermeni meselesi, Berlin Kongresi’nde ilk defa uluslararası bir antlaşmada yer almıştır.  Ermeni meselesi, Ermenilerin değil Osmanlı’yı parçalamak isteyen devletlerin meselesi olarak ortaya çıkmıştır.

Berlin Antlaşması, Ermeni meselesinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

(Ermeni Sorunu bölümünü ayrıca okuyunuz.)

Kıbrıs’ın İngilizlere Üs Olarak Verilmesi  (1878)

Berlin kongresi sırasında Osmanlının çıkarlarını savunması karşılığı İngiltere’ye Kıbrıs’ta üs kurma sözü verilmişti.  Berlin Antlaşmasından sonra Kıbrıs üs olarak İngilizlere verildi.

İngiltere böylelikle Süveyş kanalını kontrol etme imkânına kavuşmuştur.

Osmanlının I.Dünya savaşına girmesiyle İngiltere, Kıbrıs’ı toprakların kattığını açıkladı.

Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi’nin Kurulması  (1881)

Osmanlı Devleti, dış borç ve faizlerini ödeyemeyince alacaklı devletler bu idareyi kurmuşlardır. Bu idare, dış borçları doğrudan toplamak suretiyle kurulan yabancı bir mali kontroldü.  Bu da Osmanlı Devleti’nin ekonomik bağımsızlığına gölge düşürmüştür.

Tunus’un Fransızlar Tarafından İşgali  (1881)

Fransa’nın Tunus’u işgalini Osmanlı Devleti sadece protesto edebilmiştir. Fransa hatırlanacağı gibi 1830 yılında da Cezayir’i işgal etmişti.

Mısır’ın İngilizler Tarafından İşgali(1882)

İngilizler Süveyş kanalının açılmasıyla önemi daha da artan Mısır’ı 1882′de işgal ettiler.

Doğu Rumeli’nin Bulgar Prensliği İle Birleşmesi (1885)

Doğu Rumeli Bulgarlarının Bulgar Prensliği ile birleşmek için ayaklanmaları sonucu yapılan görüşmelerde Osmanlı Devleti bu bölgenin Bulgar Prensliğine bağlanmasını kabul etti.

Girit Sorunu ve Osmanlı-Yunan Savaşı

Yunanistan’ın Girit’in iç işlerine karışması ve burada çıkan ayaklanmayı desteklemesi sonucu Osmanlı-Yunan savaşı çıktı. Yapılan Dömeke Meydan Savaşı’nı kazanan Osmanlı kuvvetlerine Atina yolu açıldı. Ancak Avrupa Devletlerinin müdahale etmesi üzerine İstanbul Antlaşması imzalandı (1897).

Buna göre Girit’e özerklik verilmiş, ayrıca yönetimi Yunanlı bir prense verilmiştir.

Bu antlaşma ile Girit yönetimi elimizden çıkmış, II. Meşrutiyet sırasında da Girit, Yunanistan tarafından işgal  edilmiştir.

Balkan Savaşı sonucu imzalanan Atina Antlaşması’yla da Girit’in Yunanistan’a ait olduğu kabul edilmiştir.

Bulgaristan’ın Bağımsızlığını Kazanması(1908)

Meşrutiyet’in ilanı ile oluşan karışıklıklardan yararlanan Bulgarlar, bağımsızlıklarını ilan ettiler. Rusya’nın araya girmesiyle Osmanlı Devleti bu durumu kabul etmek zorunda kaldı.

Meşrutiyet ve 31 Mart Vakası

II. Meşrutiyet’in İlanı (1908)

Yeni Osmanlılar (Jön Türkler), İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurmuştur.

İttihatçılar, Osmanlı’nın parçalanacağından endişe etmişler, II. Abdülhamit’e Meşrutiyet’i ilan etmesi için baskı yapmışlar ve Rumeli’de ayaklanmışlardır.

II. Abdülhamit, baskılar sonucu Meşrutiyet’i tekrar ilan etmiştir (1908).

İttihatçıların Meşrutiyet yönetimi için ciddi bir hazırlığı olmadığından beklenen sonuçlar alınamamıştır.

Meşrutiyet’e geçişte iktidar boşluğu ve kargaşa yaşanmıştır.

II. Meşrutiyet’in Sonuçları

Bulgaristan bağımsızlığını ilan etmiştir.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bosna-Hersek’i topraklarına katmıştır.

Girit, Yunanistan’a bağlanma kararı almıştır.

Osmanlı’da ilk kez parlamenter sistemin denemeleri yapılmıştır.

31 Mart Vakası (1909)

Meşrutiyete karşı olan İstanbul’daki avcı taburları 31 Mart Olayı’nı çıkarmışlardır (13 Nisan 1909).

İsyancılar sadrazamın ve meclis başkanının istifa etmesini istemişler, bazı İttihatçıları öldürmüş ve gazete binalarını bastırmışlardır.

II. Abdülhamit,  isyanı bastırmakta başarılı olamamıştır.

Komutanlığını Mahmut Şevket Paşa’nın, Kurmay Başkanlığı’nı Mustafa Kemal’in yaptığı Hareket Ordusu Selanik’ten İstanbul’a gelerek, 31 Mart Ayaklanması’nı bastırmıştır.

II. Abdülhamit tahttan indirilmiş, V. Mehmet Reşat tahta çıkarılmıştır (1909).

Balkan Savaşı sonucu Londra Görüşmeleri devam ederken İttihatçılar, Bâb-ı Âlî Baskını’nı gerçekleştirmiş ve yönetime hâkim olmuşlardır (1913).

Bosna Hersek’in Elden Çıkması (1908)

Berlin Antlaşması’nda Bosna Hersek’in yönetimi geçici olarak Avusturya’ya bırakılmıştı. II. Meşrutiyetin ilanı sırasında Avusturya, Bosna-Hersek’i topraklarına kattığını açıkladı. Osmanlı bu durumu kabul etmek zorunda kaldı.

Trablusgarp Savaşı (1911-1912)

Sebepleri:

Siyasi birliğini geç kuran İtalya’nın sömürgecilik faaliyetlerine girişmesi.

İtalya’nın diğer Avrupa devletleri ile anlaşması.

Trablusgarp’ın İtalya’ya yakın ve savunmasız olması.

Trablusgarp’ın ticaret yolları üzerinde bulunması ve zengin maden yataklarına sahip olması

Gelişimi:

İtalya, Rusya ile Racconigi Antlaşması’nı yapmış, Rusya boğazlara karşılık İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal etmesini desteklemiştir (1909).

İtalya, Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp’ı gelişmişlikte geri bıraktığı ve bölgedeki İtalyanlara kötü davrandığı iddiasıyla Osmanlı’ya ültimatom çekmiştir.

Osmanlı Devleti’nin görüşme isteğine rağmen İtalya, Trablusgarp’ı işgal etmiştir.

Mustafa Kemal Trablusgarp ve Derne’de, Enver Bey de Bingazi’de başarılar kazanmıştır.

Savaşın uzun sürmesi İtalya’yı maddi sıkıntıya sokmuş, savaşın bitmesini isteyen halkın tepkisi üzerine İtalya, Osmanlı’yı barışa zorlamak için Oniki Ada’yı işgal etmiştir.

Bu sırada I.Balkan Savaşı başlaması, Osmanlı’yı zor durumda bırakmış ve Osmanlı Devleti İtalya ile Uşi Antlaşması’nı imzalanmıştır

Uşi Antlaşması

Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya bırakılacak.

Oniki Ada, Balkan Savaşı’ndan sonra geri alınmak üzere geçici olarak İtalya’ya bırakılacak.

İtalya, kapitülasyonların kaldırılması konusunda Osmanlı’ya yardım edecek.

Trablusgarp ve Bingazi’nin Duyun-u Umumiye İdaresi’ne ödediği borçları İtalya ödeyecek.

Trablusgarp ve Bingazi dini bakımdan Osmanlı halifesine bağlı kalacak.

Sonuçları

Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’da toprağı kalmamıştır.

İtalya Ege Denizi’ne yerleşmiştir.

İtalya Doğu Akdeniz’de önemli bir güç olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin zayıfladığı anlaşılmıştır.

Oniki Ada geri alınamamıştır.

Uşi Antlaşması, halifelik makamının kullanılması yönü ile 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’na benzer.

Oniki Ada, Sevr’de ve Lozan’da İtalya’ya bırakılmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra İtalya, Oniki Ada’yı Yunanistan’a vermiştir (1947).

Balkan Savaşları (1912-1913)

Sebepleri:

Balkan devletlerinin kendi arasında Osmanlı’ya karşı ittifak yapması ve Osmanlı Devleti topraklarını ele geçirmek istemeleri.

Rusya’nın Balkanlar’da takip ettiği politika

Rusya’nın Boğazlara yerleşme planı.

Trablusgarp Savaşı’nın çıkması (1911).

Gelişimi:

Karadağ’ın Osmanlı’ya savaş açmasıyla başlamıştır.

Karadağ’dan sonra Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan Osmanlı Devleti’ne savaş açmıştır.

Bulgar ordusu, Edirne’yi kuşatmış, Kırklareli ve Lüleburgaz’ı da alıp Çatalca’ya kadar ilerlemiştir.

Yunanlar Ege adalarına asker çıkarmıştır.

Osmanlı Devleti, Osmanlı ordusu içindeki siyasi çekişmeler yüzünden savaşı kaybetmiştir.

Osmanlı Devleti Londra Barış Antlaşması’nı imzalamıştır.

Londra Antlaşması (1913)

Osmanlı’nın Batı sınırı Midye-Enez hattı olacak.

Yunanistan; Selanik, Güney Makedonya ve Girit’i alacak.

Bulgaristan; Kavala, Dedeağaç ve bütün Trakya’yı alacak.

Sırbistan; Orta ve Kuzey Makedonya’yı alacak.

Arnavutluk ve Ege adalarının geleceği büyük devletlere bırakılacak.

Sonuçları:

Arnavutluk savaş sırasında bağımsızlığını ilan etmiştir.

Londra Görüşmeleri devam ederken Bâb-ı Âlî Baskını gerçekleşmiştir (1913).

Bulgaristan Ege Denizi’ne ulaşmıştır.

Osmanlı Devleti’nin batıda yalnızca Bulgaristan’la sınırı kalmıştır.

Osmanlıcılık fikri sona ermiştir.

Balkanlar’dan kaçan Türkler Anadolu’ya göç etmiştir.

Mustafa Kemal’in; “Ordu siyasete karışmamalıdır” sözünün doğruluğu anlaşılmıştır.

Arnavutluk, Balkanlar’da Osmanlı’dan ayrılarak bağımsız olan son devlettir.

Balkan Savaşı (1913)

Nedenleri

Bulgaristan’ın çok güçlenmesi

Osmanlı Devleti’nden alınan Balkan topraklarının paylaşılamaması

Balkanlar’daki tüm devletler Bulgaristan’a saldırmıştır.

Daha sonra cephe değişmiş, Bulgaristan ile Romanya, Yunanistan ile Sırbistan arasında savaş olmuştur.

Osmanlı Devleti Edirne ve Kırklareli’ni geri almıştır.

Bulgaristan mağlup olmuştur.

Balkan devletleri, aralarında Bükreş Antlaşması’nı imzalayarak savaşa son vermiştir (10 Ağustos 1913).

Antlaşmaya göre Bulgaristan; Yunanistan, Sırbistan ve Romanya’ya toprak vermiştir.

Osmanlı Devleti’nin II. Balkan Savaşı sonunda imzaladığı antlaşmalar şunlardır:

İstanbul Antlaşması (29 Eylül 1913 Bulgaristan ile)

Kırklareli, Dimetoka ve Edirne Osmanlı’da kalacak.

Meriç Nehri batı ile sınır olacak.

Bulgaristan’daki Türkler dört yıl içinde göç edebilecek.

Bulgaristan’da kalan Türkler din ve mezhep hürriyetinden yararlanabilecek.

Türklerin okuduğu ilk ve orta dereceli okullarda eğitim dili Türkçe olacak.

Türklerin mülkiyet hakkına saygılı olunacak.

Atina Antlaşması (14 Kasım 1913 Yunanistan ile)

Girit; Yunanistan’a bırakılacak.

Yunanistan’da kalan Türklerin hakları güvence altına alınacak.

Ege adalarının geleceğini büyük devletler belirleyecek.

İstanbul Antlaşması (13 Mart 1914 Sırbistan ile)

Sırbistan’da kalan Türklerin hakları güvence altına alınacaktır.

Osmanlı Devleti’nin Sırbistan ile sınırı olmadığından antlaşmada sınır problemi yaşanmamıştır.

İmroz, Bozcaada, Meis ve Kaş adaları dışındaki tüm adalar Yunanistan’a verilmiştir.

Dağılmayı Önleme Çabaları

Osmanlıcılık

Osmanlıcılık akımı, Tanzimat Dönemi’nde doğmuştur.

Osmanlıcılık akımını Yeni Osmanlılar (Jön Türkler) savunmuştur.

Tüm halka aynı hak ve yetkilerin verilmesini istemişlerdir.

Meşrutiyet’in ve Kanun-i Esasi’nin ilan edilmesinde etkili olmuşlardır.

Osmanlıcılık düşüncesi Berlin Antlaşması ile zayıflamış (1878), Balkan Savaşları ile etkisi kaybolmuştur.

İslamcılık

İslamcılık akımı I.Meşrutiyet’ten sonra önem kazanmıştır.

Abdülhamit döneminde İslamcılık, devletin resmi politikası haline gelmiştir.

İslamcılık akımının savunucuları; Mehmet Akif, Said Halim Paşa, Cemaleddin Afganî’dir.

İslamcılık düşüncesi I. Dünya Savaşı sonunda etkisini kaybetmiştir.

Türkçülük

Türkçülük akımı Rus işgalinden kaçan Türk göçmenlerin etkisiyle başlamıştır.

Türkçülük akımının en büyük savunucusu Ziya Gökalp’tir.

Meşrutiyet’ten sonra gelişme göstermiştir.

Osmanlı sınırları içindeki Türkler arasında birlik kurulmasına Türkçülük, tüm dünyada yaşayan Türkler arasında kurulacak birliğe ise Turancılık denmiştir.

Türkçülük akımı, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında etkili olmuştur.

Turancılık; Türkçülerin bir idealidir. Rusya’nın Pan-Slavizmi’ne karşılık Pan-Türkizm (Türk Birliği) idealini gerçekleştirmeyi düşünmüşlerdir.

Gaspıralı İsmail, Yusuf Akçuraoğlu, Ahmet Ağaoğlu yazılarıyla Turancılık düşüncesini desteklediler.

Enver Paşa, siyasî olarak Turancılık düşüncesi için mücadele etti.

Batıcılık

Batıcılık akımı II. Meşrutiyet’ten sonra gelişme göstermiştir.

Batıcılık akımının savunucuları; Abdullah Cevdet, Süleyman Nazif, Celal Nuri’dir.

Kadın özgürlüğü, medeni kanun, laiklik, Latin alfabesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi düşünceleri savunmuşlardır.

Türkçülerin “Turancılık” akımına karşılık, Batıcılar “İrfancılık” idealini savunmuştur.

Adem-i Merkeziyetçilik

Merkezi yönetimin yetkilerinin azaltılması, yerinden yönetime önem verilmesi savunulmuştur.

Devlet içindeki değişik unsurların yönetime katılması istenmiştir.

Savunucusu Prens Sabahattin’dir.

Liberal ekonomi modeli benimsenmiştir.

Türkçüler, iç politikada Türkçü, dış politikada Batıcı davranmıştır.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken Türkçülük ve Batıcılık akımlarından etkilenmiş, inkılâpları da Türkçülük ve Batıcılık akımları doğrultusunda gerçekleştirmiştir.

Birinci Dünya Savaşı

ve Osmanlı Devleti’nin Sonu

Savaşın Nedenleri:

Avrupalı devletlerin sömürgecilik faaliyetleri, hammadde ve pazar rekabeti

Almanya ve İtalya’nın sömürgeciliğe başlamaları

İngiltere ve Fransa’nın, Almanya’ya karşı silahlanmaya başlaması

Rusya’nın ideallerini gerçekleştirme isteği

Balkanlar’da Slav-Germen çekişmesi

Fransız İhtilali’nin doğurduğu milliyetçilik akımı

Fransa’nın Alsace-Loraine’i Almanya’dan almak istemesi

Avusturya-Macaristan prensinin Saray-Bosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi (28 Haziran 1914).

I. Dünya Savaşı Öncesi Oluşan Bloklar

İttifak (Bağlaşma) Bloğu

İtilaf (Anlaşma)Bloğu

Almanya

Avusturya-Macaristan

İtalya

İngiltere

Fransa

Rusya

İtalya, İttifak grubunda iken Antalya ve çevresinin kendisine bırakıldığı gizli Londra Antlaşması ile İtilaf Grubu’na geçmiştir.

Bulgaristan Çanakkale Savaşı’ndan sonra İttifak Grubu’na katılmıştır.

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na Girme Nedenleri

İttihatçıların Almanlara sempati duyması

Alman desteği ile devletin kurtulacağına inanılması

Osmanlı Devleti’nin Almanya ile gizli bir anlaşma yapması (2 Ağustos 1914)

Osmanlı Devleti’nin siyasi yalnızlıktan kurtulmak istemesi

Osmanlı Devleti’nin, İngiltere ve Fransa’nın ekonomik baskılarından kurtulmak istenmesi

Osmanlı Devleti’nin kaybettiği toprakları geri almak istemesi

Osmanlı coğrafyasının jeopolitik önemi

Almanya’nın Osmanlı Devleti’ni I.Dünya Savaşı’na Çekme Nedenleri

Almanya’nın halifelik makamını kullanarak İngiliz ve Fransız sömürgelerindeki Müslümanları ayaklandırmak istemesi

Almanya’nın yeni cepheler açarak İtilaf devletlerinin kendi üzerindeki baskısını hafifletmek istemesi.

Almanların, İngilizler’in Osmanlı toprakları üzerinden geçen Uzak Doğu sömürge yollarını ele geçirmek istemesi.

Almanya’nın Musul-Kerkük petrollerinden yararlanmak istemesi

Almanya’nın, İtilaf devletlerinin Boğazlar yoluyla Rusya’ya yardım göndermesini önlemek istemesi.

Almanların İngilizlerden kaçan Goben ve Breslav adlı gemileri Osmanlı Devleti’ne sığınmıştır. Osmanlı, gemileri satın aldığını açıklamış ve gemilerin adlarını Yavuz ve Midilli olarak değiştirmiştir.

Bu gemiler, Rusya’nın Sivastopol ve Odesa limanlarını bombalamıştır. Ruslar bunun üzerine Karadeniz sahillerine ve Doğu Anadolu’ya saldırmıştır.

Savaştığımız Cepheler

Topraklarımızda Savaştığımız Cepheler

Kafkas Cephesi

Kanal Cephesi

Filistin-Suriye Cephesi

Irak Cephesi

Çanakkale Cephesi

Hicaz-Yemen Cephesi

Topraklarımız Dışında Savaştığımız Cepheler

Makedonya

Galiçya Cephesi

Romanya

Kafkas Cephesi

Cephenin Açılma Nedenleri

İttihatçıların Orta Asya’daki Türkleri birleştirme ve Hindistan’a kadar toprakları genişletme isteği.

Almanların Bakû petrollerini ele geçirmek için Osmanlı’yı kışkırtması.

Rusların Doğu Anadolu’ya saldırmasıyla mücadele başlamıştır (1 Kasım 1914).

Enver Paşa Sarıkamış’ta Ruslara karşı cephe açmıştır.

90.000 asker Allahuekber Dağları’nda soğuktan donarak şehit olmuştur (Sarıkamış Faciası).

Ruslar, Doğu Anadolu’yu işgal etmiştir.

Mustafa Kemal Muş ve Bitlis’i Ruslardan geri almıştır (1914).

Rusya’da Bolşevik İhtilali çıkmıştır (1917).

Rusya, Brest Litowsk Antlaşması ile I.Dünya Savaşı’ndan çekilmiş; Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı Devleti’ne bırakmıştır (3 Mart 1918).

Kanal Cephesi

Cephenin Açılma Nedenleri

Osmanlı Devleti’nin Mısır’ı İngilizlerden geri alma düşüncesi.

Osmanlı Devleti’nin, İngilizler’in Uzak Doğu sömürgeleriyle olan bağlantısını kesmek ve Süveyş Kanalı’nı ele geçirmek istemesi.

Cephede mücadele 3 Şubat 1915’te başlamıştır.

Almanya’nın desteği ile iki kez harekat düzenlenmiştir.

Osmanlı Devleti başarılı olamamıştır (1916).

Çanakkale Cephesi

Cephenin Açılma NedenleriDevletleri’nin Rusya’ya yardım göndermek istemesi.

İtilaf

İtilaf Devletleri’nin Boğazları ele geçirerek, Osmanlı’nın İttifak Devletleri ile bağlantısını kesmek ve Osmanlı’yı saf dışı etmek istemesi.

İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale Boğazı’na saldırmış, savaş başlamıştır (19 Şubat 1915).

Mayınlı boğazlardan İtilaf Devletleri geçememiştir.

İtilaf Devletleri Gelibolu Yarımadası’na ve boğazın iki yakasına asker çıkarmıştır. Türk askeri Gelibolu, Conkbayırı, Anafartalar’da başarı elde etmiştir Mustafa Kemal bu cephede başarılar kazanmıştır.

Düşman askerleri sekiz ay sonra savaştan çekilmek zorunda kalmıştır (9 Ocak 1916).

Çanakkale Savaşı’nın Sonuçları

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı, yalnız bu cephede başarılı olmuştur.

Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı’nın uzamasına neden olmuştur.

500.000 insan ölmüştür.

Bulgaristan İttifak Devletleri yanında savaşa katılmıştır.

Rusya’da Bolşevik İhtilali olmuş, SSCB kurulmuştur.

Zafer, tutsak milletlere bağımsızlık mücadelesinde bir örnek oluşturmuştur.

Hicaz-Yemen Cephesi

Cephenin Açılma Nedeni

Osmanlı Devleti’nin kutsal yerleri İngilizlerden korumak istemesi.

İngilizler Arapları Osmanlı aleyhine kışkırtmıştır.

Fahrettin Paşa İngilizler’le ve Mekke Emiri Şerif Hüseyin ile mücadele etmiş, başarılı olunamamıştır.

Irak Cephesi

Cephenin Açılma Nedenleri

İngilizler’in Rusya’ya yardım ulaştırmak istemesi.

İngilizler’in Musul-Kerkük petrollerine sahip olmak istemesi.

İngilizler’in Hint deniz yolunun güvenliğini sağlamak istemesi.

İngilizler’in Basra’ya çıkarma yapmasıyla başlamıştır.

Türk ordusu Kut-ül Amare’de başarılı olmuş ise de, İngilizler Bağdat’ı ele geçirmiştir (11 Mart 1917).

Galiçya, Romanya ve Makedonya Cephesi

Cephenin Açılma Nedeni

Osmanlı Devleti’nin; müttefiklerine (özellikle Almanlara) yardım etmek istemesi.

Osmanlı; Rusya, Romanya ve Fransa ile mücadele etmiş, fakat başarılı olamamıştır.

Suriye ve Filistin Cephesi

Cephenin Açılma Nedeni

Osmanlı Devleti’nin İngilizler’in Süveyş’ten kuzeye doğru ilerleyişini durdurmak istemesi.

İngilizler Halep’e kadar ilerlemiştir (1918).

Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal Paşa, İngilizler’i Halep’in kuzeyinde durdurmuştur.

Notlar:

Mustafa  Kemal; Kafkas, Çanakkale ve Suriye-Filistin cephelerine katılmıştır.

Kafkas ve Kanal cepheleri taarruz cepheleridir ve bu cephelerin açılmasında Almanya’nın isteği etkili olmuştur. Kanal cephesinde Almanlar cephane yardımı da yapmışlardır.

Osmanlı Devleti Galiçya, Romanya ve Makedonya Cephesi’nde kendi sınırları dışında savaşmıştır.

Brest-Litowsk Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Berlin Antlaşması ile Rusya’ya verdiği Kars, Ardahan ve Batum’u geri almıştır.

Osmanlı’nın kazandığı tek cephe Çanakkale’dir.

Başta kazanılmaya çalışılıp kaybedilen cephe Irak’tır.

Savaşın Sona Ermesi ve Mondros Mütarekesi(30 Ekim 1918)

Osmanlının Teslim Olma Nedenleri:

Wilson İlkeleri’ne güvenilmesi

Bulgaristan’ın I.Dünya Savaşı’ndan çekilmesi.

İttihatçılar savaşın kaybedilmesinin sorumluluğu kendi üstlerine kalacağından ülkeyi terk etmişlerdir.

Hükümler:

Boğazlar tüm devletlere açık olacak ve İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecek.

İtilaf Devletleri, kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durumda herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecek (7. madde).

Vilâyât-ı Sitte’de (Altı il; Erzurum, Van, Harput, Diyarbakır, Bitlis, Sivas) bir karışıklık çıkarsa, İtilaf Devletleri buraları işgal edebilecek (24.Madde).

Bütün haberleşme-ulaşım araç ve gereçleri İtilaf Devletleri’nin kontrolüne verilecek.

Güvenliği sağlayacak askerden fazlası terhis edilecek.

Silah, cephane ve orduya ait tüm mallar İtilaf Devletleri’nin kontrolüne bırakılacak.

Sonuçları:

Osmanlı Devleti fiilen sona ermiştir.

Dünya Savaşı’nın Sonuçları

Savaştan en kârlı devlet İngiltere çıkmış ve Avrupa’nın en güçlü devleti olmuştur.

Fransa, Almanya’nın etkisinden kurtularak ikinci güçlü devlet haline gelmiştir.

İtalya, Avusturya’dan toprak almış ve Oniki Adalar’a hâkim olmuştur.

Rus, Alman, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları yıkılmış yeni milli devletler kurulmuştur.

Litvanya, Letonya, Estonya, Finlandiya, Yugoslavya, Çekoslovakya, Polonya, Macaristan, SSCB kurulan yeni devletlerdir.

Yenilen devletlerde rejim değişikliği olmuştur.

Dünya barışını sağlamak için merkezi Cenevre’de olan Milletler Cemiyeti kurulmuştur.

Sömürgeciliğin yerini manda ve himayecilik almıştır.

I. Dünya Savaşı’nı bitiren antlaşmalar, II. Dünya Savaşı’nın zeminini hazırlamıştır.

Siyah Beyaz Ödev Kapakları

Avrupa Tarihi (1300-1600)

Feodalitenin Çözülüşü ve Merkezî Krallıkların Kurulması

Feodalite (Derebeylik):

Ortaçağ Avrupası’nın kendine özgü sosyal ve siyâsî bir yönetim biçimidir.


Feodalitenin Ortaya Çıkışı

Kavimler Göçü sırasında barbar kavimlerin saldırıları karşısında kraldan bekledikleri yardımı alamayan soylular kendilerini korumak için, parayla savaşçılar tuttular, şato ve kaleler yaptırarak kendi yönetimlerini oluşturdular.


Feodalitenin Zayıflamasının Sebepleri:

Haçlı Seferleri sırasında

sefere katılan soyluların çoğunun ölmesi,

diğerlerinin de zayıflaması.

 

Coğrafi keşifler sırasında zenginlik ölçüsünün topraktan,

paraya dönmesi derebeylerinin gücünü zayıflattı.

 

İstanbul’un fethi sırasında topların şatoları ve surları yıkacak şekilde geliştirilmesi feodalitenin sonu oldu.


1300-1600 Yılları Arasında Avrupa’da Önemli Olaylar

·  Yüzyıl Savaşları Ø1337-1453 yıllarında İngiltere ile Fransa arasında yaşandı.

·  İki Gül Savaşları Øİngiltere’de derebeyleri arasında yapıldı.

·  Endülüs’te Katliam Ø1492’de İspanya’daki Müslümanlar yok edildi.

 

Teknolojik Gelişmeler

15. yüzyıldan sonra

Avrupa’da bilim ve teknolojide önemli gelişmeler oldu.

Bu gelişmeler Avrupa’nın siyasi, sosyal ve

ekonomik yapısını önemli ölçüde etkilemişlerdir.

 

Bu gelişmeler şunlardır:

Barut ve top:

Derebeylik yönetiminin yıkılmasında

önemli bir yeri vardır.

 

Matbaa:

Avrupalılar, kâğıdı Endülüs Müslümanlarından

öğrenmişlerdir.

Jan Gutenberg ise bu matbaayı pratik ve kullanışlı hale getirmiştir.

Matbaanın bulunması ile insanlık, Ortaçağ düşüncesinden kurtuldu.

Hümanizm, Rönesans ve Reform hareketleri ortaya çıktı.

 

Pusula:

Coğrafi Keşiflerin başlamasında önemli bir rolü olmuştur.

 

Avrupa’nın Yayılması (Coğrafi Keşifler)

Yayılmanın Nedenleri:

Siyasi Sebepler

Feodalitenin yıkılmasından sonra ortaya çıkan güçlü krallıklar, ticari alanda da birbirleriyle rekabete başladılar. Amaçları, Çin ve Hindistan gibi zengin ülkelere ulaşmaktı.

 

Jeopolitik Sebepler

Osmanlı Devleti’nin bütün önemli alanlara sahip olması Avrupalıların yeni yerler bulmak istemelerine sebep oldu.

Sosyal ve Ekonomik Sebepler

Avrupa’daki siyasi ve dini mücadeleler bazı insanların yerleşebilecekleri yeni topraklar aramalarına sebep oldu. Ayrıca Çin ve Hindistan’a doğrudan ulaşarak buradaki mallara daha ucuza sahip olmak istiyorlardı.


Keşifler:

Amerika’nın Keşfi (1492)

Amerika’yı Hindistan’a ulaşmak isteyen Kristof Kolomb keşfetti. Buranın yeni bir kıta olduğunu ise 1507 yılında Amerigo Vespuçi bildirdi.

Hindistan Yolu’nun Bulunması (1498)

1487 yılında Bartelmi Diyaz Ümit Burnu yolunu, 1498’de de Vasko dö Gama Hint Deniz Yolunu buldu.


Dünyanın Dolaşılması

Macellan adındaki bir denizci 1519 yılında dünyanın çevresini dolaşmak için denize açıldı. Yolculuk esnasında ölümü üzerine yola ikinci kaptan Del Kano devam etti. 1522 yılında biten yolculuk sonunda dünyanın yuvarlak olduğu anlaşıldı.

 

Keşiflerin Sonuçları

Coğrafi keşiflerin en önemli sonucu sömürge imparatorluklarının doğmasıdır. İngiltere, Fransa, Hollanda ve İspanya gibi devletler kurdukları sömürge kolonileri sayesinde ihtiyaçları olan hammaddeyi ucuza almışlardır.

Dünya ticaret yollarının değişmesi sonucu Akdeniz, ticaretteki önemini kaybetmiş, baharat ve ipek yolları kullanılamaz hale gelmiştir.

Amerika kıtasının kıymetli madenleri, altın ve gümüş ile pek çok hammadde Avrupa’ya gelmiş böylece Sanayi İnkılâbının doğması için ortam oluşmuştur.

Ticaretle uğraşan burjuva sınıfı zenginleşmiş buna karşılık toprak sahibi soyluların önemi azalmıştır.

Rönesans ve Reform hareketlerinin ortaya çıkmasına sebep oldu.

 

Keşiflerin Osmanlı Devleti’ne Etkileri:

Akdeniz ticareti önemini kaybetti.

İpek ve baharat yolları eski canlılığını kaybetti.

Amerika’dan gelen altın ve gümüşün Osmanlı ülkesine girmesi paranın değer kaybetmesine yol açtı.

Böylece mal ve eşya fiyatları arttı.

Devlet, bunu karşılamak için yeni vergiler koydu.

Bu durum ayaklanmaların çıkmasına yol açtı.

 

Rönesans

15. yüzyılın sonlarında önce İtalya’da başlayıp daha sonra diğer Avrupa ülkelerine yayılan edebiyat, düşünce ve güzel sanatlar alanlarındaki yenilik ve gelişme hareketleridir.


Rönesans’ın Sebepleri:

Matbaanın icadı sonucunda eski eserlerin basılması ve bunların incelenmesi

Avrupa’nın İslam Medeniyetinden etkilenmesi

Keşifler sonucu Avrupa’da sanat faaliyetlerinden zevk alan ve bilim adamları ile sanatkârları koruyan zengin kişilerin çoğalması.


Rönesans’ın Yayılışı:

Rönesans hümanizm ile başladı.

Hümanizm, Eskiçağ eserlerinin incelenerek bu eserleri yeniden ortaya çıkarma düşüncesinden doğmuştu.

Dante,Petrark ve Bokaçius hümanizmin öncüleridir.

Hümanizm akımının etkisiyle güzel sanatlarda da büyük gelişmeler oldu.

 

Önemli İsimler:

İtalya’da:

Resim Alanında Ø Leonardo da Vinci ve Rafael

Mimari Alanda Ø Bramante ve Mikelanj

Heykel Alanında Ø Mikelanj, Donatello ve Giberti

Fransa’da: Edebiyat Alanında Ø Villan, Rosard, Montaine

Almanya’da: Resim Alanında Ø Dürer

İngiltere’de: Edebiyat Alanında Ø Şekspir (Hamlet, Otello, Romeo ve Juliet…)

İspanya’da: Edebiyat Alanında Ø Cervantes (Don Kişot)

Hollanda’da: Resim Alanında Ø Rambrant


Rönesans’ın Sonuçları:

Hür düşüncenin ve yeni bir sanat anlayışının doğmasını sağladı.

Skolâstik düşüncenin yerini pozitif düşünce aldı.

Reform hareketlerinin başlamasına sebep oldu.


Reform

16. yüzyılda, ilk olarak Almanya’da başlayıp, zamanla Fransa, İngiltere ve Kuzey Avrupa ülkelerine yayılan Katolik kilisesinde meydana gelen dini değişiklik ve düzenlemelerdir.


Reform’un Sebepleri:

Matbaa’nın Etkisi: Matbaa’nın icadıyla pek çok İncil basıldı. Kutsal kitapların tercümeleri yapıldı. Okuma bilenlerin sayısı arttı.

Rönesans’ın Etkisi: İnsanlar daha özgür ve gerçekçi düşünmeye başladılar. Kilise ve papazlar eleştirilmeye başladı.
Din Adamlarının Yetkileri: Papa’nın aforoz, enterdi ve endülüjans gibi yetkilerini kendi şahsi çıkarları ve kilise çıkarları için kullanması tepkilere yol açtı. Papa’nın yetkileri tartışılmaya başladı.


Reform’un Yayılışı:

Reform hareketleri, Almanya’da Luther tarafından başlatıldı.

Luther, Tanrı ile kul arasına kimsenin giremeyeceğini, endülüjans satın alınarak kimsenin günahlarından kurtulamayacağını açıklayarak Papa’ya karşı çıktı.

Luther’in fikirlerini benimseyenlere Papa’yı protesto ettiklerinden dolayı Protestan adı verildi.

Böylece Hıristiyanlıkta Katoliklik ve Ortodoksluktan sonra üçüncü mezhep de ortaya çıkmış oldu.

 

Reform hareketleri diğer Avrupa ülkelerinde de yaşandı.

Bu hareketler neticesinde;

Fransa’da > Kalvenizm,

İngiltere’de > Anglikanizm,

İskoçya’da da > Presbiteryen mezhepleri kuruldu.

İsveç, Norveç ve Danimarka’da Protestanlık’ı kabul ettiler.


Reform’un Sonuçları:

Avrupa’da mezhep birliği bozuldu.

Protestan ülkelerde eğitim ve öğretim işleri kilisenin elinden alınarak laik bir öğretim sistemi kuruldu.


Osmanlı Ülkesindeki Hıristiyanlar ve Reform:

Osmanlı Devleti, ülkesinde yaşayan Hıristiyan azınlıklara geniş bir inanç özgürlüğü sağladığından dolayı Osmanlı Devletinde reform hareketleri etkili olmamıştır.

 

Osmanlı Siyasi Tarihi 1 (1300-1600)

OSMANLI SİYÂSÎ TARİHİ (1300-1600)

14. Yüzyılın Başında Yakın Doğu ve Avrupa

Yakın Doğu

Yakın Doğu, Anadolu, İran, Irak, Suriye, Filistin, Afrika, Arabistan ve Mısır’ı içine alan bölgedir.

Bu yüzyılda, Yakın Doğu tamamen Türk ve Müslüman devletlerin egemenliği altındaydı.

14. yüzyılın başında bölgede; Türkiye Selçukluları, Anadolu (Türkiye) Selçuklu Devleti, Bizans İmparatorluğu, Trabzon Rum İmparatorluğu, İlhanlılar, Altınorda Devleti, Memlûkler, Anadolu Türk Beylikleri bulunuyordu.

14. Yüzyılda Yakın Doğu’da Kurulan Devletler

Anadolu (Türkiye) Selçuklu Devleti

Anadolu Selçuklu Devleti 1243 Kösedağ Savaşı yenilgisinden sonra yıkılma dönemine girmiş, Moğol, İlhanlılara bağlı duruma gelmişti. Anadolu Selçuklu Sultanları İlhanlıların atadığı birer vali durumundaydı. Bu siyasi boşluk ortamında Anadolu da çok sayıda Türk Beyliği kuruldu.

Anadolu Türk Beylikleri

Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Karesioğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Candaroğulları, Hamitoğulları ve Osmanlı beyliği kurulmuştu. Bu beylikler de başlangıçta İlhanlılara bağlıydılar. Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılmasıyla bu beylikler arasında Anadolu hâkimiyeti konusunda mücadele başladı.

Bizans

14. yüzyıla girildiğinde sınırları küçülmüş, eski askeri ve ekonomik gücü kalmamıştı. Taht kavgalarının yarattığı istikrarsız bir dönemi yaşıyordu. Halk, tekfurların (askerî vali) ağır vergileri altında eziliyordu.

Trabzon Rum İmparatorluğu

IV. Haçlı seferi sonunda Haçlıların İstanbul’u işgal etmeleri üzerine Bizans’tan kaçan Komnen sülalesi tarafından Trabzon ve çevresinde kurulmuştu. 14. yüzyıl başında İlhanlı baskısı altındaydı.

İlhanlılar

Cengiz İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla İran’da kurulan bir Moğol devletidir. Dönemin en güçlü devletlerindendir.

Altınorda Devleti

Cengiz İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla Karadeniz’in kuzeyinde kurulan Moğol devletlerindendir.

Memlûkler

Memlûkler, Eyyûbî komutanlarından Aybek tarafından kurulmuştu. Moğollar ve Haçlılarla savaşarak İslâm dünyasında saygınlık kazandılar.

Zamanla Osmanlılarla da sorunlar yaşayan Memlûkler, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sonucu yıkıldılar (1517).

Avrupa

Balkanlarda siyasi birlik ve güçlü bir devlet yoktu. 14. yüzyıl başında Balkanlarda, Sırp, Bulgar, Macar krallıkları; Arnavutluk, Bosna-Hersek, Eflak-Boğdan, Erdel prenslikleri vardı.

Osmanlı Devleti kurulduğu sırada Avrupa’da feodalite (derebeylik) rejimi yaygındı. Güçlü merkezi krallıklar olarak İngiltere, Fransa ve Kutsal Roma-Germen İmparatorlukları bulunmaktaydı.

Denizci olan Venedik ve Cenevizlilerin Ege, Akdeniz ve Karadeniz’de ticaret kolonileri vardı.

Kayılar Söğüt’te

Kayı Boyu ve Osmanlı Ailesi

Osmanlılar, Oğuzların Bozokların Gün Han soyunun Kayı boyuna mensuptular.

Kayı sözcüğü, güç ve kudret sahibi anlamına gelmektedir.

Kayıların Anadolu’ya Gelişi ve Yerleşmesi

Kayılar, 1071 Malazgirt Zaferi’nin ardından Anadolu’ya gelmişler, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubat tarafından kendilerine yurtluk olarak verilen Ankara yakınlarındaki Karacadağ yöresine yerleşmişlerdi.

Burada bir süre kalan Kayılar, Ertuğrul Gazi yönetiminde Söğüt ve Domaniç yöresine uc beyliği olarak yerleştirildiler.

Kayılar, Bizanslılarla savaşarak topraklarını genişlettiler.

Yeni Bir Devlet Doğuyor

Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu

Ertuğrul Gazi’nin ölümünden sonra yerine oğlu Osman Bey geçti.

Bu sırada Anadolu, İlhanlı egemenliğine girmiş, Anadolu Selçuklu Devleti eski gücünü kaybetmişti.

Anadolu’da yaşanan iktidar boşluğundan yararlanan Osman Bey, 1299’da bağımsızlığını ilan etti.

Sakarya Havzası ve Marmara Bölgesi’nde Genişleme

Osman Bey, Bizans üzerine akınlar düzenleyerek sınırlarını genişletmeye başladı.

Osman Bey, Bizans tekfurlarından Karacahisar, Bilecik, İnegöl, Yarhisar ve Yenişehir’i alarak, İzmit’e yaklaştı.

Koyunhisar Savaşı (1302)

Osmanlılar X Bizans

Sebebi:

Osmanlıların İzmit’e yaklaşmalarından korkuya kapılan Bizans’ın tekfurlarla anlaşıp anlaşarak Osmanlılar üzerine yürümesi.

Sonucu:

Savaşı, Osmanlılar kazandı. Böylece Bursa’nın kuzeyi hariç, üç tarafı Osmanlı topraklarıyla çevrildi.

Önemi: Bizans’la yapılan ilk büyük savaştır.

Osman Bey, Bursa’yı fethetme hazırlıkları yaptığı sırada öldü.

Osman Bey, Ahi dervişlerinden Şeyh Edebâlî’nin kızı Bâlâ (Mâl) Hatun ile evlenerek Ahilerin desteğini sağlamıştır.

Osman Bey, babasından bir aşiret devralmış, oğluna ise bir devlet bırakmıştır.

Osmanlı Devleti’nin Kısa Zamanda Büyümesinin Sebepleri

1.Kurulduğu bölgenin uç bölgesi olması ve Moğol baskısından uzak bulunması.

2.Topraklarının tek elden yönetilmesi (Merkezi yönetim).

3.Fetih hareketleri için gerekli kuvveti kolayca bulabilmeleri.

4.Başarılı bir yerleşim siyaseti izlemeleri.

5.Yönetimin ilk dönemlerde tamamen Türklerin elinde olması.

6.Anadolu Türk beylikleri arasındaki mücadelelere başlangıçta katılmamaları.

7.Hıristiyan Bizans’a karşı gaza ve cihat duygusuyla hareket etmeleri.

8.Kuruluş devri hükümdarlarının üstün özelliklere sahip kişiler oluşu.

Osmanlı Devleti’nin Genel Özellikleri:

Tek bir hanedanın hüküm sürdüğü en uzun ömürlü devlettir.

Türk devletleri içinde en uzun süre yaşayan ve en geniş sınırlara ulaşanıdır.

Türk devletleri içinde merkezi otoritesi en güçlü olanıdır.

Kültür ve uygarlık alanında en ileri olan Türk devletidir.

Mutlak egemenlik haklarını hükümdar kullanır. Ancak, I.Ahmet dönemine kadar veraset yasası belirgin değildir.

Şeriat ile yönetildiğinden teokratik, mutlak egemenlik, haklarını hükümdar kullandığından monarşik devlet yapısı görülür.

Fetih temeline dayandığından askeri; etnik yapı çeşitli olduğundan çok uluslu bir imparatorluktur. Ancak sömürgeci olmamıştır

Osman Bey’in ölümünden sonra yerine oğlu Orhan Bey geçti.

Osman Gazi döneminde başlayan Bursa kuşatması, tekfurun şehri teslimiyle son buldu (1326).

Bir süre sonra Bursa, başkent yapıldı.

Maltepe (Palekanon) Savaşı (1329)

Osmanlılar X Bizans

Sebebi: Osmanlıların Kocaeli Yarımadasındaki fetihleri ve İznik’i kuşatmaları

Savaş: Bizans imparatoru III. Andronikos ile Osmanlı hükümdarı Orhan Bey arasında yapıldı (1329)

Sonuçları ve Önemi:

Savaş, Osmanlıların zaferiyle sonuçlandı. O güne kadar dikkat çekmeyen Osmanlılar ön plana çıktı.

Maltepe savaşından sonra İznik fethedildi, Kocaeli yarımadasının fethi büyük ölçüde tamamlandı.

Adalar Denizi’nde Gazâ’nın Devralınması

Osmanlılar, sınırlarını genişleterek Marmara kıyılarına gelmişlerdi. Ancak donanmaları yoktu.

Bu dönemde Karesioğulları ve Aydınoğulları, Bizans ve Haçlılarla savaşarak gazâ yapıyorlardı.

Karesi Bey’in ölümüyle, oğulları arasındaki taht kavgasından yararlanan Orhan Bey bu beyliği Osmanlı sınırlarına kattı.

Önemi:

Anadolu, Türk birliğinin sağlanması yolunda bir adım atıldı.

Osmanlılar Karesi topraklarına sahip olarak, Marmara kıyılarına ve Çanakkale boğazına ulaştılar.

Osmanlılar Karesi Donanmasına sahip oldular.

Hacı İlbey, Evrenus Bey, Ece Halil gibi değerli Karesi komutanları Osmanlı hizmetine girdiler.

Osmanlılar Rumeli’ye geçmeyi düşünmeye başladılar.

Osmanlı, Aydınoğlu yakınlaşması Umur Bey zamanında oldu.

Adalar Denizi’nde fetih yapan Umur Bey, Osmanlılarla ortak hareket ederek başarılı sonuçlar aldı.

Aydınoğulları, 1390’da Yıldırım Bayezit döneminde Osmanlılara bağlandı.

Sonuçları:

Anadolu, Türk birliğinin sağlanması yolunda bir adım atıldı.

Adalar Denizi’nde fetih faaliyetleri Osmanlılara geçti.

Rumeli’ye geçiş kolaylaştı.

Türklerin Rumeli’ye Geçişi

Rumeli’ye Geçişi Kolaylaştıran Sebepler:

Osmanlıların Karesi topraklarına ve donanmasına sahip olması

Osmanlıların Hıristiyanlara ait topraklarda cihad ve gazâ yapma ideali.

Türkmenlere yurt bulma ihtiyacı.

Bizans’ın Balkan milletlerine karşı Orhan Bey’den yardım istemesi.

Bizans İmparatoru Kantakuzen Edirne’yi kuşatan Sırp ve Bulgarlara karşı Orhan Bey’den yardım istedi.

Orhan Bey bunun üzerine oğlu Süleyman Paşa’yı yardıma gönderdi.

Edirne’yi kuşatan Sırp ve Bulgarları yenen Süleyman Paşa’nın yardımlarına karşılık Bizans, Gelibolu Yarımadası’ndaki Çimpe kalesini Osmanlılara verdi (1353).

Çimpe kalesi Osmanlıların Balkanlardaki fetihleri için önemli bir üs olmuştur.

Orhan Bey Döneminde Rumeli’deki Fetihler

Orhan bey’in oğlu Süleyman Paşa Gelibolu’yu ele geçirerek Keşan, Malkara, Tekirdağ, Çorlu ve Lüleburgaz’ı fethetmiştir.

Osmanlıların Rumeli’deki İskân Siyaseti

Fethedilen bölgelere Anadolu’dan Türk göçmenler yerleştirildi. Bundaki amaç göçmenleri yerleşik hayata zorlamak ve fethedilen yerlerin Türkleşmesini sağlamaktı. Bu göç gönüllü ve sürgün olmak üzere iki şekilde gerçekleştirildi.

Göçmenler, iskân yerlerine yakın bölgelerden seçilirdi. İklim şartlarının aynı olmasına dikkat edilirdi.

Göçmen aileler seçilirken özellikle anlaşmazlık içinde olan ailelerden birisi seçilirdi. Bundaki amaç kan davalarını engellemekti.

Göç eden ailelere toprak verilir ve bir süre vergi alınmazdı. Göç edenler yeni yerleşim yerlerini terk edemezlerdi.

Fethedilen yerlerdeki yerli halktan ayaklanma çıkarma ihtimali olanlar başka yerlere göç ettirilirdi.

Bir yerden göçmen alınırken o yerin üretim ve düzeninin bozulmamasına dikkat edilirdi.

İsti’malet sisteminin amacı fethedilen yerlerde Türk nüfusunu arttırmak ve Türk kültürünü yaymaktı.

Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de Takip Ettiği İskân Siyasetinin Sonuçları:

Göçebe Türklerin yerleşik hayata geçmeleri sağlandı.

Fethedilen yerlere Türklerin yerleşmesi sağlanarak o bölgenin elde tutulması kolaylaştı.

Fethedilen yerlere Türk-İslam kültürü yayıldı.

Gayrimüslim halka hoşgörülü bir tavır sergilenerek Osmanlıya bağlılıkları sağlandı.

Ç. Bizans’ın Rumeli’den Kuşatılması ve Balkan Kavimleriyle İlk İlişkiler Bizans-Batı Bağlantısının Kesilmesi

Orhan Bey döneminde Rumeli’deki Türk ilerleyişini durduramayan Bizans, Edirne’ye kadar olan toprakları Osmanlılara devretti.

Orhan Bey, Edirne’nin fethi için hazırlıklar yaparken vefat etti.

Orhan Bey’in ölümüyle yerine oğlu I.Murat (Hüdavendigar) geçti.

Çatalca’ya Kadar Olan Yerlerin Ele Geçirilmesi

Orhan Bey’in ölümünü fırsat bilen Bizans, Osmanlılara saldırdıysa da Çorlu, Lüleburgaz tekrar fethedildi.

Çatalca’ya kadar olan yerler ele geçirildi.

Hacı İlbeyi ve Evrenus Bey’in fetihleriyle; İpsala, Dedeağaç, Malkara ve Dimetoka alındı. Bizans’ın batı ile olan bağlantısı kesildi.

Edirne’nin Fethi (1362)

Edirne fethedilerek daha sonra başkent yapıldı (1365).

Filibe alındı.

İstanbul’un Kuşatılması

İstanbul ilk olarak 1391 yılında Yıldırım Bayezit tarafından kuşatıldı.

Ancak Haçlıların harekete geçmesi üzerine kuşatmayı kaldırıp onları Niğbolu Savaşı’nda mağlup etti (1396).

İstanbul’u ikinci kez kuşattığında ise Doğu’da Timur tehlikesi ortaya çıktı.

Yıldırım Bayezit, anlaşmayı tercih ederek kuşatmayı kaldırdı.

2. Balkanlarda Genişleme

Sırpsındığı Savaşı (1364)

Osmanlılar X Haçlı Orduları (Sırplar, Bulgarlar, Eflaklar, Bosnalılar, Macarlar)

Sebep: Edirne ve Filibe’nin Osmanlıların eline geçmesi Sırp ve Bulgarları rahatsız etmiş, bunların papaya başvurmaları üzerine Balkan Devletlerinden oluşan (Sırp, Bulgar, Macar, Eflak-Boğdan ve Bosnalılar) bir Haçlı ordusu kurulmuştur.

Durum: Haçlı Ordusunu Hacı İlbey komutasındaki bir akıncı birliği ani bir baskın sonucu yok etmiştir.

Önemi: Bu zaferle Balkan Devletleri üzerindeki Macarların etkisi kırılmış, Türklerin Balkanlardaki ilerlemeleri hız kazanmıştır.

Çirmen Zaferi 1371

Osmanlılar X Haçlı Orduları (Çoğunlukla Sırplar ve Bulgarlar)

Türklerin Balkanlardaki ilerleyişini durdurmak isteyen Haçlılar, Meriç ırmağı kıyında bir kez daha yenildiler.

Rumeli’nin büyük kısmı Türklerin eline geçti.

Bulgar Krallığı Osmanlılara bağlandı.

Kavala, Drama ve Serez alındı.

Ploşnik Bozgunu (1387)

Osmanlılar X Sırplar ve Bosnalılar

Bosna Kralının Karamanoğullarıyla işbirliğini cezalandırmak isteyen I. Murat, Timurtaş Paşa komutasındaki bir orduyu Balkanlara gönderdi. Osmanlı ordusu, Sırp ve Bosna ordusu tarafından pusuya düşürüldü, büyük kayıplar verildi.

Ploşnik olayından sonra Balkanlarda ittifak güçlendi. I. Murat Anadolu beylerinin de desteğiyle Balkanlara yeni bir sefere çıktı.

Kosova Savaşı (1389)

Osmanlılar X Haçlı Orduları (Sırplar, Eflâklar, Bosnalılar, Macarlar)

Sebep: Osmanlıların Balkanlarda ilerleyişini durdurmak için Sırp Kralı Lazar’ın öncülüğünde Haçlı ittifakının kurulması.
Sonuç: I. Murat komutasındaki Osmanlı ordusunun zaferiyle sonuçlandı. I. Murat şehit oldu.

Önemi:

Balkanların Türk yurdu olduğu kanıtlandı.

Sırplar, Osmanlı egemenliğine girdiler.

Murat’ın yerine oğlu I. Bayezit geçti. Savaşlardaki ustalığından ötürü ona Yıldırım dendi.

Balkanlardaki ilerleme,

Tırnova (1393), Selanik (1394) fethedildi.

İstanbul kuşatıldı, alınamadı.

Niğbolu Savaşı (1396)

Sebepleri:
Kuşatma altında bulunan Bizans’ın Avrupa’dan yardım istemesi,

Macarların Osmanlıların Balkanlar’daki ilerleyişi karşısında papadan yardım istemesi.

Durum: Avrupa Devletlerinin ordularından oluşan (Macar, Fransız, Alman, İngiliz, Polonya, Venedik ve diğerleri) Haçlı ordusunun Niğbolu kalesini kuşatması üzerine, Yıldırım Bayezit İstanbul kuşatmasını kaldırarak, Niğbolu önlerinde Haçlı ordusunu yendi.

Önemi:
Bu zaferden sonra Bulgaristan tamamen Türk topraklarına katıldı.

Bu zafer Anadolu Türk Birliğinin sağlanmasında da etkili oldu.

Mısır’daki halife Yıldırım’a “Rum Diyarının Sultanı” unvanını verdi.

Osmanlı-Bizans Antlaşması

İstanbul’u tekrar kuşatan Yıldırım, bu defa Timur tehlikesinin belirmesi üzerine Bizans ile anlaşma imzalayarak kuşatmayı kaldırdı.

Bu antlaşmaya göre:

İstanbul’da Türk Mahallesi kurulacak ve bir cami yapılacak.

Türkler ticaret amacıyla serbestçe İstanbul’a girebilecek.

İstanbul’da Türklerin davalarına bakmak için kadı bulunacak.

Bizans Osmanlı Devletine vergi verecek.

Osmanlıların Anadolu’da Türk Siyasî Birliğini Kurması

Anadolu’da Türk birliğinin sağlama çabaları Orhan Bey zamanında başlatılmış, bu dönemde Karesi beyliği Osmanlılara bağlanmış, Ankara, Ahilerden alınarak Osmanlı topraklarına katılmıştı.

Murat devrinde beyliklerle akrabalık yoluyla dostluk kurulmaya çalışılmış, Germiyano-ğulları’ndan çeyiz olarak bazı topraklar alınmış, Karamanoğulları, düşmanca davranışlarını sürdürünce üzerine sefer düzenlenmiş, Hamitoğulları’ndan para karşılığı bazı topraklar satın alınmıştı.

Yıldırım Bayezit, Anadolu birliğini sağlamak için iki sefer düzenledi. Bu seferler sonucunda: Batı Anadolu’daki beyliklerden Germiyan, Aydın, Saruhan, Menteşe ve Hamitoğullarına son verildi. (1390)

Candaroğullarına son verildi. (1392)

Kadı Burhanettin Beyliği (Eretna devleti) ile yapılan Kırkdilim Savaşı’nda Osmanlı kuvvetleri yenildi. Şehzade Ertuğrul şehit oldu. Kadı Burhaneddin’in Akkoyunlu Devleti’yle yaptığı savaşta ölmesi üzerine bu beyliğin toprakları da Osmanlılara katıldı.

Ankara Savaşı’ndan İstanbul’un Fethine

15. yüzyıl başlarında Osmanlılar doğuda Memlûk ve Timur Devletiyle komşu olmuşlardı.

Timur Çağatay Hanlığına son vererek büyük bir devlet kurmuş, Altınorda devletinin parçalanmasına yol açmıştı.

İran, Irak ve kuzey Hindistan’ı topraklarına katıp, 1400 yılından itibaren Osmanlı topraklarına saldırmaya başlamıştı.

Ankara Savaşı

Savaşın Sebepleri

Yıldırım tarafından toprakları alınan Anadolu Beylerinin Timur’a sığınarak, onu kışkırtmaları

Timur tarafından toprakları alınan Irak hükümdarı Celayiroğlu Ahmet ve Karakoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman’ın Yıldırım’a sığınmaları

Timur’un Çin’e yapacağı sefer öncesinde arkasında güçlü bir devlet bırakmak istemeyişi

Timur’un Osmanlı’dan kabul edilemez istekleri.

Timur, Yıldırım Bayezit’dan Anadolu Beylerinin topraklarını iade etmesini, Celayiroğlu Ahmet ve Kara Yülük Osman’ın kendisine teslim edilmesini, Osmanlı Devletinin kendisine bağlılığını (Timur adına para bastırma, hutbe okutma) bildirmesini istemişti.

Durum: İki ordu arasında savaş, Ankara’da Çubuk ovasında yapıldı. Karatatarların ve Anadolu beylikleri askerlerinin saf değiştirmesi Osmanlı ordusunun savaşı kaybetmesine ve Yıldırım Bayezit’ın esir düşmesine neden oldu.

Ankara Savaşının Sonuçları:

İlk ve son kez bir Osmanlı padişahı savaşta esir düştü.

Osmanlı Devleti 11 yıl sürecek Fetret devrine girdi.

Anadolu Türk birliği yeniden bozuldu, beylikler yeniden kuruldu.

Balkanlar’da Osmanlı ilerleyişi bir süre durdu, hatta bazı topraklar kaybedildi.

Bizans’ın alınması 50 yıl gecikti

Kardeşler Arası Taht Kavgaları (Fetret Devri)

Timur’un asıl amacı kendisine rakip olabilecek büyük bir Osmanlı Devleti’nin oluşmasını engellemekti.

Bu nedenle savaşı kazandıktan sonra Anadolu Beylerinin topraklarını geri vererek, Anadolu Türk birliğini parçaladı.

Osmanlı ülkesini Yıldırım’ın oğullarına bıraktı ve Anadolu’dan çekildi.

Timur’un Anadolu’dan çekilmesinden sonra Yıldırım Bayezit’in 4 oğlu arasında başlayan ve 11 yıl süren taht kavgası dönemine Osmanlı Tarihi’nde Fetret Devri denir.

Kardeşler arasındaki mücadeleyi Çelebi Mehmet kazandı ve Anadolu’da Türk birliğini yeniden sağladı (1413).

Çelebi Mehmet’e Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu da denir.

Fetret Devri’nde Balkanlarda Fazla Toprak Kaybetmememizin Sebebi:

Osmanlının adil ve hoşgörülü yönetimi

Avrupa’daki Yüzyıl Savaşları.

Anadolu’da Siyasî Birlik Yeniden Sağlanıyor

Çelebi Mehmet ikinci kez Anadolu Türk birliğini kurma çalışmalarını başlatmış ve Saruhanoğulları’nı ortadan kaldırmıştır. Aydınoğulları’ndan İzmir’i almış, Karamanoğulları’yla mücadele etmiş, onları barışa zorladı.

Anadolu’da Timur yüzünden kaybedilen toprakları geri aldı (1415).

Şeyh Bedrettin İsyanı

Çelebi Mehmet döneminde meydana gelen bir isyandır.

Şehzade Musa’nın kazaskerliğini yapan daha sonra İznik’te göz hapsinde tutulan medrese âlimi Şeyh Bedrettin Rumeli’ye geçmiş, ortak mülkiyet ve eşitliği savunma iddiasıyla isyan etmiştir.

İsyan bastırılmış Şeyh Bedrettin öldürülmüştür (1420).

Dinî olmaktan öte daha çok sosyal içerikli bir ayaklanmadır.

Şehzade Mustafa İsyanı

Timur’un beraberinde Semerkant’a götürdüğü Şehzade Mustafa, Timur’un ölümünden sonra Anadolu’ya dönerek isyan etmişse de mağlup olarak Bizans’a sığınmıştır.

Mehmet Çelebi’nin 1421’de ölümü üzerine yerine oğlu II. Murat geçti.

Murat, Anadolu’da Türk birliğini yeniden sağlamak için harekete geçti.

Candaroğulları, Menteşe, Hamit, Aydın ve Germiyanoğlu Yakup Bey’in vasiyeti üzerine de Germiyanoğulları Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır.

Karamanoğullarıyla mücadele edildi. Mağlup olan İbrahim Bey affedilerek beyliğinin başında bırakıldı.

4. Balkanlarda Sarsılan Osmanlı Egemenliğinin Pekişitirilmesi

Venedikle Mücadele

Osmanlı’daki taht kavgalarından faydalanan Venedik Dalmaçya kıyılarına yayılmıştı.

Venediklilerle ilk deniz savaşı yapıldı.

Bu tarihten itibaren denizlerde Osmanlı-Venedik rekabeti arttı.

Eflak alındı, Mora, Erdel ve Bosna’da Osmanlı otoritesi yeniden kuruldu.

Düzmece Mustafa Olayı

Taht değişikliğinden istifade ile Bizans’ın kışkırttığı Şehzade Mustafa’nın isyanı bastırılarak öldürülmüştür. (Düzmece Mustafa Olayı/1422).

İsyanı kışkırtan Bizans üzerine gidilerek İstanbul kuşatılmışsa da başarılı olunamamıştır.

Selanik, Venedik’ten alındı (1430).

Balkanlarda bulunan Yanya halkı, II. Murat’a başvurarak Osmanlı egemenliği altına girmek istediler.

1431 yılında Yanya Osmanlılara katıldı.

Bir taraftan Anadolu beylikleriyle mücadele eden Osmanlı Devleti diğer taraftan Balkanlar’da özellikle Erdel beyi Hünyadi Yanoş’un saldırılarını durdurmaya çalışan Osmanlılar, zor durumda kalmıştır.

Bu sebeple barış görüşmeleri yapılır.

1444’te Edirne Segedin Antlaşması imzalanmıştır.

Buna göre;

İki taraf arasında 10 yıl savaş yapılmayacak.

Tuna nehri sınır kabul edilecek.

Sırbistan yeniden kurulacak, fakat Osmanlı’ya vergi verecek

Eflak Macaristan’a bırakılacak, fakat Osmanlı’ya vergi verecektir.

Önemi:

Osmanlıların Haçlılarla imzaladığı ilk önemli antlaşmadır.

Edirne-Segedin Antlaşması sonrasında II. Murat, 12 yaşındaki oğlu II. Mehmet’i (Fatih) tahta geçirmiştir.

Kendisi de Manisa’ya çekilir.

Bu durum yeni bir haçlı ordusunun toplanmasına sebep olmuştur.

Varna Savaşı (1444)

Yeniden ordunun başına geçen II. Murat, Haçlıları büyük bir bozguna uğratmıştır.

Niğbolu’dan sonra toplanan ilk Haçlı ordusudur.

Ankara Savaşı’ndan sonra Osmanlıların eski gücüne ulaştığını gösteren ilk olaydır.

II. Kosova Savaşı (1448)

Sebepleri:
Bizans’ın ve papanın kışkırtması

Türkler’i Balkanlar’dan atma düşüncesi

Haçlıların Varna Savaşı’nın intikamını almak istemeleri

Hünyadi Yanoş ve Arnavut beyi İskender Bey’in gayretleriyle yeni bir Haçlı ordusu toplanması

Sonuçları:
Osmanlılar büyük bir galibiyet elde etmişlerdir.

Bir dönüm noktası özelliğindedir. Haçlıların son taarruzu, Osmanlıların son savunmasıdır. (II. Viyana kuşatmasına kadar)

Bizans’ın İstanbul’u kurtarmak için Haçlılar’dan yardım alma ümidi sona ermiştir.

Balkanlar’ın kesin bir Türk yurdu olduğu ve Türklerin Balkanlardan atılamayacağı anlaşılmıştır.

1451’de II. Murat’ın ölümüyle II. Mehmet, yeniden tahta geçmiştir.

Fatih ve Fetihler

İstanbul’un Fethi (29 Mayıs 1453)

İstanbul’un Fethinin Sebepleri

Bizans’ın Osmanlı şehzadelerini koruyarak ve kışkırtarak, taht kavgalarına neden olması,

Bizans’ın Osmanlı’ya karşı düzenlenen Haçlı seferlerini teşvik etmesi,

Osmanlı toprak bütünlüğünü bozan bir konumda olması

İstanbul’un boğaza hâkim bir konumda olması ve bu yüzden Karadeniz Akdeniz suyolunun anahtarı konumunda olması.

Hz. Peygamberin övgüsüne kavuşabilmek.

Osmanlıların Fetih İçin Yaptığı Hazırlıklar

Bizans’a denizden gelebilecek yardımı önlemek amacıyla Anadolu Hisarı’nın karşısına Rumeli Hisarı’nı (Boğazkesen) yaptırdı.

Bizans’a Balkanlardan gelebilecek muhtemel Haçlı yardımını önlemek için sınır boylarına akıncı birlikleri gönderdi.

Surlara karşılık, Şahi adı verilen büyük toplar döktürdü.

Haliçteki zincire karşılık gemileri karadan yürüterek Haliç’e soktu.

İstanbul, 53 günlük bir kuşatmadan sonra 29 Mayıs 1453’te fethedildi.

İstanbul’un Fethini Kolaylaştıran Nedenler

Bizans ordu ve donanmasının zayıf oluşu,

Kuşatma sırasında Avrupa’dan yardım alamaması.

Not:

Bizans kuşatma sırasında sadece Venedik ve Cenevizlilerden yardım alabilmiştir.

Cenevizliler kuşatma sırasında ticari kaygılarından dolayı hem Osmanlılara, hem de Bizans’a yardım etmişlerdir.

İstanbul’un Fethinin Dünya Tarihi Bakımından Sonuçları

Venedik ve Ceneviz ticareti olumsuz yönde etkilenmiştir.

Bin yıllık Bizans imparatorluğu tarihe karışmıştır.

Ortaçağ kapanmış, Yeniçağ başlamıştır.

İstanbul’dan kaçan Bizanslı bilim adamları Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketlerinin başlamasında etkili olmuşlardır.

Feodalite (derebeylik) sistemi çözülmeye başlamıştır.

İstanbul’un Fethinin Türk Tarihi Bakımından Sonuçları

Osmanlı Devleti Yükselme dönemine girmiştir.

Başkent Edirne’den İstanbul’a taşınmıştır.

Osmanlı toprak bütünlüğü sağlanmıştır. Osmanlı’nın Anadolu-Rumeli geçişi kolaylaşmıştır.

Osmanlı toprakları arasında sürekli sorun çıkaran bir fitne yuvası ortadan kaldırılmıştır.

Karadeniz-Akdeniz deniz ticaret yolunun denetimi Osmanlılara geçmiştir.

Osmanlı Devleti İslam dünyasında haklı bir şöhret ve itibara kavuşmuştur.

Bizans’ı Diriltme Umutlarının Söndürülmesi

Bizans’ın fethi sonrası Bizans imparatorluk ailesi, Mora’ya kaçmıştı.

Ayrıca, Trabzon’da da Rum Devleti vardı.

Her iki bölgede de Bizans’ın yeniden diriltilmesi mümkün olabilirdi. Bu sebeple, Fatih

Mora’yı (1460) ve Trabzon’u (1461) ele geçirdi.

Böylece, Bizans’ın yeniden kurulma umudu kalmadı.

Balkanlarda Fetihlerin Devam Ettirilmesi

Sırbistan’ın Fethi (1459)

Eflak’ın Osmanlılara bağlanması (1462)

Bosna – Hersek (1463-1465)

Boğdan’ın Osmanlılara bağlanması (1476)

Arnavutluk’un Fethi (1479)

Anadolu’da Egemenlik Mücadelesi

1459’da Cenevizliler’den Amasra alınmıştır.

1460’da Candaroğulları’ndan Sinop alınmıştır.

1461’de Trabzon Rum İmparatorluğu’na son verilmiştir.

1466’da Karamanoğulları’ndan Konya ve Karaman alınmıştır.

1473’de Akkoyunlular’la Otlukbeli Savaşı yapılmıştır.

Otlukbeli Savaşı (1473)

Sebepleri

Fatih’in Trabzon’u ele geçirmesi

Karamanoğulları beylerinin Uzun Hasan’a sığınması

Uzun Hasan’ın kendisini Timur gibi görmesi

Her iki hükümdarın da Anadolu’ya hâkim olmak istemesi

İki hükümdarda da cihan hâkimiyeti düşüncesi olması

Akkoyunlular’ın Tokat’ı yağmalamaları

Savaşta teknik üstünlüğe sahip olan Osmanlılar galip gelmiş, Akkoyunlular yıkılış sürecine girmişler ve Osmanlı için bir tehlike olmaktan çıkmışlardır. Doğu Anadolu toprakları Osmanlı nüfuzu altına girmiştir.

Fatih’in Anadolu’daki faaliyetlerinin temel sebebi Anadolu Türk birliğini sağlamak istemesidir.

Denizlerde Kazanılan Başarılar

Ege Adalarının Fethi

Limni, Eğriboz, Taşoz, Semadirek, İmroz, Midilli gibi adalar fethedildi.

Rodos’un Kuşatılması RodosAdası, Sen-Jan (Saint-Jean) şövalyelerinin elindeydi. Bunlar, ege’de korsanlık yapıyor, Osmanlı Devleti’ni huzursuz ediyorlardı. Mesih Paşa tarafından kuşatıldı, ama alınamadı (1480).

Osmanlı-Venedik Savaşları (1463-1479)
Fatih’in gerçekleştirdiği faaliyetler Venedik’in ticaretine zarar vermiş özellikle denizlerdeki ve Balkanlar’daki fetihler 16 yıl süren savaşlara sebep olmuştur. Karada genellikle Osmanlılar, deniz de ise genellikle Venedikliler üstün gelmiştir.

1479’da yapılan İmtiyazlar Antlaşması’na göre;

Her iki taraf aldıkları yerleri geri verecek

Kroya ve İşkodra kaleleri Osmanlılar’da kalacak

Arnavutluk, Mora, Dalmaçya kıyılarının bir kısmı Venediklilere bırakılacak

Venedikliler yıllık vergi ve savaş tazminatı ödeyecektir.

Buna karşılık;

Venedikliler İstanbul’da balyoz (elçi) bulundurabilecekler.

Venedikliler Osmanlı sularında serbestçe ticaret yapabilecekler

Osmanlı ülkesinde yaşayan Venedikliler’in davalarına kendi hâkimleri bakacak.

Venedik bayrağı taşıyan gemilere saldırılmayacaktır.

İlk imtiyazlar (kapitülasyonlar), Fatih tarafından ticareti geliştirmek ve Hıristiyan birliğini parçalamak amacıyla Venediklilere verildi.

Kırım’ın Fethi

Kırım’ın fethiyle Karadeniz ticaret yolları denetim altına alınmış, bu durum coğrafi keşiflere sebep olmuştur. Ayrıca Karadeniz bir Türk gölü haline gelmiştir (1475).

Yunan Adalarının Fethi

Kefalonya, Ayamavra, Zenta adaları fethedildi (1479).

Otronto’nun Fethi

Gedik Ahmet Paşa komutasındaki donanma, İtalya’nın Otranto kalesi fethetmişse de (1480), Fatih’in ölmesiyle başlayan taht kavgaları yüzünden gerekli yardım yapılamadığı için tekrar kaybedilmiştir.

Fatih’in Fetih Stratejisi:

Karadeniz ticaretine egemen olmak,

Anadolu Türk birliğini sağlamak,

Anadolu’da faaliyet gösteren devletleri etkisiz kılmak,

Ege ve Akdeniz ticaretine egemen olmak,

Bizans’ın yeniden dirilmesini önlemek,

Katolik Roma’yı ele geçirmek.

Cem Sultan Olayı

Fatih’in ölümünden sonra çocukları Cem ve Bayezit arasında taht kavgası başladı. Cem Sultan II. Bayezit’a karşı Memlûkler’in de kışkırtmasıyla birkaç kez taht mücadelesine girişmişse de mağlup olarak Rodos şovalyelerine sığınmış ve onlar tarafından papaya götürülmüştür. Böylece olay uluslararası bir sorun haline gelmiştir.

Cem Olayının Sonuçları ve Osmanlı Devletine Etkileri:

Cem’in Hıristiyanların eline geçmesi, batılı devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmasına neden olmuştur.

Osmanlıların batıdaki fetihlerinin durmasına neden olmuştur.

Cem Sultan’ın Memlûklere sığındığı dönemde bu devlet tarafından padişah gibi karşılanıp, himaye görmesi, Osmanlı-Memlûk ilişkilerinin daha da bozulmasına sebep olmuştur.

Papa’nın bakım masrafı diye yüklü miktarda para alması Osmanlı maliyesini zayıflatmıştır.

Bu olay, II. Bayezit’in Safevî tehlikesine karşı gereken önemi vermemesine neden olmuştur.

Bu olaydan dolayı Endülüs Emevileri’ne gereken yardım yapılamamıştır.

II. Bayezit döneminin sönük geçmesine sebep olmuş,

Papa ve Avrupa tarafından baskı unsuru olarak kullanılmıştır.

İslâm Dünyası Liderliğine (II. Bayezit ve Yavuz Dönemleri)

Kardeşi Cem Sultan’la giriştiği taht mücadelesini kazanan II. Bayezit Osmanlı Devleti’nin başına geçti.

Osmanlı-İran İlişkileri

Şah İsmail, 1502’de Akkoyunlu Devleti’ni yıkarak Safevi Devleti’ni kurmuştu. Devlet, Şiî mezhebine bağlıydı.

Şah İsmail, Anadolu’ya gönderdiği adamlar ile Şiîliği yaymak ve Anadolu’da Osmanlı hâkimiyetini yıkmak için isyanlar çıkartmıştır. Bu isyanlardan Şahkulu İsyanı uzun süre bastırılamamıştır (1511).

Şahkulu İsyanı’nı bastırmada II. Bayezit’in yetersizliği ortaya çıkmış, bu da taht değişikliğine zemin hazırlamıştır.

II. Bayezit, tahtı büyük oğlu Ahmet’e bırkmak istediyse de, yeniçerilerin baskısı sonucu padişahlığı, Yavuz Sultan Selim’e devretmek zorunda kaldı.

Taht mücadelesinin bitmemesi üzerine kardeşleri Korkut ve Ahmet öldürüldüler.

Çaldıran Savaşı

Şah İsmail’in Anadolu’da Şiiliği yayması ve isyanlar çıkartması karşısında İran üzerine bir sefer düzenleyen Yavuz, Çaldıran’da teknik üstünlüğünün de etkisiyle büyük bir zafer kazanmıştır (1514).

Sonuçları

Şah İsmail ailesini ve hazinesini bırakarak canını zor kurtarmıştır.

Belli bir süre için Safevi tehdidi ve Şii tehlikesi önlenmiştir.

1515 Turandağ Savaşı’yla Dulkadiroğulları’na son verilmiştir.

Anadolu Türk birliği kesin olarak sağlanmıştır.

Memlûklerle sınır komşusu olunmuştur.

Osmanlı-Memlûk İlişkileri (1485-1491)

İlişkilerin Bozulma Sebepleri

Fatih zamanından beri devam eden Hicaz suyolları sorunu

Cem Sultanı kışkırtmaları

Ramazan ve Dulkadiroğulları beylikleri üzerinde hâkimiyet mücadelesi

Karamanoğullarını desteklemeleri

Hindistan’dan gönderilen hediyelere Memlûkler’in el koymaları,

Savaşlardan kesin bir sonuç alınamamış, Tunus hükümdarının araya girmesiyle barış yapılmıştır.

Osmanlılar, aldıkları Çukurova’yı Memlûklere bıraktılar.

Osmanlı-Memlûk Savaşları (1516-1517)

Sebepleri

Memlûkler’in Safeviler ile işbirliği yapması

Ramazanoğulları üzerinde Hâkimiyet mücadelesi

Yavuz’un İslam dünyasında birliği sağlamak istemesi

Baharat yolunu ele geçirmek istemesi

Sonuçları

1516 Mercidabık Savaşı’nda Kansu Gavri mağlup edilerek Suriye, Filistin ve Kudüs, 1517 Ridaniye Savaşı’nda Tomanbay mağlup edilerek Mısır ve savaşılmadan Hicaz ele geçirilmiştir.

Memlûklüler yıkılmıştır.

Halifelik Osmanlılar’a geçmiştir.

Osmanlı devlet yönetiminde dini özellik önem kazanmış, teokratik bir yapıya kavuşmuştur.

Çok büyük ganimetler elde edilmiş ve hazine altınla dolmuştur.

Baharat yolu Osmanlıların eline geçmiştir.

Abbâsi halifesi ve kutsal emanetler Osmanlı koruyuculuğuna geçmiş ve İstanbul’a getirilmiştir.

İslam dünyasında birlik sağlanmıştır.

Venedikliler, Kıbrıs için Memlûkler’e ödediği vergiyi Osmanlı’ya ödemeye başlamışlardır.

Kıbrız, Girit ve Rodos hariç Doğu Akdeniz Osmanlı egemenliğine geçti.

Türk Denizciliğinin Yükselmesi ve Denizlerde Egemenlik Mücadelesi

Osmanlı denizciliği Fatih’te itibaren gelişme gösterdi.

Osmanlı donanması, II. Bayezit’le birlikte önemli bir güç haline geldi.

Kemal Reis, Burak Reis gibi denizciler yetişti.

İstanbul, İzmit ve Gelibolu’da tersaneler açıldı.

Kili ve Akkerman fethedildi (1484).

Modon, Koron, Navarin ve Lepanto kaleleri alındı (1499).

Endülüs’te (İspanya) bulunan Müslümanlar ve Yahudiler, II. Bayezit zamanında Hıristiyanların katliamından kuratarılarak bölgeden uzaklaştırıldılar (1492).

Osmanlılar Zirvede (Kanuni ve Sonrası)

Avrupa’da Genişleme

Osmanlı-Macar İlişkileri

Belgrat’ın Fethi (1521): Orta Avrupa’nın kapıları Osmanlılar’a açılmıştır.

Mohaç Meydan Muharebesi (1526): Macar kralı Layoş’un Şarlken ve Ferdinand’a güvenerek Osmanlı aleyhine çalışması üzerine sefere çıkan Kanuni, Mohaç’ta Macaristan ordusunu imha etmiştir. Erdel beyi Yanoş, Macar kralı yapılmış, Macaristan Osmanlı’ya bağlanmış, bu durum Osmanlı-Avusturya ilişkilerinin bozulmasına neden olmuştur.

Osmanlı-Avusturya İlişkileri

Viyana Kuşatması (1529): Ferdinand’ın Yanoş’un krallığını kabul etmeyerek saldırması üzerine Kanuni yeni bir sefere çıkmıştır. Ferdinand karşısına çıkmayınca Viyana’yı kuşatmış, fakat ordunun hazırlıksız olması ve mevsimin geçmesi nedeniyle başarılı olunamamıştır.

Almanya Seferi (1532):

Ferdinand’ın tekrar Macaristan’a saldırması üzerine meseleye köklü çözüm bulmak amacıyla Kanuni, Şarlken üzerine sefere çıkmıştır. Karşısına hiçbir ordu çıkmamıştır. Ferdinand’ın barış teklifini İran sorunu yüzünden kabul etmiştir.

1533 İstanbul Antlaşması’na göre;

¨ Ferdinand, Yanoş’un Macar krallığını kabul edecek.

¨ Avusturya kralı protokolde Osmanlı sadrazamına eşit sayılacak

¨ Barış süresi Avusturya’ya bırakılacak.

¨ Avusturya yıllık vergi ve tazminat ödeyecek.

Not:

Avusturya ile yapılan ilk antlaşmadır. Osmanlılar Avusturya’ya üstünlüğünü kabul ettirmiştir.

Macaristan’ın Osmanlı Topraklarına Katılması (1541):

Ferdinand, Yanoş’un oğlu Sigismund’un Macar krallığını kabul etmeyerek saldırınca sefere çıkan Kanuni Macaristan’ı 3 parçaya bölmüştür. Asıl Macaristan Budin eyaleti olarak Osmanlı’ya katılmış, Erdel, Sigismund’a, Macaristan’ın küçük bir bölümü de vergi karşılığında Avusturya’ya bırakılmıştır.

Zigetvar Seferi (1566):

Ferdinand’ın yerine geçen oğlu Maximilyen’in saldırıso üzerine Kanuni 13. Ve son seferine çıkmıştır. Kale fethedilmeden bir gün önce ölmüş, kalenin fethini gerçekleştiren Sokullu Mehmet Paşa sefere devam etmeyerek geri dönmüştür.

c. Osmanlı-Fransız İlişkileri

Kanuni, Şarlken’in Avrupa’da tek güç olmasını engellemek amacıyla bir taraftan Reform hareketlerini desteklerken diğer taraftan yaptığı seferlerle Fransa Kralı Fransuva’yı kurtarmış ve tahta Şarlken karşısında güçlü tutabilmek için ekonomik ayrıcalıklar verilmiştir. 1535 Kapitülasyon Antlaşması’na göre;

Fransızlar Osmanlı sularında serbestçe ticaret yapabilecekler.

Fransız tüccarlardan düşük gümrük vergisi alınacak.

Osmanlı ülkesinde yaşayan Fransızlar’ın kendi aralarındaki davalara Fransız hâkimler bakacak.

Osmanlı ile olan sorunlarda ise davalara Osmanlı mahkemeleri bakacak, fakat tercüman bulundurabilecekler.

Aynı haklardan Osmanlı Devleti de yaralanabilecek.

Bu antlaşma iki hükümdar hayatta kaldığı sürece devam edecektir.

ç. Doğu Avrupa’da Gelişmeler

Lehistan’ın Osmanlı Himayesine Girmesi (1575):

Erdel Prensi’ni kral seçtiren Sokullu, böylece Lehistan’ı himaye altına almıştır.

d. Avrupa Devletlerinin Siyasal İlişkilerinde Osmanlı Devleti’nin Rolü

e. Sokullu’nun Türk ve İslâm Dünyası ile İlişkileri

Don – Volga Kanalını Açma Projesi:

Sebepleri:
Rusların Karadeniz’e inmelerini ve Kırım’a saldırmalarını önlemek.

Kafkas hanlıklarını Hâkimiyet altına almak.

Orta Asya Türkleri’yle doğrudan irtibata geçmek.

İpek yolunu canlandırmak.

İran’ı kontrol altında tutmak amacıyla gerçekleştirilmek istenmişse de tamamlanamamıştır.

Not:

Ayrıca bu dönemde gündeme gelen Süveyş ve Marmara kanal projeleri de gerçekleştirilememiştir.

2. Akdeniz’de Üstünlük Sağlanıyor

Rodos’un Fethi (1522): Konumu çok önemli olan bu adanın fethiyle Ege Denizi’nin güvenliği büyük ölçüde sağlanmıştır.

Cezayir’in Alınması (1533): Barbaros’un Kaptan-ı Derya olması ile savaşılmadan Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Preveze Deniz Zaferi (1538): Şarlken’in oluşturduğu Andrea Dorya komutasındaki haçlı donanması mağlup edilmiş, Akdeniz bir Türk gölü haline gelmiştir.

Nis Seferi (1543): Fransa’ya yardım amacıyla mücadele edilmiştir.

Trablusgarb’ın Fethi (1551): Şarlken’in kontrolündeki Sen Jan Şovalyeler’inden Turgut Reis tarafından alınmıştır.

Cerbe Savaşı (1559): Turgut Reis’in Andrea Dorya ile yaptığı büyük bir deniz savaşıdır. Böylece İspanyollar’ın elindeki Cerbe adası alınmıştır.

Malta Kuşatması (1565): Akdeniz’de korsanlık yapan Sen-Jan Şövalyeleri’nin elindeki ada kuşatılmışsa da Turgut Reis’in şehit düşmesi üzerine kuşatma kaldırılmıştır.

Sakız Adası’nın Fethi (1568):

Cenevizlilerden Kaptan-ı Derya Piyale Paşa tarafından alınmıştır. Not: Ege’deki Türk hâkimiyeti pekişmiştir.

Yemen’in Fethi (1568-1570) : Koca Sinan Paşa yeniden almıştır.

Kıbrıs’ın Fethi (1571): Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, Kıbrıs’ın fethine, Avrupa devletlerini aleyhimize birleştirebileceği düşüncesiyle karşı idi.

Sokullu’nun karşı çıkmasına rağmen II. Selim, Kıbrıs’ın fethine karar verdi.

Vezir Lala Mustafa Paşa serdarlığa, Piyale Paşa donanma komutanlığına getirildi.

1570′te başlayan savaşlar sonucu Kıbrıs, 1571′de fethedildi.

Kıbrıs’ın Fethi’nin Nedenleri

Akdeniz ticaretinin güvenliğini sağlama düşüncesi

Kıbrıs’ın jeopolitik yönden çok önemli bir konumda bulunması ve zengin bir ada olması

Kıbrıs’ta üslenen şövalyelerin, korsanların Osmanlı ticaret gemilerine saldırması

Venediklilerin Kıbrıs için ödedikleri vergiyi kesmeleri

Kıbrıs’ın Osmanlı egemenliğindeki Anadolu, Mısır ve Suriye sahillerine yakın olması

Kıbrıs’ın Fethi’nin Sonuçları

Doğu Akdeniz tamamen Osmanlı egemenliği altına girdi.

Mısır yolunun güvenliği sağlandı.

Anadolu’yu savunmak üzere bir iç savunma hattı oluşturuldu.

Akdeniz’deki Osmanlı egemenliği pekiştirildi.

Venedikliler Doğu Akdeniz’den çıkarıldı.

İnebahtı deniz savaşına sebep oldu.

İnebahtı Savaşı (1571)

Sebep: Kıbrıs’ın fethi, Avrupa devletlerini yeniden harekete geçirdi.

Papa’nın kışkırtması ile İspanya, Malta, Venedik ve diğer İtalyan devletleri birleşerek bir Haçlı donanması oluşturdular.

İki donanma İnebahtı Körfezi’nde karşılaştı.

Don Juan komutasındaki Haçlı donanması, İnebahtı’da Osmanlı donanmasını bozguna uğratarak gemilerini yaktı (1571).

Yenilginin Sebebi:

Bu yenilgide, Kaptanıderya Müezzinzade Ali Paşa’nın denizcilerle değil, kara askerleriyle savaşa katılarak taktik hatası yapması önemli rol oynadı.

Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa’nın denizcilik tecrübesinin olmaması ve Osmanlı donanmasının savaşa hazır olmaması Osmanlıların savaşı kaybetmelerine neden oldu (1571).

Şiddetli çarpışmalardan sonra Kaptan-ı Derya Ali Paşa ve beraberindekiler şehit düştü.

Osmanlı donanması beklemediği bir darbe aldı ve çok sayıda gemisi batırıldı.

Sonuçları:

Savaşın sonunda Cezayir Beylerbeyi Uluç Ali Paşa, gemilerini kurtararak İstanbul’a getirdi.

Bu başarısından dolayı Uluç Ali Paşa, Kılıç unvanı ile kaptanıderyalığa getirildi.

İnebahtı Deniz Savaşı’nda kaybedilen donanmanın yerine, kısa zamanda daha güçlü bir donanma hazırlandı.

Donanmaya yapılan bu büyük harcama Osmanlı ekonomini oldukça zora soktu.

Venedik ile Barış (7 Mart 1573):

1572′de Akdeniz’e açılan Osmanlı donanmasına karşı koyamayan Venedikliler barış istemek zorunda kaldılar.

Vergi ödemeyi ve Kıbrıs’ın Osmanlı toprağı olduğunu kabul ettiler.

Bununla beraber İnebahtı faciasından sonra kaybedilen binlerce denizciyi yerine getirmek kolay olmamış ve tecrübesiz, leventlerden teşkil edilen yeni donanma Osmanlı’ya Akdeniz’de eski kudretini kazandıramamıştır.

Artık Avrupa siyasetini yönlendirecek ve ticaret yollarını hâkimiyet altına alacak Hint Seferleri gibi büyük projelere de edilmemiştir.

Tunus’un Fethi (1574):

Tunus, Kanunî zamanında Barbaros Hayrettin Paşa tarafından alınmış, ancak bir süre sonra İspanyolların eline geçmişti.

Bulunduğu coğrafî konumuyla stratejik yönden büyük öneme sahipti.

II. Selim döneminde Tunus’un fethine karar verildi.

Sinan Pasa ve Kaptanı derya Kılıç Alî Paşa komutasındaki kuvvetler 1574′te Tunus’u fethetti.

Tunus, bir beylerbeylik durumuna getirildi.

Vadi’üs Seyl Savaşı:

Fas Osmanlı himayesine girmiş, Kuzey Afrika’nın fethi tamamlanmış, Portekizliler denizlerdeki üstünlüklerini İngilizlere kaptırmışlardır.

Fas Sultanlığı’nın Osmanlı himayesine girmesi (1576)

Osmanlı Devleti ile Fas Sultanlığı arasında ilk ilişkiler Kanuni döneminde başladı.

Taraflar arasındaki ilişkiler Osmanlı Devleti’nin Cezayir’deki gücü ile orantılı olarak gelişme gösterdi.

XVI. yüzyılın ikinci yarısında Fas’taki iç mücadelelere karışan Osmanlı Devleti, Abdülmelik’e yardım ederek Fas Sultanı olmasını sağladı. (1576)

Sebepleri:

Fas’ın Akdeniz’in Atlas Okyanusu’na çıkış kapısı olan Cebelitarık Boğazı’nı kontrol etmesi.

Fas Sultanlığı’nın, Cezayir’in güvenliği yönünden büyük öneminin bulunması

Kuzey Afrika kıyalarının fethi tamamlandığı sırada Fas Sultanlığı’nda taht kavgası başlamıştı. Bir kısım Faslılar Portekiz kralından; bazıları da Osmanlı Devleti’nden yardım istediler.

Sokullu, Cezayir Beylerbeyi Ramazan Paşayı, Fas Sultanlığına yardıma gönderdi. Ramazan Paşa, Fas’a giderek orayı egemenliği altına almak isteyen Portekiz kralını Vadi-üs Sebil Savaşı’nda yendi (1578).

Önemi ve Sonuçları:

Bu zaferle Fas, Osmanlı himayesine alınmış oldu.

Bu savaşın sonunda Portekiz Krallığı, İspanya tarafından ele geçirildi.

Bu savaştan sonra Portekizliler Hint Deniz Yolu üzerindeki etkinliklerini İngiltere ve Hollanda’ya kaptırdılar.

Mısır’dan Fas’a kadar bütün Kuzey Afrika, Osmanlıların yönetimi ve denetimi altına girdi. Kuzey Afrika’da fetihler tamamlandı.

Not: Fas 50 yıl Osmanlı himayesinde kaldı ve 1830′da Cezayir’in Osmanlı Devleti’nden ayrılmasıyla ilişkiler kesildi. Osmanlı Devleti Fas’ı hiçbir dönemde topraklarına katmadı.

3. Doğuda Gelişmeler

Osmanlı-İran İlişkileri

Kanuni’nin Avrupa’daki meşguliyetinden faydalanmak isteyen İranlılar sınırda karışıklıklar çıkarınca Kanuni İran üzerine 3 sefer düzenlemiştir. Son seferinde kışı Amasya’da geçirerek ertesi yıl İran’ı ortadan kaldırmayı düşünmüşse de gönderilen elçilerle bir antlaşma yapılmıştır.

1555 Amasya Antlaşmasına göre;

Bağdat, Nahçivan, Erivan ve çevresi Osmanlı’ya katılmıştır.

Not: İran ile yapılan ilk resmi antlaşmadır.

1577 – 1590 Savaşları

Sınırlardaki karışıklıklar yüzünden yeniden başlayan savaşlar uzun süre devam etmiş, Osmanlı’nın galibiyeti ile sonuçlanmıştır.

1590 Ferhat Paşa (İstanbul) Antlaşması’na göre Nahcivan, Azerbaycan ve çevresi Osmanlı’ya bırakılmış, sınırlar Hazar Denizi’ne kadar ulaşmıştır.

Nedenleri

İran’da Şah Tahmasb’ın oğlu Şah İsmail, Osmanlı Devleti ve İran arasındaki barış antlaşmalarına riayet etmemiş ve Osmanlıya bağlı bazı emirleri kendi tarafına çekmeyi başarmıştı.

Osmanlı hükümeti, Van Beylerbeyine talimat vererek orada huzurun sağlanmasını istemişti.

İran’ın Luristan valisinin Osmanlı devletine sığınması gergin olan ilişkileri iyice bozdu.

Bu arada Şah İsmail ölmüş, İran’da taht kavgaları başlamıştı. Bu durumdan yararlanılmasını isteyen Van Beylerbeyi, İran’a saldırılması gerektiğini bildirdi.

Osmanlı Devleti’nin Kafkasya taraflarına ulaşmak, Kırım ve doğu Türk dünyasıyla bağlantı kurmak ve İran’ı kuzeyden baskı altına alma düşüncesi.

Sokullu Mehmet Paşa, savaş taraftarı değildi ama yönetimde etkin olan Sinan Paşa ve Lala Mustafa Paşa İran seferine başkomutan olmak istiyorlardı. Sokulu, Kanunî döneminde çekilen güçlükleri ve İran’ı elde tutmanın zorluğunu belirttiyse de padişah üzerindeki etkisi azaldığından, savaş açılmasına engel olamadı

III. Murat, İran’a savaş açılmasına karar verdi (1578).

İran üzerine gönderilecek ordunun komutanlığına Lala Mustafa Paşa getirildi.

Sokullu’ya rağmen başlatılan İran savaşının ilk evresi 1577–1589 yılları arasında on iki yıl sürdü.

Özdemiroğlu Osman Paşa komutasındaki Türk birlikleri İran kuvvetlerini Çıldır’da yendi.

Osmanlı orduları, savaşın ilk yıllarında başarı kazandılar ve Hazar Denizi’ne kadar ilerlediler.

Meşale Savaşı’nda Osmanlılar kazandı. Ardından yapılan bir seferde Osmanlı ordusu Azerbaycan ve İran’a girdi.

Bu savaştan sonra tüm Gürcistan fethedildi.

Tiflis Osmanlı vilayeti durumuna getirildi(1578).

Aynı yıl Şirvan da Osmanlı topraklarına katıldı.

Şah II. İsmail’in yerine geçen Şah Abbas barış istedi.

Sonuç: İki ülke arasında Ferhat Paşa (I. İstanbul) Antlaşması yapıldı (1590).

Maddeleri:

Tebriz, Karabağ, Gence, Gürcistan ve Luristan Osmanlılara bırakıldı.

Önemi:

Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti, doğuda en geniş sınırlarına ulaşmış oldu.

Osmanlı Devleti sınırlarını doğuda Hazar Denizi’ne kadar genişletti.

KANAL PROJELERİ

Don Volga ve Süveyş Kanallarının Açılması Girişimleri (1569):

Selim döneminde, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşanın gerçekleştirmeye çalıştığı önemli işlerden biri de Don ve Volga ırmaklarını bir kanal ile birleştirmek istemesidir. Don ve İdil nehirlerinin birbirlerine en fazla yaklaştığı yerde 10 km.lik bir kanal açarak Karadeniz ve Hazar denizinin birbirine bağlanması amaçlanmıştır.

Don – Volga Kanalı Projesi’nin Amaçları:

Kafkasya bölgesine egemen olmak

Orta Asya Türkleri ile ilişki kurabilmek.

Rusya’nın güneye inmesini ve büyümesini engellemek

İran Savaşlarında donanmayı Hazar Denizi’ne geçirerek İran’ı doğudan da sıkıştırmak

İpek Yolu’nun canlanmasını sağlamak

Altınordu Devleti’nin devamı olan Kazan ve Ejder hanlıkları Osmanlı egemenliğine alınacak

Don – Volga Kanalı Projesi’nin Başarısız Olmasının Sebepleri:

Kırım Hanı’nın projeye taraftar olmaması

Gönderilen askerlerin yetersizliği

Rusların saldırıları

Şiddetli soğuklar

Süveyş Kanalı Projesi’nin Amaçları:

Akdeniz ticaretini canlandırmak.

Baharat Yolu’nu Akdeniz’e çevirerek bu yola yeniden işlerlik kazandırması

Güney Asya’daki Müslümanlar üzerindeki Avrupalı baskısını kaldırmak

Portekiz’in Hint Okyanusu’ndaki faaliyetlerini önlemek

Asya ile yapılan ticaret Osmanlı topraklarından geçecekti. Osmanlı Devleti’ni ekonomik bakımdan da güçlendirecekti.

İlk olarak Yavuz döneminde gündeme gelen Akdeniz ile Kızıldeniz’in birleştirilmesi projesi 1568′de kanalın açılacağı bölgede incelemeler yapılmış, fakat Sokullu Mehmet Paşayı çekemeyenlerin engellemeleri nedeniyle, bu düşünce de gerçekleştirilememiştir. Süveyş Kanalı 1869 yılında İngiltere tarafından açılmıştır.

Karadeniz – Marmara Projesi

Sokullu Mehmet Paşa İznik Gölü, Sapanca Gölü ve Marmara denizi arasında bağlantı kurarak Marmara ve Karadeniz’i birleştirmek istemiştir. Mimar Sinan bu işle görevlendirildi ise de proje sonuçsuz kalmıştır.

b. Hint Okyanusu’nda Üstünlük Sağlama Mücadelesi

Hint müslümanlarının yardım isteği, bölgedeki Portekiz üstünlüğüne son vermek, Kızıldeniz’de yeniden üstün konuma gelebilmek için 4 sefer düzenlenmiştir. 1638 – Hadım Süleyman Paşa, 1551 – Piri Reis, 1552 – Murat Reis, 1553 – Seydi Ali Reis seferleri gerçekleştiren kaptanlardır.

Sefere gereken önemin verilmemesi, Osmanlı kaptanların tecrübesizliği, donanmanın okyanuslara dayanıklı olmaması ve Hint müslümanlarından gerekli desteğin alınamaması üzerine seferlerde istenilen başarı sağlanamamıştır. Yemen, Aden, Arap yarımadası, Maskat çevresi hâkimiyet altına alınmış, Kızıldeniz’deki Portekiz üstünlüğüne son verilmiş, Kızıldeniz, Basra Körfezi Osmanlı denetimine girmiştir.

Etiketler:

Türkiye Tarihi

Türkiye Tarihi

Malazgirt Savaşı (1071) ile başlayan ve bugünkü sınırlarımız üzerinde, Türklerin kurduğu devletlerin tamamının birden oluşturduğu Türkiye Tarihi’nin ilk bölümünü ilk Türkmen Beylikleri oluşturur.

Anadolu’da İlk Türk Beylikleri

Danişmentliler

Danişmentliler 1080 yılında Sivas merkez olmak üzere kuruldu.

Kurucusu Melikşah’ın komutanlarından Danişmentoğlu Ahmet Gazi’dir. Bizanslılar’a ve Haçlılara karşı mücadele etmişlerdir.

Danişmenliler’in varlığına 1178 tarihinde Anadolu Selçuklu hükümdarı II. Kılıç Arslan son vermiştir.

Saltuklular

Saltuklular, 1072′de Erzurum merkez olmak üzere kurulmuştur. Kurucusu Alp Arslan’ın komutanlarından Ebulkasım Saltuk’tur. Haçlılar ve Gürcülerle mücadele etmişlerdir. Saltukluların varlığına 1202′de Anadolu Selçuklu hükümdarı Rükneddin Süleyman Şah son vermiştir.

Mengücekliler

Mengücekliler, 1080 tarihinde Erzincan merkez olmak üzere kurulmuştur. Kurucusu Alp Arslan’ın komutanlarından Mengücek Gazi’dir. Gürcülere ve Rumlara karşı mücadele etmişlerdir. Mengüceklerin varlığına 1228 tarihindeAnadolu Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat son vermiştir.

Artuklular

Artuklular, 1102′de Harput, Diyarbakır, Halep ve Mardin civarında kurulmuştur. Bu beyliğin Hasankeyf kolu 1102′de Diyarbakır’da kurulmuştur ve 1231′de Eyyubiler tarafından yıkılmıştır.

Diğer kolu olan Harput kolu 1112′de Harput’ta kurulmuştur ve 1234′te Anadolu Selçuklu Devleti tarafından yıkılmıştır. Diğer bir kolu olan Mardin kolu ise, 1108′de Mardin’de kurulmuştur ve 1409′da Karakoyunlular tarafından yıkılmıştır.

Çaka Beyliği

Çaka Bey Devleti 1081 tarihinde İzmir’de kurulmuştur. Kurucusu Çaka Bey’dir. İlk denizci Türk devleti olan bu beylik bazı Ege Adaları’na sahip olmuştur. Beyliğin kurucusu Çaka Bey, İstanbul’u kuşatmak isteyince, Bizans’ın kışkırtmaları sonucu I. Kılıç Arslan tarafından öldürtülmüştür. Çaka Beyliği 1093 tarihinde Bizans tarafından yıkıldı. Böylece Batı Anadolu’dakiilk Türk egemenliği sona ermiş oldu.

Anadolu Selçuklu Devleti

Kuruluş Devri

Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah tarafından Anadolu hükümdarlığına tayin edilen Kutalmış’ınoğlu Süleyman Şah tarafından 1077 tarihinde kuruldu.

Büyük Selçuklular’a bağlı olan bu devletin başkenti İznik idi.

Süleyman Şah, halife tarafından onaylanarak “Sultan” ünvanı ile şereflendirildi.

Süleyman Şah Dönemi

1077 tarihinde Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdu.

İlk önce Konya, Afyon, Kütahya’yı alarak İznik’e kadar ilerledi.

Tarihte ilk kez Boğaz’ın Anadolu yakası Türkler tarafından kontrol altına alındı.

1086 yılında yapılan Habur Savaşı’nda Suriye Selçuklu hükümdarı Tutuş’a yenildi ve öldü.

UYARI : Boğazın Anadolu yakası ilk defa kontrol altına alınmış ve Boğaz’dan geçen gemilerden gümrük alınmıştır.

I. Kılıç Arslan Dönemi

Malikşah’ın ölümü üzerine Berkyaruk, Süleyman Şah’ın oğlu Kılıç Arslan’ı 1092′de Anadolu hükümdarlığına tayin etti.

1096 yılında başlayan I. Haçlı Seferi’nde, İznik ve Batı Anadolu Bizanslılara verildi.

UYARI : Bu durum Bizans’ın işine gelmiş, Türklere karşı savunmayı bırakıp taarruza geçmiştir.

I. Kılıç Arslan, 1107 tarihinde Büyük Selçuklularla yaptığı savaşta Habur Irmağı’nda boğularak öldü.

UYARI : İznik ‘in kaybedilmesi üzerine devletin merkezi Konya’ya taşınmıştır. Bu durum Türkler’in Batı’ya ilerleyişini bir süre engellemiştir.

I. Mesud Dönemi

1116 tarinde Aadolu Selçuklu Devleti’nin başına geçti.

Bir süre Danişmentlilere bağlı olarak hareket etmek zorunda kaldı.

1147 tarihinde II. Haçlı seferi başladı. Haçlılar bozguna uğratıldı.

Sultan I. Mesut 1155 tarihinde vefat etti.

UYARI : Anadolu’daki ilk bayındırlık ve kurumlaşma hareketleri bu dönemde başlamıştır.

II. Kılıç Arslan Dönemi

I. Mesut’un 1155 tarihinde ölümü üzerine oğlu II. Kılıç Arslan başa geçti.

1176 tarihinde Miryakefalon’da Bizanslılar bozguna uğratıldı.

UYARI : Bir daha Anadolu için “Türkler’in işgali altındaki ülke” deyimi kullanılmadı.

Miryakefalon’dan sonra Türkler’in Anadolu’ya yerleşmesi kesinleşti.

1178 tarihinde Danişmenliler Beyliği’ne son verildi.

II. Kılıç Arslan, 1192 yılında öldü. Selçuklu tahtına Gıyaseddin Keyhüsrev geçti.

Süleyman Şah Dönemi

Rükneddin Süleyman, 1192 tarihinde tahta geçen Gıyaseddin Keyhüsrev’i tanımayarak, 1196 tarihinde başa geçti.

Bizans’ı vergiye bağladı, Çukurova Ermenilerini Torosların güneyine çekilmeye zorladı.

Saltuklu Beyliği’ne son verdi. Süleyman Şah, 1204 tarihinde öldü.

UYARI : Bu tarihten itibaren Anadolu Selçukluları Gürcülerle komşu oldu.

I. Gıyaseddin Keyhüsrev Dönemi

Süleyman Şah’ın 1204 yılında ölümü üzerine tahta Gıyaseddin Keyhüsrev yeniden geçti.

Karadeniz seferi sonunda Trabzon Rum Devleti’ni yendi.

Akdeniz seferi sonunda Antalya’yı aldı.

UYARI : Anadolu Selçukluları ilk kez Akdeniz’e indi. Antalya ithalat ve ihracat yapılan yer haline geldi. Ticareti geliştirmek amacıyla Venedik’le ilk defa ticaret anlaşması yaptı.

İlk defa bir ticaret anlaşması Venediklilerle bu dönemde yapıldı.

Gıyaseddin Keyhüsrev 1211 tarihinde öldü.

I. İzzeddin Keykavus Dönemi

Gıyaseddin Keyhüsrev’in 1211 yılında ölmesi üzerine tahta geçti.

Trabzon Rum İmparatorluğu’nu yenerek Sinop’u fethetti.

Böylece Anadolu Selçukluları ilk defa Karadeniz’e ulaştı.

Kıbrıs Krllığı ve Venedik Cumhuriyeti ile ticaret antlaşmaları imzaladı.

I. İzzettin Keykavus 1220 yılında öldü.

Alaaddin Keykubat Dönemi

İzzettin Keykavus’un 1220 yılında ölümü üzerine tahta geçti.

Kırım’a bir donanma göndererek Kırım’ın Suğdak Limanı’nı fethetti.

UYARI : Anadolu Selçuklu Devleti böylece ilk deniz aşırı sefer yapmış oldu. Karadeniz ticareti tam güvenliğe kavuştu.

1228′de Mengücek Beyliğine son verdi.

1230 tarihinde Yassı Çimen Savaşı’nda Harzemşahları yendi.

UYARI : Bu savaşın tek olumsuz yönü Anadolu’yu Moğol istilasına açık hale getirmesidir. Bunun nedeni Harezmşahların Anadolu Selçukluları ile Moğollar arasında tampon bölge olmasıdır. Bu tampon bölge ortadan kalkınca Anadolu Moğollarla komşu oldu.

I. Alaaddin Keykubat 1237 yılında bir ziyafet esnasında zehirlenerek öldü.

Yıkılış Dönemi

Alaaddin Keykubat’ın ölümü üzerineoğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev tahta geçti.

Asya’da başlayan Moğol istilası bir çok Türkmen boyunun Anadolu’ya göç etmesine neden oldu.

Baba İshak, 1240 tarihinde devlete karşı ayaklandı.

1242 yılında Moğollar, Anadolu’ya girdi.

1243 yılında Kösedağ Savaşı’nda Selçuklular yenildi.

II. Gıyaseddin’in ölümü üzerine Rükneddin Kılıç Aslan tahta geçti.

Memlük hükümdarı Baybars Anadolu’yu Moğol baskısından kurtarmak için Anadolu’ya gelerek Moğolları yenilgiye uğrattı.

Anadolu Türk Beylikleri

Malazgirt Savaşı (1071) ile başlayan ve bugünkü sınırlarımız üzerinde, Türklerin kurduğu devletlerin tamamının birden oluşturduğu Türkiye Tarihi’nin üçüncü bölümünü Anadolu Türkmen Beylikleri oluşturur.

Karamanoğulları

Karamanoğulları Beyliği, Oğuzların Afşar Boyu’ndan olup Karaman merkez olmak üzere 1256 tarihinde kurulmuştu.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılması üzerine Anadolu’da en güçlü devlet olmuşlardı. Karamanoğlu Mehmet bey döneminde Türkçe’yi resmi dil olarak kabul ettiler. Anadolu Türk Birliği’nin kurulmasında Osmanlılara karşı en çok mücadele eden beylik Karamanoğlu Beyliği olmuştur. Yıldırım Bayezıt döneminde Osmanlılara katılan beylik, Ankara Savaşı’ndan sonra tekrar bağımsız olmuş, Fatih Sultan Mehmet döneminde etkisizleştirilerek, II. Bayezıt döneminde 1487 tarihinde yıkılmıştı.

Germiyanoğulları

1299 yılında kurulan Germiyanoğlu Beyliği’nin kurucusu Yakup Bey’dir. Kütahya civarında kurulmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra Anadolu’da en güçlü devlet olmuşlardır. Ege ve Marmara kıyılarına kadar ilerlemişlerdi. Germiyanoğlu Süleyman Şah Karamanoğullarına karşı topraklarını koruyabilmek amacıyla kızını I. Murat’ın oğlu Bayezıt’a vermiş, çeyizx olarak da Kütahya, Simav, Emet ve Tavşanlı’yı bırakmıştı. Germiyanoğlu Beyliğinin varlığına 1390 tarihinde Yıldırım Bayezıt son vermişti.

1402 Ankara Savaşı’ndan sonra yeniden kurulan beylik 1428′de Osmanlı Devleti’ne katıldı.

Aydınoğulları

Aydınoğulları Beyliği, Germiyanoğulları Beyliği’ne bağlı komutanlardan Aydınoğlu Mehet Bey tarafından Birgi merkez olmak üzere 1308 tarihinde kurulmuştur. Denzicilikte gelişen bu beylik güçlü bir donanma oluşturmuştu. En ünlü denizcileri Gazi Umur Bey’dir.

Aydınoğulları Beyliği 1390′da Osmanlı Devleti’ne katılmıştı.

1402 Ankara Savaşı’ndan sonra Cüneyt Bey tarafından yeniden kurulmuşsa da 1425 tarihinde II. Murat zamanında Osmanlı Devleti’ne katılmıştır.

Saruhanoğulları

Saruhan beyliği, Germiyanoğulları Beyliği’ne bağlı komutanlardan Saruhan Bey tarafından Manisa’da kurulmuştu.

Denizciliğe önem veren Saruhan Beyliği, 1390 yılında Yıldırım Bayezıt tarafından ortadan kaldırılmış Ankara Savaşı’ndan sonra yeniden kurulmuşsa da, Çelebi Mehmet döneminde tamamen Osmanlılara katılmıştı.

Karesioğulları

Karesioğulları Beyliği, Germiyanoğulları beylerinden olan Karesi Bey tarafından Balıkesir ve Çanakkale çevresinde kurulmuştu. Denizcilikte oldukça ilerleyen Karesioğlu Beyliği 1345 yılında Orhan Bey tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Hamidoğulları

Hamidoğulları Beyliği, Felekeddin Dündar Bey tarafından 1300 yılında Uluborlu merkez olmak üzere kurulmuştur.

Denizcilikle uğraşan Hamidoğulları Beyliği Yıldırım Bayezıt zamanında Osmanlılara katılmasına rağmen Ankara Savaşı’ndan sonra yeniden kurulmuş, 1423 yılında da II. Murat tarafından yıkılmıştır.

Eşrefoğulları

Eşrefoğulları Beyliği, Seyfeddin Süleyman tarafından Beyşehir merkez olmak üzere 1284 tarihinde kurulmuştur.

1326 yılında İlhanlılar tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Menteşoğulları

Menteşoğulları Beyliği, Menteş Bey tarafından Milas merkez olarak kurulmuştur. Denizcilikle uğraşan bu beylik, Yıldırım Bayezıt zamanında 1391′de Osmanlılara katılmıştı. Ankara Savaşı’ndan sonra yeniden kurulan beylik, II. Murat tarafından 1425′te tamamen ortadan kaldırıldı.

Candaroğulları (İsfendiyaroğulları)

Diğer adı İsfendiyaroğulları olan Candaroğulları Beyliği, Şemseddin Yaman tarafından 1292 yılında Sinop ve Kastamonu civarında kurulmuştur.

1461 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Eretna Beyliği

Eretna Devleti 1335 yılında Uygur Türkleri’nden Eretna Bey tarafından Orta Anadolu’da kurulmuştur. Devletin merkezi önce Sivas, sonra da Kayseri olmuştur. 1381 yılında Kadı Burhaneddin tarafından yıkılmıştır.

Kadı Burhaneddin

Kadı Burhaneddin 1381 yılında merkezi Sivas olmak üzere Kadı Burhaneddin Devleti’ni kurdu. Candaroğulları, Karamanoğulları ve Taceddinoğulları ile mücadele eden Kadı Burhaneddin Devleti, Timur tehlikesi karşısında Sivas halkının 1389 tarihinde şehri Yıldırım Bayezıt’e teslim etmesi ile Osmanlı’ya katılmıştı.

Dulkadiroğulları

1337 yılında Zeyneddin Karaca Bey tarafından Elbistan’da kurulan Dulkadiroğulları Devleti, Osmanlılar’la, Memlüklülerin arasını açan devlet olarak bilinir. Yavuz Sultan Selim tarafından 1515 Turnadağ Savaşı ile Osmanlı’ya katılmıştır. Bu beylik Osmanlı’ya katılanson beylik olup, bu beyliğin alınmasıyla Anadolu’da Türk birliği sağlanmış oldu.

Ramazanoğulları

Ramazanoğulları Beyliği, Ramazan Bey tarafından 1353 yılında Adana ve çevresinde kurulmuştur. İlk önce Memluk devletine bağlı iken Yavuz Sultan Selim ile birlikte Memlüklere karşı savaşmış, bundan sonra da Osmanlı Devleti’ne bağlı bir beylik olarak yaşamışlardır.

1608 tarihinde Osmanlı Devleti’ne bağlı bir vilayet haline getirilmiştir.

Abbasiler Dönemi

Abbasiler Dönemi

Abbasi Hükümdarları

Ebu’l Abbas Dönemi

Abbasi Devleti, Hz. Muhammed’in amcası Abbas’ın torunlarından Ebu’l Abbas tarafından 750 tarihinde kuruldu.

Abbasi hükümdarları, Emeviler gibi Arap üstünlüğüne dayalı bir devlet kurmadılar.

Ebu’l Musa, Haşimiye şehrini devlet merkezi yaptı, iç karışıklıklarla uğraştı, kanlı bir şekilde siyasi birliği sağladı.

UYARI : Ebu’l Abbas, siyasi birliği sağlarken yaptığı çalışmalar yüzünden “Seffah” (kan dökücü) lakabını almıştır.

Ebu Cafer El- Mansur Dönemi

Ebu Cafer El-Mansur, 754 yılında halife oldu.

754 yılında Abbasi Devleti’nin başkenti Bağdat’a taşındı.

751 yılında Çinlilerle Talas savaşı yapıldı.

Bu dönemde kültür hareketleri oldukça ilerledi.

Harun Reşit Dönemi

Harun Reşit, 786 yılında Abbasi Devleti’nin başına geçti.

Bu dönem Abbasilerin en parlak dönemi oldu.

UYARI : Binbir Gece Masalları’nda geçen Bağdat halifesi Harun Reşit’tir. Binbir Gece Masalları’nda özellikle bu dönemdeki İslam hazinesinin zenginliği vurgulanır.

Anadolu’ya akınlar yapıldı, İstanbul kuşatıldı fakat başarılı olunamadı.

Bu dönemde de iç isyanlar sürdü.

Me’mun Dönemi

Harun Reşit’in ölümü üzerine yerine oğlu Emin geçti.

Kısa süre sonra yerine Harun Reşit’in diğer oğlu Me’mun geçti.

Mu’tezile Mezhebi bu dönemde ortaya çıktı.

Bu dönemde Antik Çağ Yunan eserleri Arapça’ya çevrildi.

UYARI : Arap-İslam Devleti kültür ve sanat alanında dışarıdan (Helenizm’den) en çok bu dönemde etkilenmiştir.

Mu’tasım Dönemi

Me’mun’un ölümü üzerine 833 yılında kardeşi Mu’tasım halife oldu.

Bizans sınırlarında “Avasım” denilen Türk ordugahları kurdurdu.

UYARI : Avasım kentlerinin oluşturulma nedeni; İslam dünyasına karşı Bizans saldırılarını kırmaktır.

Mu’tasım’ın ölümü üzerine merkez otorite zayıfladı.

UYARI : Türkler’in sınır boylarında, yerleşim yerlerinden uzak bölgelerde Emir’ül Ümera görevi verilerek merkezden uzaklaştırılmasının ve ordugahlarda toplanmasının nedenleri savaşçı özelliklerini kaybetmelerini önlemek ve merkezde tehlike oluşturmalarını engellemekti.

Devlete bağlı Tavaif-i Mülk’ler bağımsızlıklarını ilan etti.

Abbasi Devleti’nin yıkılışı

Abbasi Devleti’nin Yıkılma Nedenleri

Abbasi Devleti, Mu’tasım’ın ölümü ile zayıfladı ve Moğollar’ın Bağdat’ı istilası ile yıkıldı.

Selçukluların yıkılması ile koruyucuları ortadan kalktı.

Şiilerin ve Emevilerin olumsuz çalışmalarından zarar gördü.

Zayıflama döneminde fetihlerin durgun geçmesi nedeniyle ekonomi zayıfladı.

Moğol Hükümdarı Hülagu’nun Bağdat’ı istilası ile Abbasi Devleti ortadan kalktı.

Endülüs Emevi Devleti

Abbasi Devleti yıkıldıktan sonra Abdurrahman bin Muaviye tarafından Kurtuba merkez olmak üzere 756 yılında kuruldu.

Endülüs Emevi Devleti askeri alanda değil, bilim ve kültür alanında ileri gitti.

En parlak dönemini III. Abdurrahman zamanında yaşadı.

Endülüs Emevileri zamanında yapılan Kurtuba Medresesi dünyanın en ünlü medresesidir.

UYARI : Bu medrese Avrupa Üniversiteleri’nin temelini oluşturmuştur. Buradan eski Yunan ve Roma dönemine ait eserler hakkında da Avrupa’ya ilk bilgiler yayılmıştır.

Franklar’ın saldırıları sonucunda zayıfladı ve 1031 yılında yıkıldı.

Endülüs Emevi Develeti’nden sonra bölgede Beni Ahmer Devleti kuruldu.

Beni Ahmer Devleti 1492′de yıkıldı.

Beni Ahmer Devleti

Endülüs Emevi Devleti’nin yıkılmasından sonra, Gırnata merkez olmak üzere kuruldu.

Kısa sürede güçlenerek deniz ticaret filosu kurdu.

Elhamra Sarayı gibi büyük eserlerle mimaride ilerledi.

İspanya’da XV. yüzyılda Hristiyan birliğinin kurulması ile Hristiyan saldırıları sonucunda yıkıldı.

Böylece İspanya’da Müslüman etkinliği sona erdi.

İslam Kültür ve Uygarlığı

Devlet Yönetimi

Devletin başında bulunan kişi, hem dini, hem de siyasi açıdan tüm yetkilere sahipti.

İslamiyetin kurulduğu ilk yıllarda, devlet başkanı Hz. Muhammed idi.

Hz. Muhammed’den sonra devlet başkanlığı görevi için halifeler seçildi.

Halifeler, Hz. Muhammed’in peygamberlik görevi dışındaki dünyevi bütün görevlerini yerine getirdiler.

Hz. Ömer döneminde sınırların genişlemesi ile devlet yapısında yenilikler yapılarak vali ve kadılar atanmaya başlandı.

Devlet hazinesi olarak bilinen Beytül Mal oluşturuldu.

Emeviler Dönemi’nde halifelik babadan oğula geçmeye başladı.

UYARI : Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ilk dört halife (Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali) seçimle belirlenmiştir.

Emeviler Dönemi’nde sınırların genişlemesi ile yeni devlet görevlileri ortaya çıktı.

Ordu

Sınırların genişlemesi ile ordu önem kazanmaya başladı.

Hz. Muhammed ve Hz. Ebubekir döneminde düzenli bir İslam ordusu yoktu.

İslam Devleti’nde, eli silah tutan her erkek asker olarak kabul edilirdi.

İlk düzenli İslam ordusu Hz. Ömer devrinde kuruldu.

Abbasiler devrinde, Türkler ve diğer milletler İslam ordusunda görev almaya başladı.

Hz. Osman devrinde ilk defa donanma kuruldu.

Sosyal Hayat

Sosyal hayata dair düzenlemeler Kur’an-ı Kerim’den alınırdı.

İslamiyette insanlar arasında fark olmamasına rağmen, Emeviler Dönemi’nde Araplar kendilerini diğer uluslardan üstün görmüşlerdi.

Arap olmayan Müslümanlar ise Mevali olarak adlandırılmıştı.

Abbasiler döneminde Araplarla Mevali eşit duruma geldi.

İslam Devleti’nde, Hristiyan ve Yahudiler’den oluşan topluma Ehl-i Kitap denir.

Ehl-i Kitap haricinde Müslüman olmayan kesime de Ehl-i Küfür denir.

Müslüman olmayan bu toplumlar haraç ve cizye vergileri verirdi.

Ekonomik Hayat

Ekonomi daha çok tarım, hayvancılık, ticaret ve el zanaatlarına dayalıydı.

UYARI : Abbasiler Dönemi’nde el zanaatları ile uğraşanlar, Fütüvvet Birlikleri denilen meslek örgütleri oluşturmuşlardır.

Hayvancılığın gelişmesi ile halı ve kilim dokumacılığı da gelişti.

Seramik, cam işlemeciliği ve dokumacılık da ilerledi.

Ticaret, İslamiyet ile birlikte Arap Yarımadası’nda oldukça hızlandı.

En çok ticaretin yapıldığı devlet Bizans’dı.

İslam Devletleri’nde, devlete ait gelirlere Beyt-ül Mal denir.

Devlete ait gelir kaynakları :

1. Savaş ganimetlerinin beşte biri

2. Gayrimüslimlerden alınan Haraç

3. Müslümanlar’dan alınan Öşür

4. Gayrimüslümlerden alınan Cizye

5. Maden, tuz, gümrük gelirleri

Emevi halifesi I. Velid zamanında ilk İslam parası basıldı.

Dil ve Edebiyat

İslamiyet’te dil ve edebiyatın kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir.

Arapça, Emevi halifesi Abdülmelik zamanında resmi dil olarak kabul edildi.

İslamiyet’ten önce, sözlü edebiyat gelişmişken, Hz. Muhammed’in hayatını yeni nesillere aktarmak amacıyla yazılı edebiyata da önem verildi.

Düşünce hayatı Abbasiler ile birlikte gelişmiştir.

Bilim

İslam medeniyetlerinde bilim; İslami bilimler ve pozitif bilimler olmak üzere ikiye ayrılır.

İslam bilimlerinin temeli Kur’an-ı Kerim’dir.

Tefsir : Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin yorumlanması bilimidir.

Hadis : Hz. Muhammed’in söylediği sözler ve yaptığı işlerin bütününe hadis denir.

Hadis biliminin önde gelenlerinden biri Sahih-i Buhari’nin yazarı İmam Buhari’dir.

Fıkıh : İslam hukukudur. Temeli Kur’an-ı Kerim’dir.

Kelam : İslam felsefesidir.

Ünlü İslam bilginlerinden başlıcaları; Razi, İbn-i Cemşit, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşt, Biruni, Taberi, Mesud-i, İbnül Esir ve İbn-i Haldun’dur.

Sanat

Sanat İslamiyet ile birlikte büyük gelişme gösterdi.

İslamiyet’in yayılması ile İslam sanatında İran, Türk ve Bizans sanatlarının etkisi görüldü.

İslam sanatı denince akla ilk gelen, mimaridir.

En önemli mimari eserler arasında; Ömer Camii, El Ezher Camii, İbn-i Tulun Camii, El Hamra Sarayı ve Kurtuba Camii sayılabilir.

El sanatlarında; oymacılık, kakmacılık, nakkaşlık, hat ve tezhip sanatları oldukça gelişti

Müslüman-Türk Devletlerinde Kültür ve Uygarlık

Hükümdar ve Saray

Devlet hanedanın ortak malı olarak kabul edilirdi.

Bu durum hükümdarın ölümünden sonra taht kavgalarına sebep olur, devleti zayıflatırdı.

Bazı Türk-İslam Devletleri’nde hükümdar, Sultan sanını kullandı.

İlk Türk-İslam Devletleri’nde hükümdar tahta çıkınca Abbasi halifelerinin tasdiğini istedi.

Merkez Teşkilatı

Hükümet, Divan-ı Saltanat denilenBüyük Divan’dan meydana gelirdi.

Divanın başkanı hükümdardı.

Selçuklular bu kurumu Abbasilerden almışlardır.

Büyük Divan’a bağlı olan dört divan şunlardı:

İstifa Divanı; Mali işlerle ilgilenen divandır. Başkanlığını müstevfi yapardı.

Tuğra Divanı; Devletin yazışmalarının yapıldığı divandır.

İsraf Divanı; Mal işlerin yolunda gidip gitmediğini kontrol eden divandır. Başkanına müsrif denirdi.

Divan-ı Arz; Ordu ve asker maaşları ile ilgilenen divandır.

Taşra Teşkilatı

Başkent dışındaki idari birimlere vilayet denirdi.

Vilayetlerin başında şehzadeler veya vali statüsünde naipler bulunurdu.

Anadolu Selçuklularında üç tip vilayet bulunurdu.

Meliklerin yönettiği vilayetler; bunlar hanedan tarafından gönderilen meliklerin doğrudan hükümdara bağlı olduğu vilayetlerdi.

Divan Dairesi vilayetleri; yönetimi divana ait olan vilayetlerdi.

Bizans sınırında bulunan vilayetler;

Başında uç beyi denilen sınır koruyucu beylerin bulunduğu vilayetlerdi.

Hukuk

İslamiyet’in kabulü ile hukuk kuralları değişikliğe uğradı, Türk töresi ile İslami kurallar bir sentez haline getirildi.

Adli teşkilat; Şeri Yargı ve Örfi Yargı olmak üzere ikiye ayrılırdı.

Şer’i Yargı; kadıların başkanlığındaki mahkemeler tarafından yürütülürdü.

Örfi Yargı; vergilere, askeriye ile, ikta sahipleri ve ticarete ilişkin kanunlarla ilgilenirdi.

Hükümdarların halkın şikayetlerini dinlemek amacıyla düzenlediği Mezali Divanları da görülürdü.

Askeri davalara kadı askerler denilen kadılar bakardı.

Ordu

İlk Türk-İslam Devletleri’nde ordu Türkmenlerden oluşurdu.

Karahanlılarda ordu Hassa ordusu, Eyalet askerleri ve Türkmen kuvvetleri olmak üzere üç bölüme ayrılmıştı.

Selçuklularda, Karahanlılar’dan farklı olarak ikta askerleri, bağlı devletlerin askerleri ve gönüllü askerler vardı.

Hassa Ordusunda, askerlik için ayrılan çocuklar belirli merkezlerde yetiştirilir, sultanlar Hassa Birliklerini burada yetişen askerler arasından seçerlerdi.

Eyalet askerleri; Şehzadelerin ve valilerin yönetimindeki askerlerdi.

Türkmen birlikleri; Göçebe Türkmen boylarının savaş anında orduya katılmaları ile oluşan birliklerdi.

Toprak Yönetimi

Devlete ait ve miri arazi olarak adlandırılan topraklar dört bölüme ayrılmıştı.

Has arazi ; Geliri hükümdara ait olan arazilerdi.

İkta arazi; Gelirlerine göre önemli devlet görevlilerine dağıtılan arazilerdi.

Mülk arazi; Başarılı devlet adamlarına verilen arazi idi. Bu topraklara sahip olanlar toprak hakkında her türlü tasarrufa sahipti.

Vakıf arazi; İlmi ve sosyal kuruluşların masraflarını karşılamak amacıyla bu kuruluşlara tahsis edilen arazilerdi.

Haraci arazi; Müslüman olmayan halka ait arazilerdi.

Din

İslamiyet’in kabulünden sonra İslam dinini yaymak için önemli çalışmalar yapmışlardı.

İslamiyet’te gaza denilen Müslüman olmayan ülkelere yönelik savaşlar ile önemli fetihler gerçekleştirmişlerdi.

İslam dini ile İslamiyetten önceki kültürlerin birleşmesi ile Babalik, Bektaşlik, Ekberilik ve Mevlevilik gibi çeşitli tarikatlar oluşturulmuştu.

İslamiyeti yaymak amacıyla eserler yazılmış, Kur’anı’ın yayılması amacıyla çalışmalar yapılmıştı.

Ekonomik Hayat

Tulunoğulları ve Akşidler, doğu ve batı ticaret yolları arasında oldukları için ticarette oldukça gelişmişti.

Eyyubiler ve Memlüklüler’de ise Mısır’la ticaret çok gelişmişti.

Memlüklüler döneminde Trablus, Şam, İskenderiye, Dimyat, Yafa ve Akka önemli ticaret merkezleri haline geldi.

Ümit Burnu’nun buluması ile bu ticaret merkezleri önemini yitirdi.

Gazneliler, Hindistan topraklarını ele geçirerek ekonomilerini canlandırmıştı.

Büyük Selçuklular’da, Orta Asya ve Hindistan’dan gelen ticaret yollarının geçmesi ülkeyi zengin bir hale getirmişti.

Anadolu Selçuklu Devleti, ticaret yolları üzerinde yaptığı vakıf kuruluşları, han ve kervansaraylarla ticari alanda gelişmişti.

Sosyal Hayat

Türk-İslam Devletleri’nde göçebe bir hayat görülmüş, göçebecilikten dolayı hayvancılık gelişmişti.

Yerleşik hayata geçildikçe köylerde oturanlar tarımla, şehirlerde yaşayanlar ise ticaret ve el sanatlarıyla uğraşmışlardı.

Şehirlerde ticaretle uğraşanlar Ahi teşkilatını oluşturmuşladı.

Anadolu Selçukluları zamanında Türkler zengin ve mutlu bir hayat sürmüşlerdi.

Bilim

Türk İslam Devletleri’nde medreseler bilim merkezi idi.

Büyük Selçuklu Devleti zamanında, dünyanın ilk üniversitesi olarak kabul edilen Nizamiye Medresesi yapıldı.

Medreselerde Kur’an, hadis, kelam, fıkıh, Arap dili ve edebiyatı, matematik, mantık geometri ve tarih okutulurdu.

Önemli bilim adamlarının başlıcaları; Farabi, Biruni, İbn-i Türk, İbn-i Sina, Gazali, Ömer Hayyam’dır.

Sanat

Türk-İslam devletlerindeki sanat eserlerinde mimari ağırlıkta idi.

Türk-İslam Devletleri tarafından yapılan ve günümüzde hala ayakta duran sanat eserlerinden bazıları şunlardır:

Tulunoğlu Camii

Baybars Camii

Mescid-i Cuma

Sultan Sencer Türbesi

Alaaddin Camii

Burmalı Minare

Orta Asya ve Yakın Doğu’da Kurulan Diğer Müslüman Türk Devletleri

Fatimiler

Şii Müslümanlar tarafından 969 yılında Tunus’ta kuruldu.

969 yılında Mısır’ı alarak Akşid devletine son verdiler.

Abbas halifesine saldırılarda bulunması üzerine Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey tarafından Suriye’den çıkarıldılar.

Haçlı saldırılarına karşı koyamayan Fatimiler, 1171 yılında Selahaddin Eyyubi tarafından yıkıldı.

UYARI : Batıni mezhebinden olan Fatimilerin 972′de kurdukları El-Ezher medresesi dönemin en önemli eğitim kuruluşudur.

Eyyubiler

Mısır’da, 1174 tarihinde Selahaddin Eyyubi tarafından kuruldu.

Selahaddin Eyyubi, Filistin, Suriye, Irak ve Yemen’i fethetti.

Selahaddin Eyyubi, Haçlılarla büyük savaşlar yaptı.

Haçlıların elinden Kudüs’ü geri aldı.

Eyyubi Devleti, 1250 yılında Kölemen komutanlarından Aybeg tarafından yıkıldı.

Memlük Devleti

1250 tarihinde Aybeg Türkmeni tarafından Mısır’da kuruldu.

Haçlılar ve Moğollarla büyük mücadeleler yaptılar.

Abbasi halifeliğinin koruyuculuğunu üstlendiler.

Ayn-ı Calud Savaşı ile Memlük hükümdarı Baybars, Mısır ve Avrupa’yı Moğol istilasından kurtardı.

Hicaz, Filistin ve Suriye’de egemen olna Memlüklüler bahrat yolu ticaretini ele geçirerek ekonomik yönden güç kazandı.

Anadolu üzerindeki emelleri nedeniyle Osmanlılarla uzun süre mücadele ettiler.

Memlüklüler, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında yapılan Merc-i Dabık ve Ridaniye Savaşları sonunda yıkıldı.

UYARI : Hükümdarlığın veraset yoluyla geçmediği tek Türk devletidir. Memlük Sultanları komutanlar arasından seçimle gelirdi.

Harzemşahlar

Merkez Gürgenç olmak üzere 1097 tarihinde Atsız tarafından kuruldu.

Moğol saldırıları sonucunda zayıfladılar.

Anadolu Selçukluları ile 1230′da yaptıkları Yassı Çimen Savaşı’nda yenildiler.

Moğol istilası sonrasında topraklarını terkedip Selçuklulara sığındılar.

UYARI : Selçuklulara bağlı atabeylerden imparatorluğa dönüşen tek devlettir.

Moğol İmparatorluğu

1196 yılında Temuçin, yani Cengiz Han tarafından başkent Karakurum olmak üzere kuruldu.

Cengiz Han 1227 yılında öldü.

Cengiz Han ölmeden önce eski bir Türk geleneğine uyarak topraklarını oğulları ve torunları arasında paylaştırdı.

UYARI : Moğollar (Cengiz Han)

Altınorda Hanlığı İlhanlılar Çağatay Hanlığı Kubilay Hanlığı

(1256 – 1502) (1256-1335) (1227 – 1370) (1206-1368)

(Hazar Denizi’nin (İran ve Doğu (Türkistan) (Çin)

Kuzeyinden Kırım’a Anadolu)

kadar uzanan topraklar)

Timur İmparatorluğu

Timur tarafından 1335 yılında Semerkant merkez olmak üzere kuruldu.

1401 yılında Karakoyunlu Devleti’nin topraklarının büyük bir kısmını ele geçirdi.

Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf’un Osmanlı Devleti’ne sığınması üzerine Anadolu’ya girdi.

1402 yılında Çubuk Ovası’nda Osmanlı Devleti ile Ankara Savaşı’nı yaptı ve Yıldırım Bayezıt’ı yendi.

Timur’un ölümünden sonra devlet parçalandı.

UYARI : Bu dönem, ticaret ve bilimde özenli gelişmelerin olduğu bir dönemdir. Astronomi alalında Uluğ Bey, Edebiyat alanında Ali Şir Nevai ve Matematik alanında Ali Kuşçu gibi ünlü isimler yetişti.

Anadolu Türk Beylikleri

Malazgirt Savaşı (1071) ile başlayan ve bugünkü sınırlarımız üzerinde, Türklerin kurduğu devletlerin tamamının birden oluşturduğu Türkiye Tarihi’nin üçüncü bölümünü Anadolu Türkmen Beylikleri oluşturur.

Karamanoğulları

Karamanoğulları Beyliği, Oğuzların Afşar Boyu’ndan olup Karaman merkez olmak üzere 1256 tarihinde kurulmuştu.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılması üzerine Anadolu’da en güçlü devlet olmuşlardı. Karamanoğlu Mehmet bey döneminde Türkçe’yi resmi dil olarak kabul ettiler. Anadolu Türk Birliği’nin kurulmasında Osmanlılara karşı en çok mücadele eden beylik Karamanoğlu Beyliği olmuştur. Yıldırım Bayezıt döneminde Osmanlılara katılan beylik, Ankara Savaşı’ndan sonra tekrar bağımsız olmuş, Fatih Sultan Mehmet döneminde etkisizleştirilerek, II. Bayezıt döneminde 1487 tarihinde yıkılmıştı.

Germiyanoğulları

1299 yılında kurulan Germiyanoğlu Beyliği’nin kurucusu Yakup Bey’dir. Kütahya civarında kurulmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra Anadolu’da en güçlü devlet olmuşlardır. Ege ve Marmara kıyılarına kadar ilerlemişlerdi. Germiyanoğlu Süleyman Şah Karamanoğullarına karşı topraklarını koruyabilmek amacıyla kızını I. Murat’ın oğlu Bayezıt’a vermiş, çeyizx olarak da Kütahya, Simav, Emet ve Tavşanlı’yı bırakmıştı. Germiyanoğlu Beyliğinin varlığına 1390 tarihinde Yıldırım Bayezıt son vermişti.

1402 Ankara Savaşı’ndan sonra yeniden kurulan beylik 1428′de Osmanlı Devleti’ne katıldı.

Aydınoğulları

Aydınoğulları Beyliği, Germiyanoğulları Beyliği’ne bağlı komutanlardan Aydınoğlu Mehet Bey tarafından Birgi merkez olmak üzere 1308 tarihinde kurulmuştur. Denzicilikte gelişen bu beylik güçlü bir donanma oluşturmuştu. En ünlü denizcileri Gazi Umur Bey’dir.

Aydınoğulları Beyliği 1390′da Osmanlı Devleti’ne katılmıştı.

1402 Ankara Savaşı’ndan sonra Cüneyt Bey tarafından yeniden kurulmuşsa da 1425 tarihinde II. Murat zamanında Osmanlı Devleti’ne katılmıştır.

Saruhanoğulları

Saruhan beyliği, Germiyanoğulları Beyliği’ne bağlı komutanlardan Saruhan Bey tarafından Manisa’da kurulmuştu.

Denizciliğe önem veren Saruhan Beyliği, 1390 yılında Yıldırım Bayezıt tarafından ortadan kaldırılmış Ankara Savaşı’ndan sonra yeniden kurulmuşsa da, Çelebi Mehmet döneminde tamamen Osmanlılara katılmıştı.

Karesioğulları

Karesioğulları Beyliği, Germiyanoğulları beylerinden olan Karesi Bey tarafından Balıkesir ve Çanakkale çevresinde kurulmuştu. Denizcilikte oldukça ilerleyen Karesioğlu Beyliği 1345 yılında Orhan Bey tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Hamidoğulları

Hamidoğulları Beyliği, Felekeddin Dündar Bey tarafından 1300 yılında Uluborlu merkez olmak üzere kurulmuştur.

Denizcilikle uğraşan Hamidoğulları Beyliği Yıldırım Bayezıt zamanında Osmanlılara katılmasına rağmen Ankara Savaşı’ndan sonra yeniden kurulmuş, 1423 yılında da II. Murat tarafından yıkılmıştır.

Eşrefoğulları

Eşrefoğulları Beyliği, Seyfeddin Süleyman tarafından Beyşehir merkez olmak üzere 1284 tarihinde kurulmuştur.

1326 yılında İlhanlılar tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Menteşoğulları

Menteşoğulları Beyliği, Menteş Bey tarafından Milas merkez olarak kurulmuştur. Denizcilikle uğraşan bu beylik, Yıldırım Bayezıt zamanında 1391′de Osmanlılara katılmıştı. Ankara Savaşı’ndan sonra yeniden kurulan beylik, II. Murat tarafından 1425′te tamamen ortadan kaldırıldı.

Candaroğulları (İsfendiyaroğulları)

Diğer adı İsfendiyaroğulları olan Candaroğulları Beyliği, Şemseddin Yaman tarafından 1292 yılında Sinop ve Kastamonu civarında kurulmuştur.

1461 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Eretna Beyliği

Eretna Devleti 1335 yılında Uygur Türkleri’nden Eretna Bey tarafından Orta Anadolu’da kurulmuştur. Devletin merkezi önce Sivas, sonra da Kayseri olmuştur. 1381 yılında Kadı Burhaneddin tarafından yıkılmıştır.

Kadı Burhaneddin

Kadı Burhaneddin 1381 yılında merkezi Sivas olmak üzere Kadı Burhaneddin Devleti’ni kurdu. Candaroğulları, Karamanoğulları ve Taceddinoğulları ile mücadele eden Kadı Burhaneddin Devleti, Timur tehlikesi karşısında Sivas halkının 1389 tarihinde şehri Yıldırım Bayezıt’e teslim etmesi ile Osmanlı’ya katılmıştı.

Dulkadiroğulları

1337 yılında Zeyneddin Karaca Bey tarafından Elbistan’da kurulan Dulkadiroğulları Devleti, Osmanlılar’la, Memlüklülerin arasını açan devlet olarak bilinir. Yavuz Sultan Selim tarafından 1515 Turnadağ Savaşı ile Osmanlı’ya katılmıştır. Bu beylik Osmanlı’ya katılanson beylik olup, bu beyliğin alınmasıyla Anadolu’da Türk birliği sağlanmış oldu.

Ramazanoğulları

Ramazanoğulları Beyliği, Ramazan Bey tarafından 1353 yılında Adana ve çevresinde kurulmuştur. İlk önce Memluk devletine bağlı iken Yavuz Sultan Selim ile birlikte Memlüklere karşı savaşmış, bundan sonra da Osmanlı Devleti’ne bağlı bir beylik olarak yaşamışlardır.

1608 tarihinde Osmanlı Devleti’ne bağlı bir vilayet haline getirilmiştir.

İlk Müslüman Türk Devletleri

Türklerin İslamiyeti Kabulü

Türklerin İslamiyeti Kabul Etme Aşamaları

Türkler ilk defa Müslümanlarla Hz. Ömer zaamanında karşılaştı.

Hz. Osman zamanında İran’ın fethinin tamamlanması ile Türklerle Müslümanlar komşu durumuna geldi.

Emeviler Dönemi’nde İslam ordularının Maveraünnehir’i fethi bölgede bulunan Türk devletleri yüzünden başarılı olamadı.

Türklerin Müslüman Olma Nedenleri

1. Türkler’in doğuştan savaşçı olmaları ve her Türk erkeğinin asker sayılması İslamiyet’teki cihat anlayışı ile uyuşması

2. İslamiyet’in kendi dinleri ile olan benzerliği

3. Türklerin sosyal hayatındaki bir takım unsurların İslamiyet’te de olması

Ekonomik Nedenler :

1. Türkler’in haraç ve cizye vergisinden kurtulmak istemeleri

2. Abbasi ordusunda ücretli askerlik yapmaları

Siyasi Nedenler :

1. Türkler’in Çinlilere karşı güçlü müttefik elde etmek istemeleri

2. Abbasilerin ılımlı politikaları

Talas Savaşı

Nedeni : Çinliler ve Arapların Orta Asya’yı denetim altına almak istemeleri.

Çinliler, Orta Asya’yı denetimleri altına almak amacıyla 747 yılında Türkistan’a sefer düzenledi.

Abbasiler, Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri’nin yardımı ile 571 yılında Talas’da Müslümanlar Çinlileri yendi.

Sonuçları :

1. Orta Asya Çinlileşmekten kurtuldu

2. Türkler, İslamiyet’i kabul etmeye başladı.

3. Kağıt, matbaa, barut, pusula gibi Çinlilerin geliştirdiği aletler, Müslümanlar tarafından öğrenilmeye başlandı.

UYARI : Kağıt, matbaa, barut ve pusulanın tarih içinde el değişmesi şu şekildedir.

Talas Savaşı Haçlı Seferleri

Çinliler —————————> İslam Dünyası ——————–> Avrupalılar

Matbaa – Kağıt ———->Rönesans – Reform

Barut ———————–>Feodalite’nin Yıkılışı

Pusula ———————>Coğrafya Keşifleri

İslamiyet’ten Önce Orta Asya’da Kurulan Türk Devletleri

Türkler’in İlk Ana Yurdu

Türkler’in ilk ana yurdu Orat Asya’da; Batı’da Hazar Denizi’nden Doğu’da Kingan Dağları’na, Kuzey’de Altay Dağları’ndan Güney’de Hindukuş ve Karanlık Dağları’na kadar uzanan bölgedir.

Bu bölge, coğrafi yapısı ve iklim şartlarının da elverişli olması nedeniyle Türkler tarafından Ana Yurt olarak tercih edilmiştir.

Göçebe kültürünün sonucunda şu durum ortaya çıkmıştır.

Merkezi yapı güçlenememiş,

Teşkilatçı özellik gelişememiş,

Mimari ve şehircilik ortaya çıkmamış,

Ekonomi, hayvancılığa dayalı kalmış,

Askeri yapıysa gelişmiştir.

Türkler’in Orta Asya’dan Göç Etmenlerinin Nedenleri :

Topraklarının tarıma elverişsiz olması,

Hayvanlar için otlakların yetersiz olması,

İklim koşullarının değişmesi nedeniyle kuraklık ve şiddetli kış yaşanması,

Türk boyları ve yabancı kavimlerle yapılan mücadelelerdir.

Asya Hun (Büyük Hun) Devleti

Merkez Ötügen olmak üzere Orhun ve Selenga nehirleri çevresinde kuruldu.

Tarihte bilinen ilk Türk devletidir. Devletin kurucusu ve ilk hükümdarı Teoman’dır.

Çinlilere karşı seferler yaptılar, Çinliler de bu seferleri durdurmak için Çin Seddi’ni yapmak zorunda kalmışlardır.

Teoman’ın oğlu Meta Han döneminde; diğer Türk devletlerine de örnek olacak “onluk sistem”e dayalı ilk düzenli Türk ordusu kuruldu.

Asya Hun Devleti’nin Yıkılışı

Mete Han’ın ölümünden sonra oğulları ülkeyi iyi yönetemediler.

Çin entrikaları ve bu devletle yapılan savaşlar ülkeyi zayıflattı.

İpek Yolu’nun Çin kontolüne geçmesi nedeniyle Hun ekonomisi bozuldu.

Artan Çin baskısı nedeniyle ülke iyice zayıflayarak Doğu ve Batı olarak ikiye ayrıldı.

Kavimler Göçü :

Çin baskısından kaçan Kuzey Hunları, M.S. 375′de Batı’ya göç etmeye başladılar. Hun göçleri sonunda Karadeniz’in Kuzeyi’ndeki Germen kavimleri Batı’ya göç etti. Doğu Germen kavimlerinin göçü sonucunda , Roma İmaparatorluğu, M.S. 395 tarihinde, Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı.

UYARI : Avrupa’ya ve Anadolu’ya ilk Türk akını bu dönemde düzenlenmiştir. Bu akınlar Anadolu’ya yerleşme ve yurt edinme amacı taşımamaktadır.

Avrupa Hun Devleti

M.S. 400′lerde başkent Etzelburg olmak üzere Avrupa Hun Devleti kuruldu. Bu sırada Hun hükümdarı Balamir’di.

Avrupa Hunları’nın en ünlü hükümdarı Attila’dır.

Attila, 447 yılında büyük bir ordu ile Doğu Roma (Bizans) üzerine yürüdü ve onları vergiye bağladı.

451 yılında Batı Roma İmparatorluğu üzerine ve 452 yılında da İtalya üzerien iki büyük sefer yaptı.

Göktürk Devleti

552′de Avarlar’a karşı isyan ederek, Bumin Kağan önderliğinde Ötügen merkez olmak üzere kuruldu.

Tarihte Türk ismini devlet isimlerinde kullanan ilk topluluktur.

Bumin Kağan’ın yerine geçen Mukan Kağan zamanında devlet en parlak dönemini yaşadı.

İstemi Yabgu döneminde Bizans ile Sasani Devleti’ne karşı büyük mücadeleler yapıldı.

Göktürk Devleti, Çin entrikaları sonucu, 582 yılında Doğu ve Batı Göktürkler olarak ikiye ayrıldı.

UYARI : Bu dönemde İpek Yolu, Göktürk, Sasani ve Bizans Devletleri’ni karşı karşıya getirmiştir. İlk Türk-Bizans ittifakı Sasaniler’e karşı bu dönemde olmuştur (571). Hedef doğu-batı ticaretini ele geçirmektir.

II. Göktürk (Kutluk) Devleti

682 yılında Kutluk Kağan önderliğinde kuruldu.

Ünlü hükümdarları Bilge Kağan döneminde, vezirleri Kültigin ve Tonyukuk ile birlikte, en parlak dönemlerini yaşadılar.

Bilge Kağan’ın ölümünden sonra zayıflayarak Basmil, Karluk ve Uygurlar’ın isyanı sonucu yıkıldılar.

UYARI : Türk tarihinin ve Türk edebiyatının ilk yazılı kaynağı olarak kabul edilen Orhun yazıtları bu dönemde yazılmıştır. Bu yazıtlarda Göktürk Tarihi ve Türk Uygarlığı hakkında önemli bilgiler verilmektedir.

Uygur Devleti

Yerleşik yaşamı benimseyen ilk Türk topluluğudur.

Budizm ve Maniheizm’i benimsediler.

Çin’den sonra matbaayı geliştirerek ikinci kez kullanılan ve hareketli harfleri icat ettiler.

840 yılında Kırgız Türkleri tarafından yıkıldılar.

UYARI : Budizm ve Maniheizm Uygurların hem mimari alanında hem de savaşçı özelliklerini kaybetmelerinde etkili olmuştur.

Kırgızlar, Uygurları yıkarak Türk yurdunun Moğollar’ın eline geçmesine neden olmuşlardır. Bu yüzden Türk tarihinde olumsuz anılmışlardır.

Avarlar

En ünlü hükümdarları Bayan Kağan döneminde Doğu Roam İmparatorluğu üzerien bir çok sefer yaptılar.

Sasanilerle birleşerek ilk defa İstanbul’u kuşattılar fakat ele geçiremediler.

Hristiyanlığı kabul eden Türk topluluklarındandırlar.

istanbul’u ikinci defa kuşattılar fakat bundaki başarısızlıkları zayıflamalarına sebep oldu ve 805 yılında Franklar’ın saldırısı sonucunda yıkıldılar.

UYARI : İslamiyet’i kabul eden boylar bugünkü Kazan Türklerinin temelini oluşturur.

Bulgarlar

Orta Asya’dan ve Oğuzlar’dan koparak Batı’ya göç eden kabilelerin birleşmesiyle oluştular.

Bir kısım Bulgar Türkleri Volga Nehri çevresine gelerek İdil (Volga) Bulgar Devleti’ni kurdular. Bu devlet 1236 yılında Altın Ordu Devleti tarafından yıkıldı.

Türk boylarına gelen diğer Bulgar Türkleri burada Tuna Bulgar Devleti’ni kurdular. Tuna Bulgarları zamanla Slavlaşarak ve IX. yüzyılda da Hristiyanlığı kabul ederek tarih sahnesinden silindiler.
Hazarlar

Hazar Türkleri tarafından Karadeniz’in kuzeyi ile Kafkaysa arasında kuruldu.

Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında İslam ordusu ile mücadele ettiler.

Hazar Türkleri, Museviliği kabul eden ilk Türk topluluğu olduklarından İslamiyet’in Avrupa’da yayılmamasında etkili oldular.

UYARI : Museviliği daha çok merkez yönetiminde bulunanlar kabul etmişlerdir. Halk arasında ise daha çok Hristiyanlık, Müslümanlık ve Şamanizm görülür.

Macarlar

Macar boyları Peçenek baskısı sonunda bugünkü Macaristan’a yerleştiler.

Avrupa’nın batısına ve güneyine akınlar yaptılar.

995 yılında Germen Kralı’nın karşı akını sonucunda büyük yenilgi aldılar.

Bu tarihten itibaren yavaş yavaş Hristiyanlaşarak kültürel özelliklerini kaybettiler.

UYARI : Macarlar, Hristiyanlığın Katolik mezhebini benimseyen tek Türk boyudur. Dinlerindeki değişim devlet yapılarına yansımış, boylar birliğine dayalı siyasi yapıdan, krallık sistemine dayalı bir yapıya geçmişlerdir.

macarlar aynı zamanda, Germenlerin Balkanlara inmesi ve Balkanlardaki Slavlarla kuzeydeki Slavların birleşmesini engellemişlerdir.
Peçenekler

Göktürk ve Uygur hakimiyetinde yaşadıktan sonra, X. yüzyılda Batı’ya göç ettiler. Macar ve Rus tarihinde etkili oldular.

XI. yüzyılda Hristiyanlığı kabul ettiler.

Malazgirt Savaşı’nda Oğuzlarla birlikte Bizans ordusuda yer aldılar.

1091 ‘de Kıpçaklarla yaptıkları bir savaşta yenildiler ve giderek dağıldılar.

UYARI: Peçenekler, Bizans ordusunda ücretli asker olarak görev almıştır. Bizans, Peçenekler’in bazılarını da Anadolu’ya yerleştirmiştir.

Kıpçaklar (Kumanlar)

Kıpçaklar, XI. yüzyılın başlarında Moğollar’ın baskısıyla Orta Asya’dan göç ederek Doğu Avrupa’ya geldiler.

Ruslarla büyük mücadeleler sonucunda Ruslar’ın Karadeniz’e inmelerini engellediler.

Zamanla ortadan kalktılar.

UYARI : Kıpçakların Seyhun Irmağı boylarında Oğuzlarla yaptıkları savaşlar, Dede Korkut Hikayeleri’ne konu olmuştur.

Oğuzlar

Oğuzlar başta Selçuklu ve Osmanlı olmak üzere daha bir çok Türk devletinin kurucuları olarak bilinirler.

Göktürk Devleti yıkıldıktan sonra Uygurların hakimiyeti altına girdiler.

Uygurların yıkılmasından sonra başkent Yenikent olmak üzere devlet kurdular.

Malazgirt Savaşı’nda, Bizans ordusunda yer aldılar.

UYARI : Oğuzların tarihte büyük devletlerin kuruluşunda etkili olmaları Türk toplulukları içinde en önemli boy kabul edilmelerine neden olmuştur. Türk toplulukları içinde İslamiyet’i kabul eden Oğuzlara “Türkmen” denilmiştir.

Uzların bir kısmı Hristiyanlığı kabul ederek Hristiyanlaşmışlar, Kafkasya’nın güneyine inen diğer bir kısmı ise İslamiyet’i kabul ederek Müslümanlaşmışlardır.

Türgeş Devleti

I. ve II. Göktürk Devletleri hakimiyetinde yaşadıktan sonra VII. yüzyılda Balasagun merkez olmak üzere devletlerini kurdular.

Sulu Kağan önderliğinde Emevilerle uzun yıllar mücadele ettiler.

Yerleşik yaşamı benimsediler ve tarihte parayı kullanan ilk Türk topluluğu oldular.

766 yılında Karluklar tarafından hakimiyetlerine son verildi.

UYARI: İslamiyet’in Orta Asya’da yayılmasını bir süre engellemişler böylece Orta Asya Türkleri’nin Araplaşmasını önlemişlerdir.

Karluklar

VI. yüzyılda Doğu Göktürk Devleti’ne bağlı olarak, Altay Dağları’nın batısında Kara İrtiş Nehri boylarında yaşadılar.

Talas Savaşı’nde Müslümanlar’ın tarafını tutarak Orat Asya’nın Çinlileşmemesinde önemli rol oynadılar.

Talas Savaşı’ndan sonra İslamiyet’i kabul ederek Müslüman olan ilk Türk boylarından biri oldular.

Sabirler

Ural Dağları’nın Güneyineve Kuzey Kafkasya’ya yerleştiler.

VI. yüzyıldan itibaren Doğu Avrupa’ya kadar inerek bu bölgedeki Bizans ve Sasani Devleti ile mücadele ettiler.

557 yılında Avarlarla yaptıkları savaşta yenilip, bu tarihten itibaren gittikçe zayıflayarak tarih sahnesinden silindiler.

Sibirya bölgesi, Sibirlerin bu bölgede yaşamalarından dolayı bu adı almıştır.

İlk Türk Devletlerinde Kültür ve Uygarlık

Devlet Yönetimi

Uygurlar dışında bütün Türk Devletleri göçebe devlet şeklinde yaşamışlardır.

Aileler obaları, obalar boyları, boylar ise budunları meydana getirirdi.

Devlet, hanedanın ortak malı kabul edilirdi.

Hakanın yetkileri “Kurultay” denilen danışma meclisi ile sınırlandırılmıştı.

UYARI : Bu durum Türk devletlerinde taht mücadelelerine sebep olmuştur. Bu yüzden Türk devletleri çok kısa sürelerde yıkılmıştır. Devlet kuzey-güney, doğu-batı, sağ-sol olmak üzere ikiye ayrılırdı. Sağı hükümdarlar yönetirdi. Senede iki kez toplanan Kurultay adı verilen bir meclis vardır. Boy beylerinden oluşurdu. Önemli kararlar alınırdı.

Kurultay, Türklerde askeri yapıda demokrasinin olduğunu gösterir.

Hukuk

İslamiyet öncesinde kurulan Türk devletlerinde yazılı hukuk kurallarına rastlanmaz.

Genelde, sosyal hayatı düzenleyen sözlü hukuk kuralları yani töreler baskındır.

Devlet yapısında töreyi uygulayan adalet teşkilatının başı hükümdardır.

Töre hükümleri ile çok ağır cezalar verildiği görülmüştür.

Ordu

İlk Türk devletlerinde kadın-erkek her Türk asker sayılırdı.

İlk düzenli Türk ordusu Asya Hun İmparatoru Mete Han tarafından kuruldu.

Ordunun başında başbuğ denilen başkomutan bulunurdu.

Türkler savaşlarda en çok sahte ricat denilen geri çekilme taktiğini uygulayarak başarılı oldular.

UYARI : Mete Han tarafından kurulan ordu, Türk Kara Kuvvetleri’nin temeli olarak kabul edilmiş ve Çin, Moğol, İran, Bizans ve Roma’yı da etkilemiştir.

Din

Tek bir tanrının varlığına inanılmış, Tanrı’ya “tengri” adı verilmişti.

Bu tanrı Gök tanrı olarak da bilinmekteydi.

Doğa da bir takım gizli güçlere inanılırdı.

Şamanizm yani iyi ruh ile kötü ruhun varlığına inanılan bir inançta yaygındı.

Öldükten sonra yaşama inanç vardı.

UYARI : İslamiyet öncesi Türklerde görülen tek Tanrı inancı, İslamiyet’in kabul edilmesinde etkili olmuştur. Bu Türklerde öldükten sonra yaşama inanılır, mezarlara Balbal’lar dikilirdi. (Balbal, öldürülen düşman sayısı kadar dikilirdi.)

Ekonomik Hayat

Bozkır kültürünün bir sonucu olarak göçebe ve yarı göçebe bir hayat sürmüşlerdir.

Göçebe hayatın bir sonucu olarak hayvancılık zorunlu geçim kaynağı olmuştur.

Bununla birlikte balıkçılık, tarım ve yağmacılık da ekonomik hayatta önemli yer almıştır.

Dil ve Edebiyat

Türklerde görülen en eski dil Göktürkçe ve alfabe olarak da Göktürk alfabesidir.

VII. yüzyılda Göktürkler tarafından Göktürk alfabesi ile yazılan Orhun kitabeleri bilinen en eski Türk yazıtları olarak kabul edilir.

Uygurlar da Uygur alfabesini kullanmışlar ayrıca hareketli harfleri bulmuş ve matbaayı kullanmışlardır.

Bilim ve Sanat

Oniki hayvanlı Türk takvimini meydana getirmişlerdir.

Bilim adamlarından meydana gelen ve Keneş Meclisi adı verilen bir meclisi meydana getirmişlerdir.

Göçebe hayat sürdükleri için taşınabilir sanat eserleri olarak kemer, kılıç, at koşumu gibi el sanatları ile uğraşmışlardır.

Uygurlar döneminde Maniheist mabetler yapılmış, mezar anıtları ve saray yapılarına da rastlanmıştır.

Tarih Bilimine Giriş

Tarih Nedir ?

Tarih, geçmiş insan topluluklarının, savaşlarını ve barışlarını, kültür ve uygarlıklarını, sosyo-ekonomik yapılarını, neden-sonuç ilişkisi içinde zaman ve yer göstererek, belgelere dayalı, inceleyen bilim dalıdır.

Tarih Çeşitleri :

Genel Tarih : İnsanoğlunun yeryüzündeki bütün geçmişini siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel tarihini başlangıçtan günümüze inceler.
Örneğin : Dünya Tarihi
Özel Tarih : Sadece bir devlet ya da milletin siyasi ekonomik ve kültürel tarihini inceler.
Örneğin : Türkiye Cumhuriyeti Tarihi
Siyasi Tarih : Uluslararası siyasi olayları savaşları barışları ve ittifakları inceler.
Örneğin : Osmanlı Siyasi Tarihi
Uygarlık Tarihi : Bütün ulusların meydana getirdikleri uygarlık eserlerini kültür ve medeniyet ürünlerini inceler.
Örneğin : Çin Uygarlığı

Tarih Anlayışları :

Hikayeci Tarih : Tarihi olayları neden-sonuç ilişkisi belirtmeden, belgelere dayandırmadan, efsanelere göre inceler. İlk temsilcisi Heredot’tur.
Öğretici Tarih : Tarihi olaylardan ders almak ve liderleri örnek alarak yönlendirici rol oynamak amaçlanır.
Sosyal Tarih : Toplumların her türlü faaliyetlerini inceler.
Bilimsel Tarih : Olayları neden-sonuç ilişkisi içinde bilimsel olarak inceler. Tarih bilinci bu sayede ortaya çıkmıştır.

Tarihe Yardımcı Bilim Dalları :

Filoloji : Dil Bilimidir. Toplumların dillerini inceler.
Coğrafya : Coğrafi bölgelerin özelliği ve iklimi tarihi olayların değerlendirilmesinde etkilidir.
Örneğin Fenikelilerin deniz ticareti ile uğraşmalarının nedeni coğrafyalarının tarıma elverişli olmamasıdır.
Kronoloji : Takvim bilimidir. Tarihi olayların oluş sırasını verir.
Paleografya : Toplumların eskiden kullandıkları yazıları inceler. (Mısır hiyeroglifi, Sümerlerin çivi yazısı, Türklerin Orhun ve Uygur abideleri gibi) Bu bilim dalı tarih öncesi dönemlerin aydınlatılmasında etkili değildir.
Antropoloji : İnsan ırklarını inceleyerek sınıflandıran bilim dalıdır.
Diplomatik : Fermanlar, beratlar ve dönemin yazışmalarını inceler. Siyaset bilimi olarak da adlandırılır. Başlangıç noktası Kadeş Barışının imzalanmasıdır.
Etnografya : Toplumların öz kültürlerini inceleyen bilim dalıdır.
Arkeoloji : Kazı bilimidir. Tarih öncesi dönemlerin aydınlatılmasında yararlanılmaktadır.
Sosyoloji : Toplum bilimidir. Tarihi olayları sosyoloji konularını hesaba katarak inceler.
Kimya : C14 metodunu kullanarak eski kullanılmış araç ve gereçlerin yaşları hakkında bilgi verir.
Nümizmatik : Eski paraları inceleyerek, toplumların ekonomik yapısı hakkında bilgi verir.
Epigrafi : Kitabeleri inceler. Örneğin : Göktürk ve Kültepe yazıtları.
Toponomi : Yer adlarını inceleyerek tarihe yardımcı olur.
Heraldik : Mühür bilimidir. Eski mühürleri inceler.

TARİH ÖNCESİ DEVİRLER ve TARİH DEVİRLERİ

İnsan topluluklarının o dönemde kullandığı ve günümüze kadar gelebilen kalıntılardan yola çıkılarak iki bölüme ayrılır.

TAŞ DEVRİ

KABA TAŞ DEVRİ

İnsanlığın en ilkel ve en uzun dönemidir. Bu dönemde henüz araç ve gereç yapımı başlamamıştır. İnsanlar kendilerini korumak için doğadaki sivri taşları olduğu gibi kullanmıştır.

YONTMA TAŞ DEVRİ

Bu dönemde insanlar taşları yontarak ilk defa araç ve gereç yapmışlardır. Bu aletler savunma ve avlanma amacıyla yapılmıştır. İnsan doğanın asalağı durumundadır. Tüketici, avcı ve toplayıcıdır. Ekonomik etkinliklerden ötürü göçebe bir yaşam sürmüşlerdir Mağara duvarlarına hayvan resimleri yapmışlardır. Dönemin sonlarına doğru ateş denetim altına alınmıştır. (Ateş önce insanları soğuktan ve yırtıcı hayvanlardan korumuş, daha sonraki dönemlerde ise insanlığın gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Toprak kapların yapımında madenlerin işlenmesinde olduğu gibi) Yontma Taş Devrinin sonlarına doğru buzullar çözülmüş, iklim yumuşamıştır.

CİLALI TAŞ DEVRİ

Bu dönemde alet yapımı gelişmiş sert ve düzgün aletler yapılmıştır. Taşın yanısıra ilk defa topraktan da araç gereçler yapılmıştır. (Toprakkaplar yapılmış, seramiksanatı ilerlemiştir.) İnsanlık için güzel bir dönemin başlangıcıdır. İnsan doğanın asalağı olmaktan kurtulmuş ilk defa üretim faaliyetlerini başlatmıştır. İlk defa tarım başlamış, hayat tarzı değişerek yerleşik yaşama geçilmiştir. Bunun sonucunda ilk köyler kurulmuş, hayvanlar evcilleştirilmiştir. Menhir ve Dolmen adı verilen anıtlar dikilmiştir. Bitki liflerinden elbiseler dikilmiştir.

MADEN DEVRİ

BAKIR DEVRİ

İşlemesi kolay olduğu için ilk kullanılan madenler bakır, altın ve gümüştür. Ancak doğada fazla bulunduğu için bakırdan daha fazla araç ve gereç yapılmış ve döneme damgasını vurmuştur.

TUNÇ DEVRİ

Bakır ve kalayın karışımından tunç elde edilmiş ve böylece daha sert dayanıklı araç gereçler yapılmıştır. Bu dönemde karasaban bulunmuş ve tarımda gelişim sağlanmıştır. Tüketim fazlası üretim elde edilmiş bu da ticaretin gelişmesini sağlamıştır. İlk şehir ve devlet yapıları kurulmuştur.

DEMİR DEVRİ

Demirin yüksek ısıda işlenebilmeye başlanması ile sanayide önemli gelişmeler sağlanmıştır. Ticaret hızlanmış ve dönemin sonlarına doğru yazı icat edilmiştir.

TARİH DEVİRLERİ

Tarih, yazının icadı ile başlayan zaman dilimi içerisinde devirlere ayrılırken, insanlık tarihini etkileyen büyük ve önemli olay ve buluşlara göre dört bölüme ayrılır.
İLK ÇAĞ

Yazının bulunmasıyla başlayıp (M.Ö. 4000-3500) Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışına kadar sürer. En uzun süren çağ olarak bilinir.
ORTA ÇAĞ
Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışından (476), İstanbul’un Türkler tarafından fethine kadar (1453) sürer.
YENİ ÇAĞ
İstanbul’un fethinden, 1453 tarihinde başlayıp, 1789 tarihli Fransız İhtilaline kadar sürer.
YAKIN ÇAĞ
1789 Fransız İhtilali ile başlayıp, günümüze kadar sürer.

Çin-Hint-İskit Medeniyetleri

ÇİN MEDENİYETİ SİYASİ TARİHİ
Çin’in tarihi Yontma Taş Devri’nde başlamıştır.
Şensi ve Kansu’da Türk kültürü etkili olmuştur.
Tunguz, Moğol, Türk ve Tibet kültürleri Çin’de etkili olmuştur.

ÇİN MEDENİYETİ KÜLTÜR VE UYGARLIK
Çin’de egemen olan dinlerin başında, Taoizm, Konfüçyüsçülük ve Budizm gelir. İpek üretimi sayesinde İpek yolu gelişti.
Çinliler Çin yazısını kullandılar.
M.Ö. XI’ yy’da mürekkep kullandılar.
M.Ö. 105′li yıllarda kağıdı icat ettiler.
M.S. 650′de matbaayı kullandılar.

HİNT MEDENİYETİ SİYASİ TARİHİ
En eski medeniyetler İndus Medeniyetleri’dir. Hindistan’daki ilk medeniyet Sint Medeniyeti’dir.
İndus ve Ganj nehirleri verimliliği artıran etkendir.
Güçlü devletler oluşamamış, küçük prenslikler ortaya çıkmıştır.
Kast örgütünü Ariler kurmuştur.

HİNT MEDENİYETİ KÜLTÜR VE UYGARLIK
Eski Hint Medeniyeti’nde en önemli toplumsal kurum KAST Teşkilatı’ydı. Kast Teşkilatı beş bölümden oluşurdu.
1. Brahmanlar : Din adamları
2. Ksatriyalar : Askerler ve soylular
3. Vaysiyalar : Sanatkar, tüccar ve köylüler
4. Südralar : İşçiler
5. Paryalar

İSKİT MEDENİYETİ SİYASİ TARİHİ
İskitler, M.Ö. XI. yy. ile M.S. II. yy. arasında yaşamışlardır.
Göçebe-atlı kavimlerin en büyüğüdürler.
Diğer adları Sakalar olup, tarihte Önemli rol oynayan ilk Türk topluluğudur.
M.Ö. VII. Yüzyıllarda Tuna Nehri’ne ulaştılar.
İskitler, Yakut Türkleri’nin atalarıdır.

İSKİT MEDENİYETİ KÜLTÜR VE UYGARLIK
İskitler ölümden sonraki hayata inandıkları için ölülerini Kurgan olarak bilinen çadır mezarlara gömerlerdi.
İskitler, en eski Türk dini olan Şamanizme inanırlardı.
İskitlerin Asya’daki mücadeleleri Alper Tunga Destanı’nda anlatılmıştır

Mezopotamya Medeniyetleri

AKADLAR SİYASİ TARİHİ
Akadlar, Sami Soyundan gelir.
Başkent Akad olmak üzere, M.Ö. 2350 yılında Kral Sargon önderliğinde krallıklarını kurdular.
Kısa sürede tüm Mezopotamya’ya hakim olduktan sonra Sümer Medeniyeti’nin yayılmasını sağladılar.
Kral Sargon önderliğinde tarihteki ilk büyük imparatorluğu kurdular.
Akad Krallığı, M.Ö. 2150 tarihinde Uruk Krallığı tarafından yıkıldı.

AKADLAR KÜLTÜR VE UYGARLIK
Akadlar, Sümer Uygarlığı’nı devam ettirerek büyükbir imparatorluk kurdular.
Tarihte ilk kez daimi ordu kuranlar Akadlar olmuştur.

ASURLULAR SİYASİ TARİH
Asurlular, Sami ırkına mensuptur.
M.Ö. 2000′lerde Mezopotamya’ya geldiler.
Başkentleri en önemli ticari merkezleri Asur kentiydi.
Tüccar bir kavim olan Asurlular, en çok Anadolu’da ticaret yapmışlardır.
Asurluların varlığına M.Ö. 612′de Medler, Babilliler ve İskitler tarafından son verildi.

ASURLULAR KÜLTÜR VE UYGARLIK
Asurlular daha çok Anadolu’da yaptıkları ticaret ile tanınırlar.
Anadolu’da ticari koloniler kurdular.
Anadolu’da, Asur Pazar yerlerine KARUM denir.
Büyük bir askeri imparatorluk kurdular.
Güçlü orduları ve şiddetli kanunları vardı.
En ünlü tanrıları Asur’du.
Mezopotamya’da ölümden sonra hayat inancı olmadığından, anıt mezarlara hiç rastlanmaz.

BABİLLİLER SİYASİ TARİH
Sami soyundan gelen Amurrular’a Babilliler denir.
Başkent Babil olmak üzere M.Ö. XIX. yy’da Mezopotamya’nın en güçlü devletini kurdular.
Birinci Babil Devleti’ni M.Ö. 1594′te Hititler yıktı.
İkinci Babil Devleti’ni M.Ö. 539′da Persler yıktı.

BABİLLİLER KÜLTÜR VE UYGARLIK
Babilliler, Kral Hammurabi zamanında mutlak krallığa dayalı büyük bir imparatorluk kurdular.
Sümer Kralı Urukagina tarafından yazdırılan ilk kanunlardan sonra Mezopotamya’da bilinen diğer bir kanun ise Hammurabi Kanunları’dır.
Babilliler, astronomi çalışmaları yapmışlar, burçları bulmuşlar ve yılı 354 güne bölmüşlerdir.
Babillilere ait en önemli sanat eserleri şunlardı : Hammurabi Steli, Babil Kulesi ve Babil’in Asma Bahçeleri.

SÜMERLER SİYASİ TARİHİ
Mezopotamya’da kurulan ilk devlet Sümerler’dir.
Sümerlere ait en önemli şehirler, Lagaş, Uruk, Endu, Kalde ve Kaş’tı.
Sümerler, M.Ö. 1950′de Elamlar tarafından yıkıldı.
Çivi yazısını icat eden Sümerler böylelikle tarihi devirleri başlatmış oldular.

SÜMERLER KÜLTÜR VE UYGARLIK
Sümerler krallarına Patesi adını verirlerdi.
Yazı, tarihte ilk defa Sümerler tarafından kullanıldı.
Tarihte bilinen en eski kanunlarda Sümerler’e aittir.
Doğa güçlerine inanan Sümerler’de en ünlü tanrılar, Anu (Gök tanrısı), Enlil (Yeryüzü tanrısı), Enki (Okyanus tanrısı)’dır.
Sümerlerde en önemli sanat eserleri zigguratlardır.

Sümerler meydana getirdikleri yüksek uygarlık seviyesinde bilimde de ileri gitmişler bilim alanında şu çalışmaları yapmışlardır.
1. Ayı 30, yılı 360 gün olarak hesapladılar.
2. Gece ve gündüzü 12′şer saate böldüler.
3. Bir yılı 12 ay olarak hesapladılar.
4. Ay ve Güneş tutulmasını hesapladılar.
5. Aritmetik ve geometrinin temellerini attılar.
6. Çarpma ve bölme cetvellerini buldular.
7. Daireyi 360 dereceye böldüler.

İbrani-İran-Fenike Medeniyetleri

İBRANİ MEDENİYETİ SİYASİ TARİHİ
İbraniler Sami asıllı bir kavimdir.
M.Ö. XVII. yy’da Filistin’de ilk devletlerini kurdular.
İbrani Devleti, Hz. Süleyman zamanında İsrail Devleti ve Yahudi Devleti olmak üzere ikiye ayrıldılar.
Eski İsrail Devleti’ni Asurlular yıktı.
Eski Yahudi Devleti’ni, Babilliler yıktı.
1948′de İsrail Devleti yeniden kuruldu.

İBRANİ MEDENİYETİ KÜLTÜR VE UYGARLIK
Yahudiler, tek tanrılı din olan Museviliğe inandılar. Musevilik, sadece Yahudilere ait bir dindir.
İbranilere ait en önemli sanat eseri, Kudüs’teki Hz. Süleyman Tapınağı (Mescid-i Aksa)’dır.

İRAN MEDENİYETİ SİYASİ TARİHİ
İran Medeniyeti’ni, Medler ve Persler meydana getirdi.
Medleri M.Ö. 550′de Persler yıktı.
Persleri M.Ö. 330′da Büyük İskender yıktı.

İRAN MEDENİYETİ KÜLTÜR VE UYGARLIK
Devlet yönetiminde mutlak krallık vardı.
Kral, tanrı Ahuramazda’nın yeryüzündeki temsilcisi.
İranlılar Zerdüştlük dinine inandılar.

FENİKELİLER SİYASİ TARİH
Fenikeliler Sami asıllı bir kavimdir.
M.Ö. 2000 yılında devletlerini kurdular.
Toprakları tarıma elverişli olmadığı için deniz ticareti yaptılar.
Asurlular, Babilliler ve Persler tarafından yıkıldılar.

FENİKELİLER KÜLTÜR VE UYGARLIK
Fenikeliler daha çok deniz ticaretiyle uğraştılar. Deniz ticareti sonucunda bir çok koloni elde ettiler.
Kendilerine özgü 22 harflik bir Fenike Alfabesi kullandılar.
Ön Asya Uygarlığı’nı Ege Havzası’na taşıdılar.

Mısır Medeniyetleri

MISIR MEDENİYETİ SİYASİ TARİH
Eski Mısır’ın tarihi M.Ö. 3000 yıllarında başlar.
M.Ö. 333 yılında Büyük İskender’in Mısır’ı almasıyla son bulur.

MISIR MEDENİYETİ KÜLTÜR VE UYGARLIK
Mısır’da monarşik-bürokratik devlet yapısı vardı.
Devlet yönetiminde en tepede firavunlar bulunur, firavunlar tanrının oğlu sayılırdı.
Firavunlar tanrının oğlu olduğundan ilah-kral anlayışı görülürdü.
Vezirlik ilk kez Mısır’da görülmüştür.
Mısırlıların en önemli tanrıları Amon-Ra ve Ösiris’ti.
Mumyacılık ve tıp alanında ilerlemişlerdi.

24 harflik hiyeroglif denen bir resim yazısı kullanılmıştır.
Mısır bilimini Nil Nehri’nin hareketliliği etkilemiştir.
Yılı 365 gün ve 12 ay olarak hesapladılar.
Matematikte ve tıpta ileri gittiler.
Önemli sanat eserleri :
Piramitler
Amon Tapınağı
Beni Hasan Mezarları
Labirentler

Anadolu Medeniyetleri

HİTİTLER SİYASİ TARİH
Anadolu’da ilk devlet kuranlar Hattiler’dir.
Hattilerin başkenti Alacahöyük’tü.
Hititler M.Ö. 2000′lerde devletlerini kurdular. Hititlerin başkenti Hattuşaştır.
M.Ö. 1280′de Mısırlılarla savaştılar.
Mısır savaşı sonunda tarihte bilinen ilk antlaşma olan KADEŞ Antlaşması imzalandı.
Hititler, M.Ö. 1200′de Asurlular’ın ve Frigler’in saldırısı sonunda yıkıldı.

HİTİTLER KÜLTÜR VE UYGARLIK
Hititlerdekralın yetkileri pankuş meclisi ile sınırlandırıldı.
Hititler, anayasa ile taht kavgalarını engellediler.
Hititler’demerkezi krala Tabarna denirdi.
Kraldan sonra ana kraliçe Tavananna söz sahibiydi.
Hititlere ait en önemli sanat eserleri, Alacahöyükteki Sfenks, Yazlıkaya Kabartması ve İvriz Kabartması’dır.

Anadolu’da feodal bir tımar sistemi vardı. Hititler’in,güçlü orduları vardı.
Hititler, Asurlular’dan öğrendikleri çivi yazısını kullandılar.
Hititler hiyeroglif yazısı da kullandılar. Hititler’in tanrılar için yazdıkları yıllıklara Anal denir. Evliliği sözleşmeye dayandırıp aile hukuku meydana getirdiler.
Anadolu ekonomisi tarıma dayalıydı.
Hititler dokumacılıkta ilerlediler.
Hitit ülkesine Bin Tanrı İli denir.
Hititler’de öbür dünya inancı yaygın değildi.
Teşup ve karısı Hepat Hitit tanrılarıdır.

FRİGYALILAR SİYASİ TARİH
M.Ö. 750 Yıllarında kuruldu.
Başkenti Gordion, yani Yassıhöyüktü.
M.Ö. 676 yılında Kimmerler ve Lidyalıların saldırısı sonunda yıkıldı.

FRİGYALILAR KÜLTÜR VE UYGARLIK
Frigyalılar Kaya mimarisi, dokumacılık ve kilimcilikte ileri gittiler.
En önemli sanat eseri Midas Mezarı’dır.
Frigyalılar Fenike harf yazısını kullandılar
Tarımı koruyucu yasalar yaptılar.

LİDYALILAR SİYASİ TARİH
Lidya Devleti M.Ö. 687′de kuruldu.
Başkentleri Sart’tı.
M.Ö. 546 yılında Persler’in saldırısı sonunda yıkıldı.

LİDYALILAR KÜLTÜR VE UYGARLIK
Lidyalılar mimaride ileri gittiler.
Kuyumculuk ve heykelcilikte ilerlediler.
Paralı askerlerden oluşan bir ordu kurdular.
Fenike harf yazısını kullandılar.
Tarihte parayı ilk defa Lidyalılar kullandı.
Dünyanın en eski serbest pazar şehri Sart’ı kurdular.
Sart’tan başlayan ve Ninova’da biten Kral Yolu’nu yaptılar.
Kibele, Artemis, Zeus ve Apollo gibi Yunan tanrılarına taptılar.

İYONYALILAR SİYASİ TARİH
İyonya Devleti, Batı Anadolu’da Akalar tarafından kuruldu.
Batı Anadolu’da polis (Şehir devletleri) kurdular.
Bu polislerin en önemlileri Milet, Foça, Efes ve İzmir’dir.
M.Ö. VII. Yüzyılda Lidyalılar’ın ve Persler’in saldırısı sonunda yıkıldı.

İYONYALILAR KÜLTÜR VE UYGARLIK
İyonyalılar, önce monarşi ve oligarşi ile daha sonra demokrasi ile yönetildiler.
Zaman zaman tiran yönetimi de görüldü.
İyonyalılar daha çok dini mimaride ileri gittiler.
En önemli sanat eserleri, Artemis Tapınağı ve Apollo Tapınağı’dır.
Fenike harf yazısını kullandılar.
Özgür düşünce, demokrasi ve bilimde ileri gittiler.
Denizcilikle uğraştılar, koloniler kurdular.
İyonyalılarda, öbür dünya inancı yoktu.

URARTULAR SİYASİ TARİH
Urartu Devleti M.Ö. IX. Yüzyılda Hurriler tarafından kuruldu.
Başkentleri Tuşpa, yani bugünkü Van’dı.
M.Ö. 600 yılında,İskitler ve Medler’in saldırısı sonunda yıkıldı.

URARTULAR KÜLTÜR VE UYGARLIK
Mimaride oldukça ilerleyen Urartular, bir çok kale, bend ve kanal yaptılar.
Urartular’dan günümüze kadar gelen en önemli sanat eserleri, Van Kalesi, Çavuştepe Kalesi ve Altıntepe Kalesi’dir.
Urartular, çivi yazısını kullandılar.
Mezopotamya’nın aksine Anadolu’da ölümden sonra hayata inanış görüşmüştür.

Roma-Yunan-Helen Medeniyetleri

ROMA MEDENİYETİ SİYASİ TARİH
Roma şehir Devleti, M.Ö. 753′de Etrüskler tarafından kuruldu.
M.S. 395 yılında Batı Roma ve Doğu Roma olmak üzere ikiye ayrıldı.
Batı Roma İmparatorluğu, M.S. 476′da yıkıldı.
Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans), 1453′te Fatih Sultan Mehmet tarafından yıkıldı.
Krallık Devri (M.Ö. 753-M.Ö. 510)
Cumhuriyet Devri (M.Ö. 510-M.Ö. 27)
İmparatorluk Devri (M.Ö. 27-M.S. 395)
Bizans İmparatorluğunun yıkılması ile Orta Çağ bitti, Yeni Çağ başladı.

ROMA MEDENİYETİ KÜLTÜR VE UYGARLIK
Roma halkı üç gruba ayrılırdı. Bunlar :
Patriciler : Her türlü hakka sahip olanlar. (Yönetime katılabiliyor)
Plepler : Hiç bir siaysi hakkı olmayan çiftçi, köylü ve sanatkarlar.
Köleler : Ne siyasi ne de toplumsal hakka sahip.
Roma medeniyeti denince akla ilk gelen On İki levha Kanunları’dır.
Roma Medeniyeti’nden günümüze kalan en önemli sanat eserleri şunlardır :
Aspendos Tiaytrosu (Antalya)
Ogust Mabedi (Ankara)
Elmadağ Su Yolu (Ankara)
Roma Hamamı (Ankara)
Bozdoğan Kemeri (İstanbul)
Çemberlitaş (İstanbul)

YUNAN MEDENİYETİ SİYASİ TARİH

Ege medeniyetini meydana getiren medeniyetler şunlardır. Yunan medeniyeti, Makedonya Medeniyeti, Trakya Medeniyeti, Anadolu Medeniyeti, Girit Medeniyeti ve Rodos Medeniyeti. Yunan Medeniyeti, M.Ö. 1200 yılında Dorlar tarafından kuruldu.
Yunan Medeniyeti denince akla Polis (şehir devletleri) gelir.
Yunan Medeniyeti’ne ait en önemli polisler şunlardır. Atina, Isparta, Korint, Tebai, Larissa, Magara.

YUNAN MEDENİYETİ KÜLTÜR VE UYGARLIK

Tarihte bilinen ilk demokrasi denemeleri Yunanistan’da görülür.
Yunanistan!da sınıf farkını ortadan kaldırmak için Drakon, Solon ve Kleistenes Kanunları ortaya çıkmıştır. Yunanistan’da felsefenin öncülerinden Sokrates, Platon, Aristotales ve Thukidides yetişmiştir.
Eski Yunan’da sanat alanında heykelciliğe önem verilmiştir.

HELEN MEDENİYETİ SİYASİ TARİH

Makedonya kralı Büyük İskender, M.Ö. IV. yy.’da Doğu’ya bir sefer yaptı.
Bu sefer sonunda Hellenizm Uygarlığı doğdu.
Helen Medeniyeti’ne ait en önemli kültür merkezleri İskenderiye ve Antakya’dır.

HELEN MEDENİYETİ KÜLTÜR VE UYGARLIK

Helen Medeniyeti’nde daha çok pozitif bilimlerde ilerleme görülmüştür.
Helen Medeniyeti’nden günümüze kalan en önemli sanat eserleri, Zeus sunağı ve İskender Lahiti’dir.

Etiketler:

Coğrafya Ödev Kapakları

Genel Ödev Kapakları

Kimya Ödev Kapakları

Tarih Ödev Kapakları